Aptallığın en büyük kanıtı, aynı şeyi defalarca yapıp farklı bir sonuç almayı ummaktır einstein
MEŞE AĞACI
Bu satırlar bir kahramanlık destanı yazmak için değil, unutulmuş bir ömrün izini sürmek için kaleme alındı. Çünkü bazı hayatlar vardır; ne kadar sessiz yaşanmış olursa olsun, içlerinde bir çağın kırıl...
4. Bölüm

1912 NİSAN

37 Okuyucu
0 Beğeni
0 Yorum

KÖK SALAN HAYALLER
1912 Nisan, Kasnakçı Köyü
Nisan ayı, Nebiyan Dağı’nın güney yamaçlarına usulca sokulmuştu. Kasnakçı Köyü, dev gürgen ağaçlarının arasına gizlenmiş, dumanlı zirvelerin koynunda zamandan saklanmış bir masal diyarını andırıyordu. Baharın uyanışı buralarda sert olurdu; güneşin sıcak yüzü gürgenlerin sıklığından süzülüp toprağa ulaşana dek kışın ayazı köşe bucakta pusuya yatardı. Köydeki evlerin çatılarında yılların yorgunluğu asılıydı. Sık yongalarla örtülü damların kuzeye bakan tarafları, nemin ve gölgenin etkisiyle yemyeşil bir yosun tabakasıyla kaplanmıştı. Kara yelin o meşhur hışmına uğrayıp uçmasınlar diye, damların üzerine dizilen ağır taşlar, sanki evlerin toprağa sadakatini simgeleyen birer mühür gibiydi.
Mustafa’nın evi, gürgen ormanının bittiği, uçurumun başladığı o sarp eteğe kurulmuştu. İki katlı, mütevazı ama gururlu bir yapıydı bu. Alt kat, kışın dondurucu ayazında hem hayvanların sığınağı hem de evin ocağıydı. Ahırın o keskin, genzi yakan kokusu evin her köşesine sinerdi. Modern dünyanın koku dediği şey, buralarda yaşamın kendisiydi. Üst katta oturanlar için ahırdan yükselen hayvanların nefesi, en değerli yakıt, en hayati sıcaklık kaynağıydı. Mustafa’nın hanımı, çileyle yoğrulmuş ince yüzündeki çizgiler derinleştiğinde, ocağın başında oturur ve bu hayatı özetlerdi: “Biraz duman, biraz kokut; ama en çok da sabır... Bizi ayakta tutan budur.
Avlunun tam ortasında, göğe doğru bir abide gibi yükselen çıtır meşe ağacı, köyün tarihinden bile eski bir sırrı saklıyordu. Gövdesi öylesine heybetli, öylesine kalındı ki, köyün en babayiğit dört beş adamı kol kola girse, parmak uçları birbirine ancak değerdi. Nebiyan’ın bu yamaçlarında yetişen meşeler genelde rüzgârdan bükülmüş, kısa boylu ve kavisli dallı olurdu. Fakat bu meşe, tabiata meydan okurcasına mağrurdu. Dalları gökyüzünü kucaklamak ister gibi açılıyor, iri ve canlı yapraklarından fışkıran o koyu yeşillik, en kurak yazda bile köye dirilik fısıldıyordu.
Mustafa’ya göre bu ağacın kökleri toprağın damarlarına değil, bizzat insanlığın kalbine sarılmıştı. Toprak yüzeyinde taş kesilmiş birer yılan gibi uzanan nasırlı kökler, çok yaşamış, çok görmüş yaşlı bir adamın ellerindeki belirginleşmiş damarları andırıyordu.
Küçük Mustafa için o dallar, dünyanın en güvenli sığınağıydı. Çocukluğunun o en mahrem, en kimsesiz anlarında kimseye görünmeden köklerin arasına kıvrılır, dizlerini karnına çekip saatlerce hayallerin deryasına dalardı. Çoğu zaman küçük ellerini çamurdan kirlenmiş pantolonuna siler, meşenin devasa gövdesine bakarak fısıldardı: “Bir gün... Bir gün tam buraya, senin gölgende kocaman bir ev yapacağım.”
Gözlerinde, köyün üzerine çöken o ağır sis perdesini bıçak gibi yaracak bir inanç ışığı yanardı. Ormanın karanlığından bazen ayıların boğuk hırıltısı, bazen aç kurtların tüyler ürperten uluması duyulurdu. Köyün diğer çocukları evlerine saklanırken Mustafa kımıldamazdı. Onun için meşe ağacının gölgesi, Nebiyan’ın tüm yırtıcılarından daha güçlü bir kaleydi.
Yıllar, köyün altından çağıldayarak akan dere gibi usul usul, ama durdurulamaz bir şekilde akıp geçti. Mustafa büyüdükçe, o çocuksu fısıltılar zamanın imbiğinden süzülerek çelikten bir iradeye dönüştü. Ve nihayet o gün geldi; Mustafa, hayalini kurduğu evin ilk taşını meşe ağacının hemen yanına, toprağın bağrına koydu.
Köylüler, harman yerlerinde toplanıp bu genci izlerken bıyık altından güldüler. “Yapma be Mustafa,” dediler, “Ağaç gölgesinde ev mi olur? Rutubet çöker, dalı kırılır damını deler!” Oysa Mustafa’nın içinde, tıpkı o meşe gibi toprağa sıkı sıkıya yapışmış, hiçbir fırtınayla sökülmeyecek bir inat kök salmıştı. O sadece taş dizmiyor, kaderini o ağaca bağlıyordu.
Zamanla hayaller ete kemiğe büründü. Meşe ağacının dibinde yükselen ev, sadece taş ve ahşaptan değil, bir çocuğun yıllarca sakladığı o tertemiz düşlerden örülmüştü. Artık Mustafa ile meşe ağacının hikâyesi, bir gövdenin özsuyu gibi birbirine karışmıştı.
Şimdi bazı sabahlar, meşe ağacının en sağlam dalına tünemiş, kırmızı benekli horozun kanat çırpışıyla uyanıyordu. Horozun dağların sessizliğini bir kılıç gibi yaran o berrak “üüüürrrüüüüü” sesi, Mustafa için sabah ezanı kadar kutsal bir çağrıydı. Ne zaman o ötüşü duysa, içinde çocukluğundaki o saf sevinç kıpırdanırdı.
“Ne garip,” diye geçirirdi içinden, pencereden meşenin yapraklarını izlerken. “Bu horozun sesi bile insanın ruhunu yıkıyor, içindeki kirleri arındırıyor.”
Günün yorgunluğunu yine o eski ağacın altında atardı. Kaplumbağaya benzeyen dev kayanın dibinden süzülen berrak pınarın başına oturur, suyun ince ve dinlendirici şırıltısına kulak verirdi. O pınar, sanki Mustafa’nın anlatamadığı dertlerini sırtlanır, vadiden aşağı götürürdü.
Sonbahar gelip de rüzgârlar serinleyince, meşenin dallarına özenle dizdiği sap demetleri, kışı geçirecek onlarca serçeye sıcak birer yuva olurdu. Mustafa, sabahları binlerce kanat çırpışının ve cıvıltının arasında huzuru bulurdu. Küçük kuşlar hep bir ağızdan öterken, sanki koca dünyanın en gizli ve en güzel melodilerini sadece onun, o sadık meşenin gölgesinde yaşayan Mustafa’nın kulağına fısıldarlardı.
KADERİN DOKUDUĞU İLMEK
Kasnakçı’nın patikaları, nisanın gelişiyle adeta bir masal kitabının sayfaları gibi açılmıştı. Her yan diz boyu otlarla; ballıbaba, sütleğen, sarı düğün çiçeği ve morun sarıyla kucaklaştığı hindibalarla bezenmişti. İlkbaharın o taze kokusu, toprağın güneşle uyanışından gelen o buğulu rayiha her yanı sarmıştı. Kelebekler, rengârenk kanatlarına çiçek tozlarını yükleyip bir çiçeğin bağrından diğerine konarken, uğur böcekleri pırıltılı kabuklarıyla yaprakların üzerinde küçük mücevherler gibi geziniyordu. Yaban arıları, inatçı bir vızıltıyla bu bereketli uyanışın içinde rızık peşinde koşturuyor; doğa, kokusunu ve rengini insanoğluna cömertçe sunuyordu.
Mustafa’nın içinde ise bu bahar neşesinden ziyade amansız bir telaş vardı. Gülsüm’ün sancıları sıklaşmış, genç kadının inlemeleri meşe ağacının dalları arasına sinmişti. Kasaba uzak, yol sarp, vakit dardı. Tek çare, dağ başındaki tüm doğumların, acıların ve o kutsal sevinçlerin dilsiz şahidi Havva kadına varmaktı. Mustafa, zihnindeki endişeyi ayaklarındaki hıza yükledi. Eğrelti otlarının kapladığı düzlüğe vardığında güneş çoktan tepeye yükselmişti. Alnındaki teri kolunun tersiyle silerken, "Yetişmeliyim," diye fısıldadı rüzgâra karşı. "Yetişmeliyim."
