Tarih, bazen bir milletin kalbine kazınmış sessiz bir çığlık gibi başlar.
Ve bazı hikâyeler vardır ki, bir sabahın sessizliğinde kopan bir fırtınayla yazılır; geriye yalnızca duman, hatıra ve ağır bi...
Dağlar, Karadeniz’in o meşhur, insanın kemiklerine işleyen serin nefesiyle sarmalanmış, beyaz bir kefen gibi serilen kış örtüsüne bürünmüştü. Lapa lapa yağan kar, gökyüzünün insanlığa sitemi gibi durmaksızın iniyor; her bir tanesi yeryüzünün gürültüsünü, günahını ve acısını örtmek isteyen sessiz bir ninni gibi geceye dökülüyordu. Evin küçük, ahşap çerçeveli penceresine yaklaştım. Avuçlarımı camın buğusuna bastırdığımda, dışarıda vahşi bir kurt gibi uluyan rüzgârın uğultusu parmak uçlarımdan yüreğime sızdı. İçeride ise bambaşka bir dünya, sobanın çıtırtısıyla harmanlanmış, duman kokusuna karışan eski zaman yaşanmışlıklarının kokusu vardı. Ninemin titizlikle yaktığı döküm soba, odunun yavaş yavaş, kor haline gelerek yanarken çıkardığı o ağır, ritmik tınıyla odanın ruhunu adeta ele geçirmişti. Duvarlarda beliren devasa gölgeler, alevlerin düzensiz dansına ayak uyduruyordu. Her kıvılcım geçmişten bir sırrı, bir acıyı fısıldarcasına tavanın kararmış tahtalarında kıvrılıp kayboluyordu. Bizler, kalın yün çoraplarımızın koruyuculuğuna sığınmış, yer minderlerinin üzerinde diz dize, nefes almaktan korkarak oturuyorduk. Gözlerimiz tek bir noktaya kilitlenmişti: dedemizin dudaklarından dökülecek o büyülü kelimelere. Dedem, odanın en loş köşesinde, yılların yorgunluğunu taşıyan tahta iskemlesine kurulmuştu. Başında, rengi atmış eski bir kasket, sırtında ise ilmekleri yer yer sökülmüş yıpranmış bir hırka vardı. Elinde tuttuğu ince belli fincanın dibinde kalan koyu kahve tortusuna, sanki orada kendi gençliğini ya da yitip gidenleri görüyormuş gibi derin bir dikkatle bakıyordu. Tabakasından sardığı sigarasından derin bir nefes çekti. Dudaklarının arasından salınan gri duman, odanın bitkin ışığında ince bir sis perdesi gibi kıvrılarak yükseldi, ninemin yeni eğirdiği yünlerin has kokusuna karıştı. O an zaman durdu, mekân silindi; dünyada yalnızca dedemin ciğerlerinden süzülen o ağır nefes ve sobanın hırıltılı soluması kaldı. Nihayet başını kaldırdı. Yaşlılığın getirdiği o hafif titremeyle gözlerini tek tek üzerimizde gezdirdi. O bakışlarda, tek bir insanın taşıyamayacağı kadar ağır bir geçmişin yükü ve birazdan anlatacağı hikâyenin evlatlarına bırakacağı o derin hüznün gölgesi gizliydi. Boğuk, rüzgâr yemiş kayalar gibi pürüzlü ama bir o kadar da gür ve derin bir sesle sordu: "Çocuklar... Siz Çağşur köyünü bilir misiniz?" Birbirimizin yüzüne baktık. Odadaki kimseden çıt çıkmadı, ne bir onaylama ne bir reddediş... Yalnızca sessizce başımızı öne eğdik. Dedem, dudak kenarına yerleşen o ince, yarım ve sitemkâr gülümsemeyle başını hafifçe salladı. Gözlerinde bir anlığına parlayıp sönen o keskin ışık, karanlık bir dehlizin eşiğinde rüzgâra direnen tek bir mum alevi gibiydi. "Tabii, nereden bileceksiniz..." dedi. Sesi o kadar yumuşak ama bir o kadar da içliydi ki, sitemi bile bir masal ezgisi gibi sarıp sarmaladı bizi. "Bu akşam size Çağşurlu Ğö Mehmed’in hikâyesini anlatacağım. Kulaklarınızı dört açın, iyi dinleyin..." Elindeki fincanı titreyen ama kararlı bir hareketle dudaklarına götürdü. İçindeki son acı