Patikadan aşağı yokuş aşağı inerken, zihni bu telaşın ortasında bir sarkaç gibi geçmişe gidip geldi. Gülsüm’le evlendiği o çetin günü düşündü; yüzünde o günkü kararlılığın getirdiği hafif bir tebessüm belirdi. Özellikle o isteme mevzusunu açtığında annesinin bakışları ve o korku dolu uyarıları kulağında dün gibi yankılandı.
“Oğlum, o kızın babası deli! Ne olur o deliyi başımıza bela etme!” demişti annesi Arzu Ana. İnce yüzü kaygıyla gerilmiş, elleri titrerken devam etmişti: “Sen bilmezsin, onun babası da öyleymiş. Geçen gün babasının yaptıklarını duymadın mı? Ziyana kaçan tosunu baltayla doğramış!”
Mustafa o gün şaşkınlıkla sormuştu: “Ne yapmış ki ana?”
Annesi ellerini dizlerine vura vura anlatıyordu: “Daha ne yapsın? Hayvan ziyana girdi diye hırsından baltayı kaptığı gibi hayvanı parça parça etmiş. O aile deli oğlum, zır deli!”
Mustafa o vakit, içinde hem inat hem de Gülsüm’e karşı bitmek bilmeyen bir şefkatle gülümsemişti: “Bana ne babasından, dedesinden ana. Ben onlarla evlenmeyeceğim ya. Hem... Bizi kesecek kadar deli değildir herhalde?”
Arzu Ana derin bir iç çekerek o meşhur atasözüne sığınmıştı: “Delidir, ne yapsa yeridir evlat.”
BİR GECEDE GİDEN AKIL
Mustafa susmamış, bu gizemli "deliliğin" kökenini sorgulamıştı. Sahiden, bir insan durup dururken neden böyle olurdu? Annesi bir an durmuş, gözleri köyün sisli geçmişine dalarak mırıldanmıştı:
“Vallahi oğlum, gençliğinde köyün en yiğidiydi. Öyle bir ata binerdi ki, tozu dumana katardı. Atı vardı, heybeti Köroğlu’nun atına benzerdi. Ama bir gece... Ahırda hayvanlar hırlaşınca ‘Atımı çaldılar!’ diye fırlamış dışarı. İşte o gece aklı oracıkta gidiverdi. Ne nefesi keskin hocalara götürdüler, ne muskalar yazdırdılar... Çare bulamadılar.”
Mustafa annesinin bu kaygılarını dağıtmaya çalışarak sormuştu: “Ana, sahiden söyledikleri kadar zır deli mi bu adam?”
Annesi ellerini iki yana açarak çaresizliğini belirtmişti: “Ne bileyim ben! Ne yapacağı belli olmaz. Ama Allah büyüktür, sen üzülme. Hele şu Gıdık kadına bir haber salalım da, sonrasını yaradan bilir.”
Mustafa annesinin o "bakarız" deyişlerinden sıkılmış, "Beni başından savmıyorsun değil mi?" diye üstelemişti. Annesi ise oğlunun bu aşk dolu inadını kırmanın imkânsızlığını anlamış, "Kiminle evleneceğin ezelden bellidir," diyerek kaderi hatırlatmıştı.
"Kaderde Varsa Gelir Yemen’den..."
Arzu Ana, oğlunun sabırsızlığını görünce kaşlarını çattı ama sesindeki o anaç yumuşaklığı kaybetmedi: “Oğlum, acele işe şeytan karışır. Koca İmam’dan duymuştum; Peygamber Efendimiz buyurmuş ki, tüm melekler dua etse bile kul ancak kendisi için yazılanla evlenir. Gülsüm sana yazılmışsa kimse değiştiremez, yazılmamışsa da boşuna paralanma a benim deli oğlum!”
Mustafa anasının o yorgun ama şefkatli ellerine bakıp, "Tamam ana, takdir Allah’tan ama ben de nasibimi aramalıyım," diyerek son noktayı koymuştu.
Recep’in gölgesi köyün üzerinde hep asılıydı. Bazen bir noktaya saatlerce boşlukla bakar, bazen aniden parlardı. Kimse kapısına varmaya korksa da Gülsüm’ün anası ve kardeşi bu evliliğe dünden razıydı. Gıdık Kadın, "Gelin kızımızı isteyin," haberini ulaştırdığında heyecan doruğa çıkmıştı.
Ancak bir sorun vardı; köyün ileri gelenleri ve ihtiyarları Recep’ten korktukları için aracı olmayı reddediyorlardı. "Canımızı yolda bulmadık, Recep’in işine karışmayız," diyorlardı.
İşte o an ağabey Osman, masaya yumruğunu vurup doğruldu. Kardeşinin o boynu bükük halini görmeye dayanamamıştı. Annesine dönerek, "Ana, kalk gidiyoruz!" dedi. Gözlerinde kararlılığın ateşi yanıyordu. "Canımızı mı alacak bu deyyus? Ölüm bile olsa kardeşim için o kapıya gideceğim. Vermiyorum derse döner geliriz, verirse de kaderimize boyun eğeriz!"
Mustafa, şimdi patikada koşarken o günkü ağabeyinin cesaretini düşündü. O gün birleşen o iki el, şimdi yeni bir canın habercisiydi. Rüzgâr sertleşmiş, nisanın bereketi sancıyla birleşmişti. Mustafa, Havva kadının kapısına yaklaştıkça kalbi, meşe ağacının rüzgârdaki uğultusu gibi daha yüksek sesle çarpmaya başladı.
NEFESİN TOPRAĞA DÜŞTÜĞÜ AN
O akşam, güneş Nebiyan Dağı’nın ardına çekilip gölgeler uzamaya başladığında, Mustafa ve ailesi içlerinde tarifi imkânsız bir ürpertiyle Recep’in kapısına dayandılar. Tahta kapı, sanki içerideki dilsiz sırrı saklamaktan yorulmuş gibi gıcırdayarak açıldı. Gıdık Kadın, yüzündeki derin çizgilerin arasına saklanmış samimi bir tebessümle onları karşıladı.
“Hoş geldiniz, sefalar getirdiniz. Buyurun, geçin hele,” dedi sesi şefkatle titreyerek.
Evin içi, isli kandilin cılız ışığında loş ve ağır bir sessizliğe gömülmüştü. Korktukları gibiydi; Recep, odanın bir köşesinde sırtını duvara yaslamış, gözlerini tavana dikmişti. Sanki bedeni orada, ruhu ise çok uzaklarda, atının çalındığı o uğursuz gecenin içinde hapsolmuş gibi taş kesilmişti. Ne bir selama karşılık verdi ne de başını çevirdi. Misafirler, adamın bu derin suskunluğuna sığınarak derin bir “oh” çektiler ve gösterilen minderlere yerleştiler.
Söz sırası Osman’a geldiğinde, odadaki hava gerildi. Osman, boğazını temizleyip gür sesiyle konuşmaya başladı; ancak sesindeki o belli belirsiz titreme, duyduğu heyecanı ele veriyordu: “Hala, maksadımızı bilirsin. Allah’ın emri, Peygamber’in kavliyle kızınız Gülsüm’ü kardeşim Mustafa’ya istemeye geldik.”
Osman konuşurken göz ucuyla Recep’i süzdü. Adam hâlâ tavana dikili bakışlarıyla başka bir dünyadaydı. Osman’ın içi ferahladı, sırtındaki o ağır yük biraz olsun hafifledi.
Gıdık Kadın, yüzündeki tevekkülle başını hafifçe salladı: “Ne bileyim oğul... Bir de Gülsüm’e soralım,” dedi ve yan odaya süzüldü.
Yan odada Gülsüm, kulağını soğuk tahta duvara dayamış, kalbinin göğüs kafesini döven sesini dinliyordu. Annesi içeri girdiğinde kızın yüzü nar gibi kızardı, bakışları kaçacak yer ararmışçasına ayak uçlarına çakıldı.
“Kızım, seni istemeye geldiler. Ne dersin?”
Gülsüm, dudaklarının kenarında titreyen o mahcup gülümsemeyle sustu. Bazı sessizlikler bin kelamdan daha güçlüydü; sadece başını önüne eğdi. Gıdık Kadın, evladının yüreğindeki ateşi görmüştü.
“Ben anladığımı anladım. Senin de Mustafa’da gönlün var,” diyerek gülümsedi.
Gülsüm’ün gözlerinde saklanamayan bir ışık yanmıştı. Mustafa, Kasnakçı’nın en yiğit delikanlısıydı; geniş omuzları, derin bakan ela gözleri ve yeni terlemiş siyah ince bıyıklarıyla bir dağ aslanını andırırdı. Hangi genç kızın hayali değildi ki o?