kahve yudumunu, sanki o anı sabitlemek ister gibi ağır ağır bitirdi. Fincanı masaya bırakırken derin, ciğerlerini zorlayan bir nefes aldı. Sırtını iskemlenin sert arkalığına yasladı, gözlerini odanın duvarlarını delip geçen uzak, görünmez bir noktaya dikerek anlatmaya başladı: "Vaktiyle, Çağşurlular, 'çaşır' denen o dertlere deva bitkinin peşinde Anadolu’nun uçsuz bucaksız yaylalarını arşınlarken, feleğin bir cilvesiyle kendilerini bu sarp dağların eteğinde bulmuşlar. Bu topraklara tam olarak ne zaman ayak bastıklarını, ilk çadırı hangi kayanın dibine kurduklarını şimdi ne yaşayan bilir ne de tarih yazar. Ama bildikleri, damarlarında akan kanda taşıdıkları tek bir hakikat varmış: Yüzlerce yıl boyunca at sırtında, sürülerin peşinde göç eden, gökyüzünü çatı, toprağı döşek bilmiş asil Yörükler oldukları..." Dedem tam burada sustu. Sobadaki meşe odunu birden, sanki dedemin sözlerini onaylar gibi şiddetle çatladı. İçerideki alev bir anlığına parlayıp yüzünün hatlarını keskinleştirdi, ardından yavaşça közlerin arasına çekilerek odayı yeniden loşluğa teslim etti. "Şimdi," diyerek devam etti dedem, gözlerini yeniden biz koca gözlü çocuklara çevirirken. "O şifalı çaşır bitkisini anlatmadan geçmek toprağa haksızlık olur. İştahı açar, bağırsakları çalıştırır, insanın bitap düşmüş vücuduna yeniden o eski dengesini, dermanını sağlar... Ama bizim asıl meselemiz ne o şifalı ot, ne de dağların dik yamacıdır..." Durdu, gözlerini yeniden uzaklara, o sisli hatıralar denizine dikti. Bakışları artık bu odada değildi; duvarları, dağları, zamanı aşmış, yıllar öncesinin dumanlı ufuklarında kaybolmuştu. Alevin o solgun, titrek ışığı yüzünün her bir kıvrımına vuruyor, alnındaki derin uçurumları andıran çizgileri daha da belirginleştiriyordu. O çizgilerin her biri, bir ömrün, bir göçün, yolda bırakılan bir canın izini taşıyordu. Dudaklarının kenarına yerleşmiş o hüzünlü tebessümle, bir süre sessizliğin sesini dinledi. Odada sobanın çıtırtısından başka, zamanın akışını hatırlatan hiçbir şey yoktu. Bizler, dizlerimizin üzerinde, adeta nefes almayı unutmuş bir halde onun ağzından çıkacak her bir kelimeyi zihnimize kazımak için bekliyorduk. Dedemin kalın, kırlaşmış kaşlarının altındaki o çakmak gibi gözler, bir hatıranın girdabında kaybolup gitmişti. Derin bir iç çekti; sesinde yılların yorgunluğu vardı ama bir o kadar da sığınılacak bir baba ocağı kadar sıcak bir tını taşıyordu: "Çağşur köyü hakkında çok söz söylenir, çok rivayet anlatılır," diyerek hikâyenin kapısını iyice araladı. "Yaşlılar derler ki, o köyün insanları vaktiyle Toroslar’ın o dik, geçit vermez yamaçlarında hüküm süren, devlete de beye de boyun eğmeyen Deli İbrahim Oğulları aşiretine mensup has Yörüklermiş." Sigarasından sert bir duman daha çekti. Ağzından dökülen gri halkalar, tavanın ahşap kirişlerine doğru kıvrıla kıvrıla, adeta geçmişin hayaletlerini var eder gibi yükseldi. Sonra, yüreğinin en derininden gelen ağır bir iç geçirdi. Sanki o dumanın içinde, atlarının nalları altından kalkan toz bulutları, geçmişin unutulmuş gölgeleri yeniden canlanıyordu. "Konya’nın o sonu gelmez, insanı yutan bozkırlarını aşmışlar; rüzgârın tozu toprağı bir kırbaç gibi yüzlerine savurduğu çetin yolları yürümüşler. Bozok düzlüklerini geçmiş, Erzurum’un o göğe