Gıdık Kadın odaya dönüp, “Allah hayırlı uğurlu etsin,” dediğinde Mustafa’nın içindeki tüm düğümler birer birer çözüldü. Annesinin korkuları, köylünün "deli" fısıltıları, Recep’in karanlık gölgesi... Hepsi o an buhar olup uçtu. Mustafa’nın zihninde artık sadece Gülsüm’ün o utangaç gülüşü ve kuracağı yuvanın hayalleri vardı.
Mustafa patikada ilerlerken, zihni o günkü hayallerine yeniden daldı. Harman yerinde davul zurna eşliğinde güreşen pehlivanları düşündü. Terden parlayan sırtları, toprağa vuran güçlü kolları ve seyircilerin “Haydi aslanım!” nidaları kulaklarında çınladı. Boynuzlarına kırmızı yemeni bağlanmış o ödül koçu, kara kazanlarda kaynayan keşkek ve yahni kokusu burnuna geldi.
Sonra, boncuklarla süslü beyaz bir atın üstünde, başında al duvağıyla Gülsüm’ü gördü hayalinde. Rum Zeynel usta zurnasını öyle bir inletiyordu ki, yankısı Nebiyan’ın zirvelerine ulaşıyordu. Bir evin nasıl "ocak" olduğunu hatırladı; imece usulü konulan temel taşlarını, samanla yoğrulan sarı toprağı, el birliğiyle sıvanan kerpiç duvarları... İki yer döşeği, bir yuvarlak sofra ve raflarda dizili toprak kaplarla bezeli o küçük ama huzurlu dünya şimdi ellerinin arasındaydı.
Düşünceler içinde Hava Ana’nın evine vardığını fark etmedi bile. Müsün Emmi’nin hanımı Hava Ana, köyün can damarıydı. Okuma yazması yoktu ama binlerce yılın kadim bilgisini ellerinde taşırdı. Köyde doğan her can, onun kucağına düşer, hayata onun elleriyle bağlanırdı.
“Ebe ana! Hava ana! Huuuuuu!” diye seslendi Mustafa, nefes nefese.
Kapı gıcırdayarak açıldı. Yaşmağının altından çıkan bembeyaz saçları ve iyilik saçan yüzüyle Hava Ana belirdi. Elini gözlerine siper edip baktı: “Vaa... Mustafa sen misin oğul?”
“He ya, benim ebe ana. Yetiş, sancıları arttı!”
Hava Ana’nın gözleri birden gençleşti, yüzünde ağır bir sevinç belirdi. Hiç ikiletmeden içeri girip yün yeleğini giydi, şalını omuzlarına doladı. Mustafa’nın yanına gelip omzuna babacan bir tavırla vurdu: “Haydi gidelim... Baba olacaksın ha!”
Mustafa’nın yüzü bir kez daha kızardı. İkisi de sessizce, rüzgârın kamçıladığı taş yollarda adımlarını sıklaştırdılar. On on beş dakika sonra, Mustafa’nın o büyük emeklerle kurduğu evin bacası göründü. Bacadan tüten ince duman, yeni bir canın, yeni bir hikâyenin başladığını muştular gibi göğe süzülüyordu. Kökleri meşe ağacında, umudu ise o kapının ardındaki sancıda saklıydı.
IŞIKLA GELEN MÜJDE
Mustafa, hayatının en kıymetli emanetini, Gülsüm’ü, yılların bilgeliği ve şefkatiyle yoğrulmuş Hava Ana’nın mahir ellerine bıraktı. Ebe, üzerindeki şalı bir kenara bırakıp kollarını sıvadığında, yüzündeki derin kırışıklıkların arasına gizlenmiş o güven dolu gülümseme belirdi. O gülümseme, sancının amansız dalgaları arasında kıvranan genç annenin yüreğine serpilmiş bir ab-ı hayat gibiydi.
Gülsüm, her yeni sancı dalgasında yastığın kenarını dişleriyle ısırıyor, odanın ahşap duvarlarında yankılanan çığlıklarını bastırmaya çalışıyordu. Karnı bir yay gibi kasılıp gevşiyor, ateşten bir kor gibi kalçalarına inen ağrı, geçtiği her yeri yakıp kavuruyordu. Gözleri yaşla perdelenmiş, terden sırılsıklam olmuş saçları alnına yapışmıştı. Hava Ana, Gülsüm’ün yanına sokuldu, titreyen parmaklarıyla onun ıslak saçlarını okşadı.
“Gülsüm… İyi misin kızım? Dayan hele,” diye fısıldadı sesi titreyerek.
Gülsüm’ün konuşacak dermanı kalmamıştı; sadece başını hafifçe sallayabildi. İlk bebeğiydi bu. Henüz on dokuzuna yeni basmıştı, çocukluktan çıkıp genç kızlığın hayallerine doyamadan kadınlığa, oradan da annelik kapısına varmıştı. Başucunda diz çökmüş olan Gıdık Kadın, torun yolunu gözlerken dudaklarından dualar dökülüyor, ellerini semaya açıp her sancıda gözyaşı döküyordu. Bu doğum, sadece bir evlat değil, bir soyun körpe dalı, geleceğin umuduydu.
Hava Ana, sabırlı ama gür sesiyle odayı doldurdu: “Ha gayret kızım! Sık dişini… Ikın biraz! Hadi, az kaldı!”
Kasılmalar sıklaştıkça Gülsüm’ün hırıltılı nefesleri odadaki gerginliği artırıyordu. Ahretliği Fidan Kadın bir gölge gibi başında pervane oluyor, alnındaki teri siliyor, kurumuş dudaklarına su değdiriyordu. Gülsüm, sert sedirin üzerinde kıvranırken elleriyle çarşafı öyle bir kavradı ki parmak boğumları bembeyaz kesildi. Son bir sancı dalgası, bütün bedenini bir fırtına gibi sarsıp geçti. Dişlerini sıktı, var gücüyle yüklendi hayata.
Hava Ana’nın sesi yükseldi: “Ha gayret, geliyor! Oldu işte!”
O an, Gülsüm’ün boğuk çığlıklarının arasından incecik, berrak bir bebek ağlaması yükseldi. Sanki nisan yağmuru dindi, ev birden ilahi bir ışıkla doldu. Kadınlar sevinçle birbirine sarıldı. Anne ile bebeği birbirine bağlayan o ömürlük bağ, Hava Ana’nın dualı elleriyle kesildi. İlk nefes, ilk ağlama... Herkesi ağlatan o mucizevi an, Kasnakçı’nın sisli dağına bir güneş gibi doğdu. Gülsüm, içinin boşaldığını hissederek derin bir nefes aldı ve bitkin düşüp kısa bir süreliğine kendinden geçti.
Fidan Kadın bebeği nazikçe sardı, Hava Ana ise ciğerleri açılsın diye minik bedeni hafifçe salladı. Odanın duvarlarına çarpan o tiz ağlayış, kadınların dudaklarından dökülen “Şükürler olsun” nidalarıyla karıştı. Fidan Kadın, kucağındaki yumağı Gülsüm’e doğru uzatırken müjdeyi verdi: “Gülsüm, bir oğlun oldu… Allah bahtını güzel etsin!”
Avluda, meşe ağacının altında bir aşağı bir yukarı volta atan Mustafa, içeriden gelen o ince sesi duyduğunda dizlerinin bağı çözüldü. Başını göğe kaldırdı, ellerini açtı: “Allah’ım… Şükürler olsun! Bu günleri de gösterdin ya bana…”
Hava Ana, bebeği tuzlu suyla yıkayıp Mustafa’nın kendi elleriyle yaptığı, her çivisine yüreğini kattığı beşiğe yerleştirdi. Kapı aralandığında, Mustafa içeriye ürkek adımlarla girdi. Hava Ana, bebeği ona uzattı. Mustafa, sanki dünyadaki en kırılgan camdan emaneti tutuyormuş gibi ellerini titreyerek uzattı. O pembe yanakları, yumuk gözleri görünce gözlerinden yaşlar süzüldü.
“Sağlıklı görünüyor maşallah… Ah, keşke babam da görebilseydi bu torununu,” diye mırıldandı.
Ocağın isli kokusu, yeni doğmuş bir bebeğin masum kokusuna karışırken oda derin bir sükûnete bürünmüştü. Mustafa, kucağındaki mucizeye bakarken zamanın durduğunu hissetti. Bu minicik can, Nebiyan Dağı’nın sert rüzgârlarına, Kasnakçı’nın sarp yollarına inat, hayata "merhaba" demişti.
Gıdık Kadın, elindeki tülbenti düzelterek Mustafa’ya yaklaştı. Gözlerinde hem bir merak hem de yeni bir canın getirdiği o taze neşe vardı: “Mustafa, adı ne olsun?”
Mustafa bir an duraksadı. Gözleri pencereden dışarıya, ulu meşe ağacının hayaline, çok uzaklara daldı. Zihninde geçmişin tozlu sayfaları bir bir açıldı. “Vallahi bilmiyorum ana...” dedi sesi titreyerek. “Kahraman mı desek? Babamın adını yaşatmış oluruz en azından.”
Gıdık Kadın’ın yüzünde ani bir gölge belirdi. Kaşları endişeyle çatıldı, elini göğsüne koydu: “Babanın ismini verip ne yapacaksın oğul? Allah korusun, ya kaderi de onunki gibi olursa? İsim dediğin bir mühürdür; ruhu da bedeni de peşinden sürükler. Yine de sen bilirsin, ben karışmam.”
Mustafa derin bir iç çekti. Annesinin bu eski korkusu haksız sayılmazdı. Anadolu’nun bu ücra köşesinde isimler, sadece birer çağrı vasıtası değil, birer alın yazısıydı. “Doğru söylüyorsun ana,” dedi kucağındaki yumağı biraz daha göğsüne bastırarak. “Babamın kaderi ona kalsın. Ben oğluma doğuştan böyle ağır bir yük yüklemek istemem. Yoksa... Hüseyin dedemin adını mı versek?”
Gıdık Kadın dudaklarını büzdü, memnuniyetsiz bir tavırla başını iki yana salladı: “Hüseyin mi? Köyün yarısı Hüseyin zaten. Adım başı bir Hüseyin’e rastlıyorsun. Başka bir şey olsun şöyle, taze bir başlangıç gibi...”
Mustafa hafifçe gülümsedi. Bakışları sedirde bitkin ama huzurlu yatan Gülsüm’e kaydı: “Ana, bir de Gülsüm’e soralım. Dokuz ay o taşıdı, sancısını o çekti. Onun da gönlü olsun.”
Kasnakçı’da isim koymak, nüfus kütüğüne bir kayıt düşmekten çok daha fazlasıydı. Binlerce yıllık göç yollarının, Orta Asya’dan Anadolu’nun bağrına taşınan hatıraların, çekilen acıların ve kazanılan zaferlerin birer yansımasıydı. Yaylaklardan kışlaklara, dağlardan ovalara süzülen bu hafıza, köylünün dilinde bir kutsal emanetti.
İslam’ın gelişiyle bu gelenek daha da derinleşmişti. Peygamberin ismini doğrudan koymaya kıyamazlardı; olur da ağızdan kötü bir söz çıkar, o kutsal isim kirlenir diye Mustafa, Mehmet ya da Ahmet’e çevirirlerdi. Kerbela’nın sızısı Hasan ve Hüseyin adlarında yaşatılır, kız çocuklarına ise cennetin hanımefendileri Fatma, Hatice ve Ayşe’nin isimleri birer koruyucu zırh gibi giydirilirdi.
Tam bu koyu sessizliğin ortasında, içeriden Fidan Kadın’ın kararlı sesi duyuldu: “Nuri! Nuri olsun adı!”
Oda bir anlık sessizliğe büründü. İsim, havada asılı kaldı. Sonra Gıdık Kadın’ın yüzünde bahar güneşi gibi bir gülümseme yayıldı: “Nuri... Işık demek. Nurdan gelen demek. İnşallah ocağımızın, karanlık gecelerimizin ışığı olur.”
Mustafa bebeğin o ipek gibi yumuşak yüzüne bakarken yüreğinin kabardığını, içindeki babalık gururunun taştığını hissetti: “Öyleyse Nuri olsun. İnşallah adıyla yaşar, geçtiği her yeri nurlandırır.”
Gıdık Kadın, heyecanla ellerini çırptı. Sanki kendi çocuğu doğmuşçasına bir çeviklikle bebeğe eğildi, dualar fısıldadı: “Aman torunum üşümesin! Allah’ım, sen bahtını güzel eyle. Onu koru, kulla muhtaç etme...”
Dışarıda, Nisan ayının serin havası Kasnakçı’nın üzerine çökmüştü. Dağlar suskun, rüzgâr hafif bir ıslık çalmaktaydı. Ancak o taş ve ahşap evin içinde, yepyeni bir hayatın ilk çığlıkları geleceğe dair en büyük umudu haykırıyordu. Mustafa, kucağındaki Nuri’ye bakarken gözlerinden süzülen bir damla yaş, bebeğin kundak bezine düştü: “Sen bizim yarınımızsın oğlum... Sen bizim karanlıktaki ışığımızsın.”
Bu kutlu doğumun ortasında en çok yorulan ama en çok sevinenlerden biri de Gıdık Kadın’dı. Asıl adı Hanife’ydi ama sorsanız köyde kimse bu ismi hatırlamazdı. Kısa boyu, ak pak teni ve her güldüğünde çenesinin altında beliren o küçük et parçası yüzünden ona "Gıdık Kadın" demişlerdi.
Nebiyan yamaçlarında lakapsız insan, köksüz ağaca benzerdi. İnsanlar burada nüfus kâğıtlarındaki isimlerle değil, halkın ferasetli yakıştırmalarıyla anılırdı. Hanife denildi mi kimsenin dönüp bakmadığı sokaklarda, “Gıdık Kadın!” diye seslenildiğinde o, ağır bir edayla yazmasını düzeltir, "Buyur" derdi. Boyu küçük, cüssesi narin olsa da, o aslında köyün yürüyen belleğiydi. Yüzündeki her çizgi bir göçün, her bakışı bir kıtlığın, her susuşu bir zaferin sessiz şahidiydi. O gece, Nuri’nin dünyaya gelişiyle Gıdık Kadın’ın heybesine bir hatıra daha eklenmişti; Kasnakçı’nın sönmeyecek bir nuru daha vardı artık.
KALBİN GÖZÜYLE BEKLENEN MÜJDE
Köyün aşağı yamacında, rüzgârın gürgen dallarını kamçıladığı o sessiz köşede, mütevazı bir ahşap ev ağır bir hüzünle ayakta duruyordu. İçeride, ocağın başında Arzu Kadın oturuyordu. Tek başınaydı. Yüzü, bir ömre sığan ayrılıkların ve bekleyişlerin haritası gibiydi; derin çizgiler her bir acının yerini belli ediyordu. Ancak o solgun yüzünde, nurdan bir katre gibi parlayan garip bir berraklık vardı. İnce yapılı, zayıf gövdesi sanki yıllar önce 93 Harbi’ne gönderip bir daha haber alamadığı kocasının ardından döktüğü gözyaşlarıyla eriyip gitmişti. Yanaklarındaki o hafif al renk, bitmek bilmeyen bir sabrın ve tevekkülün son iziydi.
Arzu Kadın’ın dünyası uzun yıllar önce kararmıştı. Gözbebekleri, gelmeyecek olanın yolunu gözlemekten, karanlık gecelerde ufku taramaktan ferini yitirmişti. Lakin o, evin içinde kalbinin gözüyle görürdü. Duvarın pürüzünü, kapının eşiğini, pencereden sızan güneşin sıcaklığını ruhuyla sezer, yolunu hiç şaşırmazdı. Körlüğüne rağmen kimseye yük olmaz; sabrı bir zırh, kanaati bir azık gibi kuşanıp yaşardı.
Sırtını tahta duvara yaslamış, parmaklarının arasında usulca kayan tespih taneleriyle zamanı öğütüyordu. Dudaklarından dökülen "Lâ ilâhe illallah..." mırıltısı, ocağın çıtırtısına karışıyordu. Bir süre sonra yorgunluk ağır bastı; parmaklarının ritmi yavaşladı, başı hafifçe öne düştü. İhtiyar bedeni, hüzünlü hatıraların ağırlığıyla kısa bir uykuya teslim oldu.
Dışarıdan gelen sert ayak sesleri ve heyecanlı bir haykırışla irkilerek uyandı. Yaşına rağmen, beklediği bir haberin çevikliğiyle yerinden doğruldu. Kapıya yönelirken kalbi göğüs kafesine dar gelmeye başlamıştı. Kaygılı bir fısıltıyla mırıldandı: “Hayırdır inşallah... Bu gelen Osman’ın sesi değil mi?”
Arzu’nun karanlığa ihtiyacı yoktu; ellerini alışkın olduğu duvar yüzeyinde hafifçe sürterek hızla kapıya ulaştı. Menteşeleri gıcırdayarak açılan kapı, dışarıdaki Nisan havasını içeriye buyur etti.
“Ana, ana, kız ana!” diye bağırıyordu Osman, nefes nefese.
Kadın, oğlunun sesindeki o telaşlı tonu duyunca ürperdi, elleri kapı eşiğini sıkıca kavradı: “Oğlum, ne var? Niye böyle bağırıp durursun?”
Osman soluklanmaya çalıştı, heyecanı kelimelerini birbirine doluyordu: “Ana... Gülsüm...”
Arzu’nun zaten solgun olan yüzü bembeyaz kesildi. Kaşları endişeyle birleşti: —Yoksa... Gelinime bir şey mi oldu?”
Osman, annesinin titreyen ellerini avuçlarının içine alarak güven verdi: “Yok ana, korkma! Sadece vakit geldi... Doğum sancıları artmış. Gözün aydın ana, torunun geliyor!”