komşu kar altındaki yaylalarına kadar menzil tutmuşlar. Ama göç zor iştir çocuklar... Göç, insanın canından can alıp yollara saçması demektir." Bir an için durakladı, gözlerini kısarak sobanın korlaşmış kalbine baktı. Sanki o korların içinde geçmişte yürütülen o büyük yangını, o büyük yürüyüşü izliyordu. "Yollar uzadıkça," dedi sesi kısılarak, "yoldaşlar eksilmiş. Menzil çetinleştikçe, kardeş arasında, aşiret arasında kavgalar büyümüş. Göçler, amansız yağmurlar, arkada bırakılan adsız mezarlar, yitip giden can dostlar... Yorulmuşlar çocuklar. Toprak yorulmuş, atlar yorulmuş, insan yorulmuş..." Dedem, titreyen parmaklarının arasında tuttuğu kahve fincanından küçük, adeta zamanı yavaşlatmak isteyen bir yudum daha aldı. Fincanın porselen kenarına kemikli parmaklarıyla usulca, belli bir ritimle vurdu; çıkan ses, odadaki sessizlik duvarında küçük çatlaklar fırlattı. Ardından, ses tellerindeki silsileyi temizler gibi hafifçe öksürüp devam etti: "Sonunda..." dedi, gözlerini odanın taban tahtalarına indirerek. "İki dağın arasında, adeta feleğin gözünden kaçmış, saklı ve derin bir vadide durmaya karar vermişler. Atların dizbağı çözülmüş, kadınlar çadır direklerini o toprağa çakmış. İşte o vakit, Çağşur’un da kaderi mühürlenmiş, hikâyesi orada başlamış." O kelimeler dudaklarından dökülür dökülmez, odanın içindeki havanın rengi, kokusu, ağırlığı bir kez daha değişti. O ana kadar köşesinde, gaz lambasının titrek ışığında sessizce yün ören, adeta odanın bir eşyası gibi duran ninem, elindeki şişleri ilk kez durdurdu. Başını ağır ağır kaldırıp dedeme baktı. Gözlerinde, sadece yaşanmışlığın değil, nesiller boyu aktarılan o saklı tarihlerin, acı tatlı günlerin birikmiş tanıklığı vardı. Biz çocuklar ise, zamanın ve mekânın ötesine geçmiş, dedemin kurduğu o köprüde büyülenmiş gibiydik. Dedem, sanki dışarıdaki fırtınanın kutsal bir sırrı duymasını istemiyormuş gibi sesini biraz daha alçaltarak konuşmaya devam etti: "O zamanlar, evlatlarım, buralar bizim gibi değildi. Etrafımız, asırlardır bu topraklara kök salmış Rum köyleriyle çevriliydi. Ot Kayası, Kaba Çukur, Sıklık, Boz Tarla, Soku Çukuru, Üçpınar, Horoz Oğlu, Kuş Bükü… Hepsi bu haşmetli dağların eteklerine, birer inci tanesi gibi serpilmiş, bağlık bahçelik köylerdi. İşte Çağşurlular geldi, o köylerin tam ortasına, onlara komşu, onlara yoldaş oldu." Söz durdu, oda yeniden o derin sessizliğe gömüldü. Sobanın içinden bir odun parçası daha çıtırdayarak ikiye ayrıldı; dışarıda ise rüzgâr, ahşap evin saçaklarına çarparak acı acı uğuldadı. Dedem, bakışlarındaki o derin manayı kaybetmeden gözlerini yeniden bizlerin üzerinde gezdirdi. "Geçimlerini hayvancılıkla sağlarlardı," dedi, göğsü gururla kabarıp inerek. "Yörük adamı toprağa bağlı kalmayı pek beceremez, gözü hep sürüde, yaylada olurdu. Sofraları sade, gösterişsiz ama alabildiğine bereketliydi. Kuzu etinden yapılan kebaplar, ağır ateşle pişen yahniler, sac üstünde kavurmalar… Önünüze geldiğinde buram buram o yüksek dağların kekik kokusu tüterdi. Dağ kokardı o aş, evlatlarım. Peynirleri, yoğurtları, sütleri ve buz gibi ayranları… Her birinde o insanların nasırlı ellerinin, helal alın terinin tadı vardı, o ter sofralarına kutsal bir siner gibi yerleşirdi." Sonra, dedemin o kırışık yüzünde, hüzünle