O an Arzu Kadın’ın dudakları titredi. Görmeyen gözlerinden yanaklarına doğru iki damla yaş süzüldü. Bu yaşlar bu kez acının değil, yeni bir başlangıcın, sönmeyen bir ocağın muştusuydu. Sesi şükürle karıştı: “Elhamdülillah... Hayırlı kapılar açılır inşallah. Hadi, durmayalım, tez gidelim!”
Osman, annesini bir kuş gibi kucaklayıp kapıda bekleyen öküz arabasına yerleştirdi. Araba, tekerleklerinden yükselen o tanıdık gıcırtıyla yola koyulduğunda, Nisan ayının kokusu etrafı sarmıştı. Patikanın kenarlarına serpilmiş bostanlardan gelen taze toprak kokusu, gece yağan yağmurla ıslanmış otların rayihasına karışıyordu. Dağlardan esen serin rüzgâr, ipekten bir halı gibi uzanan yeşilliğin üzerinden geçip yüzlerine vuruyordu.
Arzu Kadın, arabanın sarsıntılarına aldırmadan ellerini göğsünde kenetlemişti. Dudakları, torununu kucağına almadan evvel bir koruma kalkanı örer gibi durmadan hareket ediyordu: “Rabbim, torunumun bahtını ak eyle. Onu dürüstlükten, sabırdan, cesaretten ayırma. Onu da babası gibi, dedesi gibi vatana sadık, ahlakı temiz eyle... Ocağımızı tüttürsün, adımızı yaşatsın.”
Osman, dizginleri tutarken annesinin bu derinden gelen dualarını huşu içinde dinledi. Başını hafifçe önüne eğmişti; güneşin kızıllığı içinde belli belirsiz ama gururlu bir tebessüm yüzüne yayıldı. Onun için annesinin bu yanık duaları, hayattaki en sarsılmaz kale, en güvenilir siperdi.
Öküz arabası meşe ağacının göründüğü yamaca doğru ağır ağır ilerlerken, Arzu Kadın görmeyen gözlerini gökyüzüne dikmiş, ruhuyla yeni canın gelişini selamlaya hazırlanıyordu. Kasnakçı’nın sisli yolları, bir neslin sonundan bir neslin başına giden bu en uzun yolculuğa sessizce şahitlik ediyordu.
Mustafa, evin önünde bir sadakat abidesi gibi yükselen yaşlı meşe ağacının altına oturmuştu. Sırtını, kabukları nasırlaşmış o devasa gövdeye yasladı; ellerini dizlerinin üzerinde kenetledi. Gözleri, Nebiyan’ın dumanlı doruklarından aşağı süzülen akşam serinliğine daldı. Zihninde, az önce evin içinde yükselen o ilk ağlama sesinin yankısı vardı.
“Nüfusumuz arttı,” diye geçirdi içinden. Artık tahta sofraya bir kaşık daha konacak, kilimin üzerindeki yer döşeklerine küçücük bir can daha eklenecekti. Bu düşünce, yorgun çehresine çocuksu ve taze bir tebessüm yaydı. Fakirlik, bu dağ köylerinin değişmez kaderiydi belki; ama bereket de toprağın ve sadakatin içindeydi. Aile kalabalıklaştıkça kökler derinleşiyor, Mustafa’nın yüreği tıpkı sırtını yasladığı meşe gibi güçleniyordu.
Tam o sırada, avlunun aşağısından kağnı tekerleklerinin o dertli gıcırtısı duyuldu. Ardından, öküzleri yüreklendiren, dağ havasıyla pişmiş o tok ve tanıdık ses yükseldi: “Haydi oğlum! Çek hele, az kaldı!”
Mustafa gülümsedi. Bu ses ağabeyi Osman’ın sesiydi; Kasnakçı’nın emek dolu, toprağa bulanmış türküsüydü.
Evin içinde haftalardır süren sessiz bekleyiş, yerini tatlı bir telaşa bırakmıştı. Gülsüm, hamileliğinin son günlerine kadar gözleri görmeyen kayınvalidesi Arzu’yu ihmal etmemiş, her hafta yanına gidip onu tertemiz yıkamış, halini hatırını sormuştu. Ancak sancılar başlayınca yollar bir hayli uzamış, mesafeler aşılmaz olmuştu. Osman, yengesinin vaktinin geldiğini duyar duymaz, anasını kaptığı gibi öküz arabasına bindirip getirmişti.
Arzu Kadın, yol boyunca sarsılan arabanın içinde dudaklarını hiç durdurmamış, bin bir dua ile torununa manevi bir zırh örmüştü. Göremese de hissettiği o büyük mucizeye yaklaşıyor olmanın sevinciyle kendi kendine söyleniyordu: “Gözlerim görmüyor ama olsun… Torunumun kokusunu çekerim ya içime, o bana dünyaları verir.”
Mustafa, öküzlerin yularını kavrayıp arabayı meşe ağacının hemen yanına, serinliğe çekti. Yular ipini çitin kazığına ustaca bağladıktan sonra ağır ama saygılı adımlarla arabaya yürüdü. Yılların acısını omuzlarında bir yük gibi değil, ağır bir şal gibi taşıyan annesinin ellerine uzandı. Onu kucağına alırken, annesinin hafiflemiş bedeni yüreğini sızlattı, gözleri doldu.
“Ana… Hoş geldin!” dedi sesi titreyerek.
Arzu’nun yüzü, kör gözlerinin ardındaki o manevi ışıkla aydınlandı. Başını oğlunun sesine doğru çevirdi, şefkatle gülümsedi: “Hoş bulduk oğlum.”
Mustafa, annesinin ellerini sımsıkı kenetledi. “Niye zahmet ettin ana? Bak, yollar yordu seni.” Kadın hafifçe güldü; dudaklarının kenarında yılların sabrıyla yoğrulmuş ağır bir alay vardı: “Ne yorulması oğlum? Sen bırak yolu izi de, bana gelinimden haber ver hele!”
Mustafa’nın gözlerindeki sevinç, sesinin tınısına yansıdı: “Az önce kurtuldu ana.”
Arzu Kadın, ellerini hemen göğe kaldırdı. Dudaklarından şükür sağanakları boşaldı. Fakat "Oğlan oldu ana," sözünü duyunca bir an duraksadı. O an, kalbine keskin bir bıçak saplandı, ardından bu acı yerini içini ısıtan bir kor ateşe bıraktı. Göremediği o masum yüzü zihninde canlandırdı. “Ah…” dedi sesi titreyerek. “Keşke baban da bu günleri görebilseydi!”
Kör gözlerinden süzülen yaşlar, kırışık yanaklarından aşağı süzülürken hem bir yetimliğin sızısını hem de bir dedeliğin eksik kalmış gururunu taşıyordu.
Mustafa, annesinin koluna girip onu evin kapısına kadar götürdü. Annesi içeriye, gelininin ve torununun yanına süzülürken Mustafa dışarıda abisiyle baş başa kaldı. İki kardeş, hiçbir söz söylemeden birbirlerine sarıldılar. Mustafa’nın yorgun başı, abisinin geniş ve güven veren omuzlarında bir anlık huzur buldu.
Osman, her zamanki gibi havayı dağıtmak istercesine Mustafa’ya takıldı: “Deli Recep’in damadı… Allah analı babalı büyütsün.”
Mustafa, abisinin gözlerindeki o muzip alayı sezince dudakları büküldü. Ama yeni baba olmanın verdiği o sevinçli edayla karşılık verdi: “Ağabey, bırak dalga geçmeyi de gel şöyle oturalım.”
İkisi de meşe ağacının altındaki geniş sedire çöktüler. Ulu ağacın gövdesinden yayılan serinlik, Nisan güneşinin yakmaya başladığı tenlerini ferahlattı. Kasnakçı’da akşam, mor bir tül gibi yamaçlara seriliyordu. Vadinin çukurlarında gölgeler uzayıp kararmıştı. Ufkun ardında güneş, son ışıklarını Ağcaalan tepesinin doruğuna bırakmıştı; gökyüzünde, dev bir bakır sini gibi asılı duran kızıllık, yeni doğan Nuri’nin hayatına bir işaret gibi parlıyordu.
Meşenin dalları rüzgârda hafifçe uğuldarken, bir devir kapanıyor, yeni bir fidan toprağa tutunuyordu.
Nebiyan Dağı’nın eteklerinden aşağıya, köye doğru süzülen akşam serinliğiyle birlikte, dağların bağrından dönen büyükbaş hayvanların ağır ve ritmik adımları duyulmaya başladı. Çan sesleri, taşlı patikalarda yankılanan toynak gürültülerine karışıyordu. Avlularda, annelerini bekleyen buzağıların ince ve sabırsız böğürtüleri sıklaşmış, Kasnakçı’nın akşam vaktini haber veren o eski senfoni başlamıştı.