bilgeliğin harmanlandığı o eşsiz tebessüm yeniden belirdi. Dudak kenarına yerleşen o bilge gülümsemeyle anlatısını başka bir yöne çevirdi: "Rum komşuları ise bizimkilerden bambaşka bir dünyaya, bambaşka bir mutfağa sahipti. Onlar toprağı işler, bahçelerinden renk renk nimetler fışkırtırlardı. Cam kavanozlarda güneşte olgunlaşmış renkli reçeller, kışlık turşular, meyve ezmeleri, türlü türlü sebze yemekleri yaparlardı ki, bizim Yörüklerin o güne dek görmediği cinsten... Başlangıçta Çağşurlular, onların çitlerle çevrili bahçelerindeki o yeşil sebzeleri, tanımadıkları meyveleri merakla, uzaktan izlerlermiş. Hatta yalan yok, bizim haylaz çocuklar bazen dayanamaz, çitlerin altından süzülüp gizlice birkaç kök sebze aşırırmış." Dedem hafifçe güldü, kasketini azıcık geriye itti. "Ama zamanla, o komşular düşmanlık büyütmedi. Malını saklamadı. Aksine, Rumlar bahçelerindeki o sebzelerin tohumlarını getirdiler, bizimkilerle paylaştılar. Toprağı nasıl süreceklerini, fideyi nasıl dikeceklerini gösterdiler. Dostluk, düşmanlıkla değil, ekmeği ve tohumu paylaşarak başladı işte böylece…" Ninem o an, sanki o uzak günlerin kokusu burnuna gelmiş gibi içtenlikle gülümsedi. Elindeki yünü dizlerinin üstüne bırakıp başını hafifçe sallayarak dedemin sözlerine katıldı: "Annemin çocukluğunda da varmış o Rum komşularımız," dedi, sesi geçmiş bir baharın esintisi gibi yavaş ve titrekçe odaya yayıldı. "Hiç unutmazdı, anlatırdı rahmetli... Bir defasında o komşu kadınlar anneme mor erik reçeli yapmayı öğretmişlerdi. Kazanlar kurulmuş, erikler kaynatılmıştı... Ah gidi günler ah... Şimdi arasın, dünyayı gezsen o eski insanların yaptığı o tatlı tadı, o bereketi bulabilir misin?" Dedem, ninemin bu hasret dolu sözlerine karşılık hürmetle ve hafifçe başını eğdi. Bakışlarındaki odak noktası kayboldu, gözleri yine o dipsiz uzaklara gitti. "O günlerin insanı başka olurdu hanım," dedi sessizce, sesi bir fısıltı gibi döküldü dudaklarından. "Komşulukta, hısımlıkta dil konuşmazdı, lisan aranmazdı, doğrudan gönül konuşurdu." Bizler, çocukça bir hayranlık ve yüreğimizde büyüyen o tarifsiz saygıyla onu izlerken, dışarıda gece derinleşiyor, kar hâlâ usulca, hiç acele etmeden yağmaya devam ediyordu. Sanki her bir kar tanesi, dedemin hafızasından süzülen o eski günlerden kopup gelen beyaz birer hatıraydı. Pencere pervazına yavaşça düşerken, geçmişin sisli dünyasıyla bizim oturduğumuz o sıcak odayı gizli bir bağla birbirine bağlıyordu. Dedem birden sustu. Sözün büyüleyiciliği, yerini ağır bir ciddiyete bıraktı. Sigarasının ucunda biriken o kor, sobanın döküm çatlaklarından sızan aleviyle yarışır gibi bir parlıyor, bir sönüyordu. Başını hafifçe öne eğdi; gözleri bu kez fincanın içinde kuruyup kalan, karmakarışık yollar çizen kahve telvesine ilişti. O an, yaşlı yüzüne, ta yüreğinin derinliklerinden kopup gelen kara bir gölge düşer gibi oldu. Dudaklarının kenarında titreyen o hüzünlü tebessüm, artık geçmişin güzelliklerini değil, sanki yaklaşmakta olan o büyük acıları, fırtınaları gizlemeye çalışan ince bir perdeydi. Küçük, ahşap odanın içi aniden kurşun gibi ağır bir sessizliğe büründü. Ninem, ördüğü yünü tamamen bir kenara bıraktı. Parmakları dizlerinin üzerinde huşu içinde birleşti, o da başını hafifçe eğerek dedemin sessizliğine ortak