Bu topraklarda hayvancılık, yalnızca bir iş değil, köylünün nefesi, tek geçimiydi. Bu yüzden her hanenin kapısında, ocağın tütmesini sağlayan birkaç inek, birkaç inatçı keçi mutlaka bulunurdu. Sofralar belki lüksle donatılmamıştı; ama sağılan taze süt, mayalanan yoğurt, yayıkta dövülen sarı yağ ve taze çökelek istemediğin kadardı. Görünüşte yoksul olan o ahşap evlerin sofraları, aslında kanaat ve bereketle dopdoluydu.
Köyün her bir bacasından yükselen incecik, gri dumanlar, rüzgârın önünde usulca eğilerek göğe süzülüyordu. Bu dumanlar, köylü kadınların akşam telaşına düştüklerinin, tencerelerin kaynadığının işaretiydi. Tandır başında pişen ekmeğin o genzi yakan buğulu kokusu, taze sağılmış sütün buğusuna karışıyor; dağın sert havasını yumuşatıyordu. Sabırla yoğrulan hamur, alın teriyle harlanan ateş; her haneye, dışarıdaki fırtınalardan azade bir huzur getiriyordu.
Meşe ağacının altında, o devasa gövdenin huzur veren gölgesinde oturan iki kardeş, bu tanıdık manzarayı sanki ilk kez görüyorlarmış gibi bir huşu içinde izliyorlardı. Osman, başındaki papağını hafifçe geriye itti, elini kırlaşmaya başlamış sakalına götürerek derin bir nefes aldı. Gözleri, karşı tepedeki son kızıllıklara kilitlenmişti.
“Dünya dönüyor be Mustafa,” dedi sesi derinden gelerek. “Bak, az önce içeride bir can bağırdı, hayata ‘ben de geldim’ dedi. Çocuklar büyüyor, sofralar kalabalıklaşıyor. Eskiler toprağa düşüp sır oluyor, yeniler filizlenip boy veriyor. Önemli olan ne biliyor musun? Helal lokmayla, tertemiz bir alın teriyle şu dik yamaçta ayakta durabilmek.”
Mustafa, abisinin sözlerini kalbinin en derin köşesine not eder gibi dikkatle dinledi. Az önce baba olmanın verdiği o yeni ve ağır sorumluluk duygusu, abisinin bilgeliğiyle birleşince içinde bir yerler ısındı. Dudaklarının kenarında yorgun ama ruhu dinlenmiş bir tebessüm belirdi.
“Doğru söylersin ağabey,” dedi Mustafa, sırtını meşenin sert kabuğuna daha sıkı yaslayarak. “Babamın bize bıraktığı en büyük miras da bu değil mi zaten? Mal mülk, altın gümüş el kiri... Bize dürüstlüğü, sabrı ve emeği miras bıraktı. O meşe gibi toprağa sıkı sarılmayı öğretti.”
İki kardeş, yaşlı meşenin altında, köyün akşam telaşını sessizce seyre daldılar. Her biri, kendi iç dünyasında geçmişin özlemini, geleceğin endişesini ve kendi payına düşen o çetin kaderi tartıyordu. Gökyüzündeki o muazzam kızıllık, yerini ağır ağır lacivert bir karanlığa bırakırken; ne o karanlık ne de yaklaşan savaşların ayak sesleri, onların yüreğindeki aileye, toprağa ve vatana olan sadakatin sıcaklığını söndürebilirdi.
Kasnakçı’da bir gün daha bitiyor, ama meşe ağacının köklerinde ve yeni doğan Nuri’nin nefesinde, bir milletin sönmez umudu yeniden canlanıyordu.

HAYATIN YÜKÜ VE ŞİFALI DUALAR
Mustafa, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte meşe ağacının altındaki evinde gözlerini açtı. Kasnakçı’nın çimenli yamaçlarından gelen koyun melemeleri, henüz uykuda olan vadiyi uyandırıyordu. Çobanların kavallarından yükselen yanık ezgiler, Nisan sabahının serinliğine karışarak dağılıyor; baharın taze kokusu, yeni açmış çiçeklerin rayihasıyla birleşip odanın içine süzülüyordu.
Ancak bu sabah, Mustafa için sadece bir uyanış değil, ağır bir sorumluluğun da başlangıcıydı. Gülsüm’ün doğum sonrası bitkinliği ve geçirdiği halsizlik yüzünden evin bütün düzeni değişmişti. Günlük işlerin yükü artık Mustafa’nın geniş omuzlarındaydı. Ahırda bekleyen kara kızı sağmak, tavukları yemlemek ve ocağı tüttürmek gerekiyordu.
Tahta bakracı eline alıp kapının tokmağını gürültüyle itti. Kapının eşiğinde durup tosun derisinden yapılma çarıklarını ayağına geçirdi. Çarıkların üzerinde hâlâ siyah tüyler duruyor, gece düşen çiğden ötürü nemli ve soğuk hissettiriyordu. Mustafa, ellerinin alışkın olduğu bir çabuklukla bağlarını sıktı ve doğruldu. Göğsünü gererek derin bir nefes aldı; dağ havası ciğerlerine dolarken dudaklarından gayriihtiyari bir “ohhh” sesi döküldü. Toprağın ve uyanan doğanın kokusu, ruhunu tazelemeye yetmişti.
Süt sağmak aslında gün batımında, güneşin ufukta kocaman bir kızıllıkla kaybolduğu vakit yapılırdı. Köylüye göre güneş inerken inekler daha çok süt verir, bereket artardı. Fakat Gülsüm’ün hali işleri altüst etmişti; sabah sağımı, miktarı az olsa da zorunluydu.
Ahırın kapısını açınca ince bir ışık huzmesi, toz zerrelerini dans ettirerek içeri doldu. Hayvanlar, Mustafa’nın ayak sesini duyunca kulaklarını dikip iri gözlerini ona çevirdiler. Mustafa, kara kızın yanına yaklaştı. Hayvan inatçıydı, ama Mustafa’nın sabırlı mırıltıları ve şefkatli dokunuşlarıyla yelkenleri suya indirdi. Bakraç dolarken Mustafa mırıldanıyordu: “Hadi kızım, uslu dur hele... Sütlerin bereketli olsun, Gülsüm’e şifa, Nuri’ye can ol...”
İşini bitirince hayvanları ormana doğru saldı, kümesten sıcak yumurtaları topladı. Köyün gündelik telaşı sırtındaydı ama içindeki şükür duygusu bu yükü hafifletiyordu.
Tam o sırada avlu kapısında tanıdık, topallayan bir siluet belirdi. Gülsüm’ün toparlak yüzlü, yaşlı teyzesi Hamide idi bu. Elindeki bastonuna yaslanmış, beyaz yazması rüzgârda hafifçe savrularak, her zamanki gibi kendi kendine söylenerek ilerliyordu. Mustafa hemen öne atıldı: “İyi teyze, hoş geldin! Gel buyur hele!”
Hamide Teyze yüzünü buruşturup bastonunu yere vurdu: “Gel demesi kolay oğul, bir de şu bacaklara sor! Of anam of!”
Mustafa, büyüklerine duyduğu hürmetle eğilip Hamide’nin elini öptü. Yaşlı kadın, yeğeninin kocasını sıkıca bağrına bastı; gözleri torun görme heyecanıyla dolmuştu. Birlikte içeriye, Gülsüm’ün yanına geçtiler.
Gülsüm, yer döşeğinde oturmuş, minik Nuri’yi kucağına almıştı. Teyzesini görünce hemen toparlandı, başını dikti ve çocuğu usulca yanına bıraktı. Kasnakçı’da töre böyleydi; büyüklerin yanında çocuğu fazla sevmek, kucağa alıp şımartmak hoş karşılanmaz, bir nevi "edepsizlik" sayılırdı. Çocukların asıl terbiyesi ninelerin elinde şekillenir, anneler her zaman bir adım geride dururdu.
Hamide Teyze, elindeki sepeti bir kenara bırakıp ağır ağır döşeğin yanına çöktü. Eliyle Gülsüm’ün dizine dokunup sordu: “Güzel kızım, iyisin değil mi?” “Çok şükür teyze, hoş geldin.”
Hamide, merakla yavrunun yüzüne eğildi. Gözleri ışıldayarak baktı: “Ah, şu yiğide bak! Kız, bunun gözleri tıpkı Mustafa’ya çekmiş. Ama burnu şıp demiş sana benzemiş Gülsüm! Maşallah, Allah nazarlardan saklasın.”
Mustafa’nın uzattığı tahta tabureye oturan Hamide Teyze, yüzünü buruşturarak kalçasını tuttu. Üzerindeki solmuş koyu mavi entarisi ve kenarı mor işli beyaz tülbentiyle tam bir Anadolu kadınıydı. Sepetinden yoğurt, süt, çökelik ve taze yayık yağı çıkardı. Kendi dar olsa da gönlü boldu; paylaşmayı en büyük ahlak bilirdi.