oldu. Bizse yer minderlerinin üzerinde, dizlerimizin bağını çözmeden, sobanın hararetiyle kıpkırmızı kesilmiş yanaklarımızla, dedemizin ağzından dökülecek o yeni, kader tayin eden kelimeleri bekliyorduk. Dedem göğsünü çatlatırcasına derin bir nefes aldı. Gözlerini fincandan kaldırıp pencerenin karanlığına, dışarıda usulca yağan karın beyazlığına çevirdi. Kar, gecenin o koyu sessizliğinde hâlâ bir sırrı saklar gibi yağıyordu. "Çağşurlular..." dedi sonunda. Sesi bu kez daha boğuk, daha derinden ama insanı sarsacak kadar içliydi. "O topraklarda kök saldılar, boy verdiler ama temelde üç büyük aileden, üç ulu çınardan çoğalmışlardı." Bir an durdu. Sağ elini kaldırdı, nasırlı parmaklarıyla havada sanki görünmez bir şecere, havada asılı kalan bir kader çizgisi çizer gibi yaptı. Gözlerimizin içine bakarak o isimleri tek tek fısıldadı: "Mehmet’in, yani o dilden dile anlatılan Midir’in ailesi… Ümmet Ağa’nın namlı ailesi… Bir de dağları taşları titreten Dursun Ağa’nın ailesi… İşte hikâye, bu üç ocağın harıyla tutuştu çocuklar..." Söylerken her bir ismin, her bir soyun ardından koca, kurşun gibi ağır bir sessizlik bıraktı dedem. Sanki o isimleri dudaklarından her düşürüşünde, dağların kuytusunda unutulmuş birer mezar taşına dokunuyor, parmak uçlarıyla o taşların üzerindeki yosunları, sönmüş hatıraları kazıyordu. Göz kapakları, yaşlılığın ve kederin yüküyle hafifçe titredi. Bilerek, isteyerek bekledi o eşikte. "Üç koldan," dedi, havada asılı kalan elini yavaşça indirerek. "Üç büyük koldan dallanıp budaklanarak, bu çetin vadide kendilerine sıcacık bir yuva kurmuşlardı." Elini kor gibi yanan sobaya doğru uzattı. Dökümün çatlaklarından sızan kızıl alevin sıcaklığı, onun asırlık çınarları andıran nasırlı avuç içlerini yaladı. Gözlerini o hararetten ayırmadan devam etti: "Ama her yuvanın, her ocağın kaderinde kaçınılmaz olarak yazılı olduğu gibi..." Sesi tam burada kırıldı, çatallaştı, boğazına rüzgâr kaçmış gibi hırıltılı bir hal aldı. "Bu bahtsız köyün de önünde sonunda anlatılacak hüzünlü, ciğer yakan hikâyesi vardı..." Tam o sırada sobadan keskin, feryat figan kopan bir çıtırtı sıçradı; sanki ateşin dili, dedemin dudaklarından dökülen bu kara kehanete eşlik etmişti. Dışarıda rüzgâr büsbütün kudurdu, ahşap duvarları zorladı, pencerenin üzerindeki o kalın buğu tabakası bile rüzgârın şiddetinden hafifçe titredi. Dedem bir an sustu, uzakların pusunu dağıtmak ister gibi gözlerini hafifçe kıstı: "Ama bilirsiniz çocuklar," dedi, sesi o kadar yavaş, o kadar derindendi ki içimize işledi. "Her köyün toprağında biraz sevinç, biraz da acı büyür. Birini eksik bıraksan, toprak küser, insan eksik kalır. Çağşur’un toprağı da öyle mayalanmıştı. O saklı vadinin göz kamaştıran güzelliği kadar, zamanın bile kabuk bağlatamadığı derin, kanayan yaraları da vardı." Sesi o an öyle bir titredi ki, biz yer minderlerinde oturan çocuklar, odanın içindeki tılsımın yön değiştirdiğini, masalın bitip gerçeğin o soğuk yüzünün odaya sızdığını hissettik. O anlattıkça, o eski, sislerin ardında kalmış Çağşur köyü, pencereden yağan kar tanelerinin arasından sıyrılıp yavaş yavaş gözlerimizin önünde canlanıyordu. Dik yamaçlara yaslanmış ahşap evleriyle, bacalarından çıkan dumanlara karışan keçi sesleriyle ve en çok da o insanların rüzgâr yemiş yüzlerine, derin çizgilerine sinmiş o tanıdık, asil hüzünle… Odadaki sessizlik, artık taşınması imkânsız kalın bir sis gibi çökmüştü üzerimize. Zaman, köhne bir saatin zembereği gibi durmuş, nefesini tutmuş bekliyordu sanki. Dedem, titreyen parmaklarının arasındaki tütün parçasından, sigarasından son bir nefes çekti. Kor dudaklarının önünde son kez parladı. Çektiği o yoğun duman, tavanın loş, kararmış ahşaplarında kıvrıla kıvrıla kaybolurken, o da gözlerini o puslu, boşluğa dikti. Çatlamış, susuz kalmış toprakları andıran dudaklarının kenarında, hem asırlık bir yorgunluğun hem de taşan hatıraların ezici ağırlığı vardı. Birden, o küçük odanın duvarları yarıldı; geçmişin küf, barut ve kan kokulu kapısı sonuna kadar aralandı. 93 Harbi… O kapkara gün, o felaket senesi, dedemin göz bebeklerinde yeniden canlanmıştı. Dışarıdaki rüzgârın uğultusu, onun kulaklarında artık bir fırtına değil, uzaklardan, cephe hatlarından gelen bir cenk davulunun sesi gibi güm güm vuruyordu yüreğine. "Kırım Harbi'ne, o amansız cenge gidecek olan tam yirmi üç fidan, yirmi üç dağ gibi yiğit..." diye fısıldadı dedem. "Köyün hemen aşağısından akan derenin kenarındaki o küçük, mütevazı ahşap caminin önünde, sabahın o soğuk, gri ışıklarıyla toplanmışlardı. Toprak nemliydi, basılan her yer çamurdu; ayaklarının altındaki taze çimenler çiğ damlalarıyla ıslanmış, gökyüzündeki solgun güneşin cılız ışığında birer gözyaşı gibi parlıyordu." Yiğitlerin üstünde, fakirliğin ama ağır duruşun nişanesi olan yıpranmış ama anaları tarafından özenle yıkanmış tertemiz ceketler vardı. Başlarında rüzgârla harelenen al fesler, bellerinde sıkıca bağlanmış kuşaklar… Gözlerinde, bilinmeze giden her fâninin taşıyacağı o insani korku ile vatan sevdasıyla harmanlanmış mağrur bir gurur okunuyordu. Arkalarında ise... Arkalarında titreyen, ağlamamak için dudaklarını ısıran bakışlarıyla analar, bir duvar köşesine saklanıp yazmasının ucuyla sessizce gözünü silen gencecik eşler ve hiçbir şeyden habersiz, babalarının nasırlı parmaklarını pabuçlarının ucuna bakarak tutan küçük çocuklar vardı. Köyün ak sakallı imamı, sakalının ak tellerinin arasına saklanmış o derin, babacan hüzünle cemaatin, o fidanların önüne geçti. Sesi, caminin arkasındaki ulu çınarların yapraklarını yalayıp gelen rüzgârın içinden süzülen ilahi bir dua gibi yükseldi: "Arkadaşlar!" dedi imam. Sesi yaşından beklenmeyecek bir perdeden çıktı ama her kelimesinde titriyordu. "Bugün, Allah Resulü’nün o şerefli buyruğunu; 'Sınır boylarında, düşman karşısında bir saat nöbet tutmak, bin saat nafile ibadetten hayırlıdır' emrini bağrımıza basma günüdür. Her bir karışı şüheda kanıyla sulanmış bu mukaddes vatan toprağını namertten korumak için, ciğerparelerimizi, bu yiğitleri sancağın altına, birliklerine yolcu ediyoruz." Bir an için durdu imam. Rüzgâr sertçe esti, cübbesinin siyah eteklerini hafifçe savurdu. Yaşlı, nemli gözleri cemaatin, o kederli kalabalığın üzerinde tek tek gezindi; kimi başını önüne eğmiş toprağı seyrediyor, kimi hıçkırığını yutmaya çalışıyordu. "Üzülerek, yüreğim yanarak söylüyorum," diye devam etti, sesi bu kez dayanamayıp ortasından çatlayarak. "Bu çetin yolculuktan, bu kanlı cenkten bazıları sağ salim dönecek, ocağını tüttürecek… Bazıları ise o yüce şehitlik