Tabureye yerleşir yerleşmez her zamanki gibi kendi ağrılarından söze başladı. Sesi hem sitemli hem de bir teslimiyet içindeydi: “Aman çocuklar! Yatıp kalkın hâlinize şükredin. Sizin gibi dimdik durmak için nelerimi vermezdim... Aha işte, şuramdan başlıyor bu illet! Sanki ince bir bıçakla kesiyorlar beni. Oradan yukarı çıkıyor, göğsümde küt küt, beynimde zonk zonk... Vallahi davul tokmağı gibi geziyor içimde. Hiç durduğu yok. Of anam of!”
Elleri titreyerek dizlerine vurdu, başını sağa sola salladı. Onun bu sitem dolu hali, aslında hayata tutunma biçimiydi. Evin içinde, bebeğin hafif nefes alışları, Nisan güneşinin camdan süzülen ışığı ve Hamide Teyze’nin sızılı ama şefkat dolu mırıltılarıyla yeni bir gün, Kasnakçı’nın kalbinde sessizce ilerliyordu.
Hamide Teyze’nin az önceki sızlanmaları, sözlerinin ardına düşen kısa bir sessizlikle dağılıverdi. Sonra, o yorgun çehresinde ansızın tanıdık bir parıltı belirdi; ağrılarını bir kenara itmiş, dudaklarının kenarı muzipçe kıvrılmıştı. Köyün bir ucundan girip öteki ucundan çıkan haberleri, fısıltıları ve o hiç bitmeyen dedikoduları anlatmaya koyuldu. Bu, onun hayata tutunma biçimiydi; çekilen çileyi şikâyetle değil, sözün bereketiyle hafifletmek... Kelimeler, kafesinden yeni kurtulmuş kuşlar misali ardı ardına dökülüyordu ağzından.
Bir ara duraksayıp Mustafa’ya döndü. Gözlerini hafifçe kısarak, sanki ruhunun derinliklerini okumak ister gibi sordu: “Sen bunlara inanmıyorsun değil mi, oğul?”
Mustafa, yüzündeki tebessümü eksik etmeden, sabırla başını salladı. O, Kasnakçı’nın terbiyesiyle büyümüştü; hoş görmeyi, gönül kırmamayı, büyüklere karşı susmayı iyi bilirdi. Lakin gözlerinde bir kaçış isteği, bir sabırsızlık kıvılcımı çakıyordu. Hamide Teyze’nin sözleri uzayıp dallandıkça, Mustafa’nın eli kapı tokmağına, gözü ise meşe ağacının altındaki serinliğe kayıyordu. Nihayet, günlük işleri bahane ederek ayağa kalktı. Tam kapının eşiğinden dışarı adımını atarken, Hamide Teyze’nin sesi sitem ve sevgiyle arkasından yetişti: “Dur hele, kaçma! Daha anlatacaklarım bitmedi!”
Mustafa, saygılı bir eğilişle selamını verip kendini dışarıya, baharın serin kollarına bıraktı. İçeride kalan Gülsüm, teyzesini hayranlık ve alışkanlıkla seyrediyordu. Dudaklarının kenarında, hastalığın solgunluğunu kıran ince bir ışık gibi utangaç bir tebessüm belirdi. Teyzesini dinlerken susuyor, gözlerini saygıyla yere indiriyordu; ama gönlünden geçen o derin minnet, yanaklarına bir sıcaklık olarak vuruyordu.
Hamide Teyze, sesini biraz daha yükselterek ciddiyetini takındı. Gözlerinde hem bir büyüğün otoritesi hem de bir ninenin şefkati vardı: “Gülsüm, güzel kızım! Koca İmam’a haber saldım. Gelip çocuğun kulağına ezanını okusun, kametini getirsin dedim. Böyle mukaddes işler ihmale gelmez. Allah iyi demez ha, duydun mu beni?”
Gülsüm, utangaç bir tavırla başını daha da öne eğdi. İnce yüzü, lohusalığın verdiği o narinlikle hâlâ çok güzeldi; bakışlarında sabırla yoğrulmuş bir asalet okunuyordu. “Elbette teyze,” dedi sesi kısık ama kararlı bir hürmetle. “Çok iyi düşünmüşsün.”
O an, odanın havasına sadece Hamide Teyze’nin sözleri değil, baharın o taptaze, diriltici kokusu da sindi. Dışarıda doğa, kışın uykusundan uyanmış, bir bayram yerine dönmüştü. Önce nazlı kardelenler ve nergisler boy göstermiş, ardından mor menekşeler yamaçlara serilmişti. Bahçe; papatyaların beyazı, kır karanfillerinin pembesi, sığırdili ve tozak çiçeklerinin canlılığıyla bezenmişti. Rüzgâr, Nebiyan’ın zirvelerinden topladığı o eşsiz kokuları getirip evin açık penceresinden içeriye, beşiğin üzerine bırakıyordu.
Mustafa, avludaki sedirin yanında durdu. Üzerinde açık renkli mintanı, belinde sıkıca sarılı kuşağı ve ayağında sabahın çiğiyle nemlenmiş tüylü çarıklarıyla tam bir dağ adamıydı. Kollarını iki yana açıp göğsünü gere gere ilkbaharı içine çekti. Yüzündeki her bir çizgide, hem taze babalığın yorgunluğu hem de bu topraklara kök salmış olmanın sebatı vardı.
Gözleri, avlunun ortasında bir abide gibi yükselen yaşlı meşe ağacına kaydı. O ağaç, Mustafa için sadece bir odun yığını değil; bir sırdaş, bir dert ortağıydı. Ne zaman yüreği daralsa, ne zaman kelimeler diline ağır gelse, o kalın gövdeye yaslanır, hayallerini meşenin hışırtılı yapraklarına fısıldardı.
Dünyanın tüm dertlerini bir kenara bırakıp elini pınarın buz gibi suyuna çaldı, yüzünü yıkadı. Ardından sedirin üzerine boylu boyunca uzandı. Yorgun bedenini rüzgârın serinliği okşarken, meşe ağacının gitgide koyulaşan gölgesi koruyucu bir yorgan gibi üzerine serildi.
Ortalık öylesine derin, öylesine huzurlu bir dinginliğe bürünmüştü ki, Mustafa kendi kalbinin atışlarını toprağın nabzı gibi duymaya başladı. Pınardan sızan suyun ince şırıltısı, kulaklarına kadim bir ninni gibi dolarken, göz kapakları bu tatlı sükûnete direnemedi ve Mustafa, meşe ağacının gölgesinde huzurlu bir uykuya teslim oldu.
Mustafa, meşe ağacının serin gölgesinde uykuyla uyanıklık arasındaki o puslu diyarda salınırken, kulağına boğuk sesler ve ağır ayak izleri çalındı. Gözlerini güçlükle aralayıp uykunun sisini dağıttığında, bahçe kapısından içeri süzülen küçük kafileyi gördü. En önde, elinde kızılcık değneği, yanında sadık eşeğiyle Koca İmam geliyordu. Arkasında ise köyün, yüzleri toprak gibi hat hat yarılmış, heybetli ihtiyarları vardı. Mustafa bir an gördüklerini rüyanın devamı sandı, gözlerini ovuşturdu; ama hayır, gelenler gerçekten onlardı.
Mustafa, bir yayın fırlayışı gibi hızla doğruldu. Çarıklarını aceleyle düzeltip, misafirlerini karşılamak üzere üzerindeki tozu silkeleyerek öne çıktı. Başını hürmetle öne eğdi, sesinde mahcup bir sevinçle: “Hoş geldiniz,” dedi.
İlk olarak Koca İmam’ın eline uzandı. İmamın üzerinde yamalı ama kar gibi ak, tertemiz bir aba, başında ise bir nizamla sarılmış beyaz sarığı vardı. Yüzü, yıllar yılı secdeye değen alnından süzülen bir nurla ışıldıyordu. Mustafa, her zamanki alışkanlıkla elini öpmek için eğildiğinde, Koca İmam çevik bir hareketle elini geri çekti.
“Estağfurullah oğul, estağfurullah,” dedi yumuşak ama otoriter bir sesle. “El öptürmek kibri artırır, gönle perde çeker. Biz kullar, ancak kuluz; Allah’ın huzurunda ise hepimiz bir, hepimiz eşitiz.”
Koca İmam böyleydi; saygı imanın özü, insanı insan kılan en yüce değer sayardı. Yürürken bile karıncayı incitmemek için yere bakarak yürüyen bu adam, kibirden kaçar gibi kaçardı el öptürmekten. Mustafa, imamın bu kararlı duruşu karşısında diğer ihtiyarların ellerine yöneldi; her birinin avucunda saklı duran o nasırlı bilgeliği ve alın terini tek tek öptü. Onları avlunun en güzel köşesine, meşe ağacının altındaki sedire buyur etti. Minderleri alelacele serdi, sırtlarına yumuşak yastıklar yerleştirdi. Ellerini göğsünde kavuşturup samimiyetle eğildi:
“Tekrar hoş geldiniz, sefalar getirdiniz ocağıma. Yine selamın aleyküm.”