mertebesine erecek, toprağın bağrına düşecek. Bu, alnımıza yazılmış kaderin değişmez, sarsılmaz hükmüdür. Gerçek, canımızı yakar, ciğerimizi kavurur ama ondan kaçamayız. Bizim dileğimiz, duamız, hepsinin sağ salim yuvalarına, helalliklerine, sabi çocuklarına kavuşmasıdır. Ey Çağşurlular! Şimdi sorarım size; bu gencecik fidanlara, bu aslanlara hakkınızı helal eder misiniz? O an sanki kâinat sustu, dünya dönmeyi bıraktı. O korkunç sessizlik, caminin yosun tutmuş ahşap duvarlarında, soğuk minaresinde yankılandı. Derken, arkalardan, yüreği yanık bir babanın ya da bir amcanın boğazından yırtılıp çıkan, içli bir "Helal olsun!" sesi duyuldu. O ses bir kıvılcım oldu. Ardından bir başkası, sonra bir diğeri katıldı o koroya… Ve çok geçmeden o küçük cami avlusu, dağları taşları sarsan, göğe yükselen muazzam bir feryat dalgasına dönüştü: "Helal olsun! Helal olsun! Helal olsun!..." Gençler, analarının geceden hazırlayıp omuzlarına astığı, içinde bir parça çökelek ve kuru ekmek olan heybeleriyle tek sıra hâlinde dizilmişlerdi. Üzerlerinde ceketler, bazılarında el emeği mintanlar, başlarında ise rüzgârın sert hamleleriyle dalgalanan o kıpkırmızı fesleri vardı. Yüz hatları gergin, hatları taştan oyulmuş gibi sert ama kararlıydı; gözlerinin derinliklerinde hem ölümün o soğuk gölgesi hem de vatan aşkının sönmez ateşi parlıyordu. Köyün ihtiyarları, elleri toprağı işlemekten nasır bağlamış, bakışları ağır bir sessizliğin vakarıyla dolu ihtiyarlar, öne çıktılar. Her biri, cepheye uğurladıkları bu gençlerin yüzüne bakarken, aslında kendi yitip giden gençliklerinden, kendi cenk hatıralarından bir parça buluyordu. O yorgun eller, o titreyen parmaklar birer birer uzandı. Gerçek vedalaşma başladığında avlulardaki hava bir sis gibi ağırlaştı. Her el öpüşte, her sırta vuruluşta, derinden gelen iç çekişler, bastırılan hıçkırıklar duyuldu. Sesler gökyüzünün gri bulutlarına doğru yükselirken, kadınların ak başörtüleri rüzgârla bir sancak gibi dalgalanıyor, gözlerinden süzülen yaşlar ayaklarının altındaki toprağı ıslatıyordu. Yiğitlerden biri… Henüz bıyığı yeni terlemiş, karakaşlı, gözleri çakmak çakmak bir delikanlı, adımlarını durdurup sessizce anasına doğru döndü. "Ana..." dedi, sesi askere giden bir yiğit gibi gür çıkmak istese de çocuksu bir fısıltıyla kısılıp kaldı. "Eğer... Eğer oralardan geri dönmezsem, arkamdan karalar bağlayıp ağlama, olur mu?" Anasının yüreği o an bin bir yerinden burkuldu, ortasından yarıldı sanki. Ama Yörük kadınıydı, acısını bağrına taş bastı. Titreyen, damarları fırlamış elleriyle oğlunun o pürüzsüz yüzünü kavradı; parmak uçlarıyla yanağını son bir kez, ezberlemek ister gibi okşadı. "Oğul..." dedi, göz pınarlarından sel gibi akan yaşlar yanaklarındaki kırışıklıklardan süzülürken. "Sen tasalanma... Yeter ki sen dönmesen de bu kutsal toprak çiğnenmesin, namert eli değmesin, o bize yeter. Hadi git... Yolun açık olsun, Allah seni korusun." "Allah’a emanet ol oğlum," diye feryat etti bir köşeden mendilini gözlerine bastıran yaşlı bir kadın, hıçkırıklarını o beze gömerek. "Oğul! Hele bir sağ salim gel, senin düğününü kendi ellerimle yapacağım!" diye seslendi bir diğeri, sesi rüzgârda dağılarak titredi. Bir başka genç delikanlı ise, anasının elini dudaklarına götürürken ağladığı görünmesin