Gelenler hep bir ağızdan, bir zikir makamında karşılık verdiler: “Ve aleyküm selam oğul. Zahmet etme, gel otur şöyle yanımıza.”
Koca İmam, Kasnakçı için sadece bir din görevlisi değil; bir baba, bir hâkim, bir dert ortağı ve istikbalin hocasıydı. Sabahın seherinde, caminin avlusunda eski tespihiyle göründüğünde, üzerindeki tertemiz cübbesi ve her an ibadete hazırmış gibi sıvanmış paçalarıyla güven verirdi. Yaşlılıktan beli bükülmüş olsa da ruhu çelik gibi diriydi. Aksakalları güneş ışığında gümüşî bir renk alır, konuştuğunda inci gibi sağlam dişleri ve berrak gülümsemesiyle etrafına huzur yayardı.
Onun asıl dünyası ise çocuklardı. Onlara Kur’an-ı Kerim öğretirken sergilediği sabır, dillerde destandı. Köyün oğlanları, kalın harfleri çıkarmakta zorlanıp ağızlarını türlü şekillere soktuğunda; “ye” ile “te”yi, “be” ile “ne”yi birbirine karıştırdığında Koca İmam kızmaz, aksine yüzünde şefkatli bir tebessüm belirirdi: “Hele bir daha deneyin keratalar, olacak olacak... Diliniz dönecek elbet,” derdi.
Elindeki kızılcık dalı havada bir ıslık çalarak şakırdardı ama o dal hiçbir zaman bir çocuğun canını yakmazdı; sadece dikkatleri dağılan küçük zihinleri geri çağıran bir uyardı. Kızdığında en ağır sözü “keratalar sizi” olur, bazen kulaklarını hafifçe çeker, ardından bir göz kırpışıyla o minik kalpleri yeniden kazanırdı.
Köylüye yalnızca ibadeti değil, yaşamayı da öğretirdi. Köyde içki nedir bilinmezdi ama o yine de anlatırdı; haramın necisliğini, yetim hakkının ağırlığını, akraba ziyaretinin bereketini nakşederdi zihinlere. “Zenginlik malda değil, kalbin temizliğindedir,” derken, ihtiyarlar başlarını sallar, çocuklar ise büyülenmiş gibi dinlerdi.
En çok da hikâyeler anlatmayı severdi. Hira Mağarası’ndaki ilk vahyi anlatırken gözleri yaşla dolardı. Hele söz Kerbela’ya, Hazreti Hüseyin’in susuzluğuna ve mazlumiyetine geldiğinde, sesindeki buğu herkesin yüreğine oturur, avludaki meşe ağacı bile bu kederle sarsılırdı sanki.
Çocuklar onun anlattıklarını kendi dillerince tekrar ederken, Koca İmam büyük bir huzurla izlerdi onları. Çünkü biliyordu ki; diktiği bu tohumlar bir gün fidan olacak, Kasnakçı’nın bu sarp yamaçlarında tıpkı ulu meşe gibi kök salacaktı. Şimdi, Mustafa’nın avlusunda, yeni doğan canın kulağına bu kadim sözleri üflemek için oradaydı; köklerden gelen nuru, yeni filize taşımak için...
Kasnakçı’nın sarp yamaçlarında Koca İmam’ın varlığı, fırtınalı bir denizde sığınılan liman gibiydi. Herkes onun dürüstlüğüne bir senet gibi inanır; sadakatini, sabrını ve yürürken yerdeki karıncayı bile incitmeyen o eşsiz hoşgörüsünü kendine kutup yıldızı yapardı. O, köyün sadece hocası değil, yaşayan vicdanıydı.
Koca İmam, sedirde dizlerinin üzerinde doğruldu. Yüzündeki her bir kırışıklık şefkatin gölgesiyle dolmuştu. Sesi, babacan bir sıcaklıkla avluya yayıldı: “Mustafa, şu delikanlıyı getir bakalım hele,” dedi.
“Tamam, emmi,” diye karşılık verdi Mustafa.
Genç adam yerinden kalkarken, gıcırdayan ahşap kapının sesi bahçenin sükûnetini bozdu. İçeri girdiğinde gözleri yatağa yöneldi. Nuri, dünyanın tüm kederinden habersiz, meleklerin kanatları altında mışıl mışıl uyuyordu. Mustafa, sanki kırılacak narin bir çiçeği tutar gibi usulca eğildi; bebeği sarsmadan, nefesini tutarak kucağına aldı. Yüreğinde yeni uyanmış bir volkanın heyecanı, gözlerinde ise hem babalığın gururu hem de bu canı koruma sorumluluğunun vakur gölgesi vardı.
Lohusa yatağında dinlenen Gülsüm’e ve Hamide Teyze’ye dönerek fısıldadı: “Teyze, Koca İmam köyün büyükleriyle geldi. İçecek bir şeyler hazırlar mısın?”
Kadın, Anadolu kadınının o telaşsız ama bereketli edasıyla, “Hemen oğul,” dedi. Ellerini dizlerine vurup doğruldu ve mutfağa yöneldi.
Mustafa, kucağındaki emanetle tekrar avluya çıktı. Bebeği Koca İmam’a uzattığında, ihtiyar hoca aksakallarını şefkatle sıvazladı. Besmelesini çekti ve minik Nuri’yi bir hazineyi teslim alır gibi bağrına bastı. Yüzünü kıbleye döndü, avlu o an sanki bir mabede dönüştü.
Nuri hâlâ uykunun o masum ve derin denizlerinde yüzüyordu. İmam, bebeğin sağ kulağına ezanı, sol kulağına ise kameti o yanık ve titrek sesiyle okudu. Salâvatlar ve tekbirler, yaşlı meşe ağacının dalları arasında yankılanıp göğe yükseldi. Köyün ihtiyarları, çatallı ama inanç dolu sesleriyle bu mukaddes ana eşlik ediyordu.
İmam, bebeğin yüzüne üfleyerek gülümsedi: “Bu çocuğun göbek adı Şükrü olsun,” dedi gözleri parıldayarak.
Sonra ellerini semaya, o sonsuz boşluğa açtı: “Yarabbi, bu çocuğu hayırlı ve Salihlerden eyle. Rabbim analı babalı büyütsün. Vatanımıza, dinimize, Ümmet-i Muhammed’e ve Devlet-i Ali Osman’a faydalı bir evlat olsun. Bahtı açık, yolu aydınlık olsun. Allah zihin açıklığı versin.”
Yaşlıların ağzından dökülen “Âmin, âmin...” yakarışları, bahar rüzgârıyla birleşip dağlara doğru süzüldü. İmamın dudaklarından süzülen Fatiha ile avlu derin bir huşuyla yıkandı. Herkesin gözlerinde, toprağa düşen yağmur damlası gibi duru birer damla yaş vardı.
İmam duasını bitirince bebeği Mustafa’ya geri uzattı. “Oğul, al çocuğu götür. Baharın serini çarpmasın, üşümesin yavrucak,” dedi.
Tam o sırada Hamide Teyze, elinde taze yayılmış ayran güğümüyle kapıda belirdi. Yüzünde yorgunluğunu örten samimi bir tebessüm vardı. Misafirleri selamlarken Mustafa’ya işaret etti: “Oğul, şu ayranı misafirlere ikram ediver hele.”
Mustafa, tahta bardaklara doldurduğu buz gibi ayranı sunarken mahcup bir gülümsemeyle, “Emmi, çam sakızı çoban armağanı, kabul edin,” dedi. İhtiyarların “Zahmet ettiniz,” deyişlerine, “Siz başımızın tacısınız emmi, ne zahmeti?” diye karşılık verdi.
Ayranlar sessizce ve şükürle içildi. Koca İmam, kuşağından gümüş köstekli saatini çıkardı. Camının arkasından süzülen zamanı tarttı: “Efendiler, ezan vakti yaklaşıyor. Ağır ağır gidelim. Haydi Bismillah... Bize müsaade.”
Mustafa ve ev halkı, misafirlerini dualarla uğurladı. Mustafa, kapının eşiğinde dikilip o aksakallı, ağır adamların arkasından uzun uzun baktı. Onların ağır adımları patikada uzaklaştıkça, Mustafa kendi omuzlarındaki yükün ne kadar kıymetli olduğunu bir kez daha anladı. Henüz gençti ama bu topraklarda doğan her çocuk gibi, o da sırtına yüklenen bu kadim mirası, bu namus ve vatan borcunu taşımanın hem gururunu hem de ağırlığını tüm benliğinde hissediyordu.
Kasnakçı’da güneş batarken, meşe ağacının gölgesi Mustafa’nın üzerine bir koruyucu gibi düşmeye devam ediyordu.
Yorum Yapın
Yorum yapabilmeniz için üye olmalısınız.
Yorumlar
© 2026 Copyright Edebiyat Defteri
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Üyelik
Giriş paneli

Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.

ÜYELİK GİRİŞİ

KAYIT OL