diye gözlerini kaçırdı, başını yana çevirdi. "Hakkını helal et ana... Helal et dağ çiçeğim," dedi, kelimeler boğazında birer kor gibi düğümlenirken. Kadın, oğlunun saçlarını kokladı, ardından titreyen dudaklarıyla onun pürüzsüz alnına kutsal bir mühür vurur gibi derin bir öpücük kondurdu. "Helal olsun yavrum, helal olsun sütüm..." dedi, sesi fırtınanın içinde kaybolurken. "Ama sen de... Sen de beni oralarda, o kan yağmurlarının altında unutma sakın..." Derenin kenarında yankılanan o vedalar, o helallikler, göğe doğru süzülen mukaddes bir dua gibi ağır ağır yükseldi. Sanki o an tabiat bile bu keder karşısında saygı duruşuna geçmişti; rüzgâr soluğunu kesti, kuşlar kanat çırpmayı bıraktı. Yalnızca derenin taşlara çarparak çıkardığı o ince, bitmek bilmez şırıltı duyuluyordu. İmam, duasını bitirip nasırlı ellerini yüzüne sürdüğünde, gözpınarlarında biriken ve sakalı boyunca süzülmek isteyen yaşları gizlemeye çalıştı ama nafile... Omuzlarına binen yalnızca yaşlılık değil, koca bir köyün evlatlarını bilinmeze uğurlamanın o ezici yorgunluğuydu. Dizlerinin bağı çözülür gibi oldu, asasına daha sıkı sarıldı. Ardından, o asil hayvanlar; beyaz, al, yağız ve doru atlar birer birer hazır edildi. Güneşin solgun ışığı eyerlerdeki gümüş tokalara vuruyor, sanki gidenlerin yolunu aydınlatmak ister gibi ışıldıyordu. Gençler, tek bir kelime dahi etmeden, sanki bir ayini tamamlarcasına bindiler atlarına. Kimi dizginleri titreyen elleriyle sıkıca kavradı, kimi ise vedalaşmaya kıyamadığı sadık dostunun, atının yelesine başını dayayıp son bir kez memleketinin kokusunu içine çekti. İmam, son bir kez ellerini semaya, o gri bulutlara doğru kaldırdı: "Ya Rabbi! Onları her türlü kazadan, beladan ve namert kurşunundan koru. Adımlarını toprak üzerinde sabit, yüreklerini kavi kıl. Dönüş yollarını, yuvalarına giden patikaları onlara açık eyle!" Birden, havayı yırtan keskin bir kırbaç sesi duyuldu. Toz, toprağa; feryat, rüzgâra karışarak göğe yükseldi. Atlar ileriye, ufka doğru atıldı; geride kalan yürekler ise o nalların altında paramparça oldu. Kadınların göğüslerinden kopan o yakıcı ağıtlar, derenin uğultusuna karışıp vadi boyunca yankılandı. Gençler... O yiğitler bir kez olsun arkalarına dönüp bakmadılar. Bilerdi ki; bir kez bakarlarsa gözlerinden bir damla yaş düşerdi. O gözyaşı ise vatan için kuşanılan cesareti, o çelikten iradeyi alıp götürür, insanı sılaya zincirlerdi. Gökyüzü o an iyice griye çalmış, güneş sanki bu ayrılığa dayanamayıp bulutların ardına saklanmıştı. Gidenlerin ardından bakakalan köylüler, ufuk çizgisinde birbirine karışan o karaltılara, yavaş yavaş silinen siluetlere öylece baka kaldılar. Geriye yalnızca havada asılı kalan kızıl bir toz bulutu ve o tozun içinde kaybolan sevdiklerinin hayali kaldı. O sahne, Çağşur'un hafızasına, zamanın tam kalbine silinmez bir mühür, unutulmaz bir yara gibi kazındı. O kara günden sonra Çağşur’da hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Her akşam güneş dağların arkasına devrilirken, aynı derenin kıyısında hüzünlü bir türkü yankılanmaya başladı. Kadınlar hamur yoğururken, erkekler tarlada ter dökerken, çocuklar ise oyun arasında hep aynı ezgiyi mırıldanıyordu. Dağların yankısı, suların şırıltısı bu feryada eşlik ediyordu: “Gitti de dönmedi yârim, Yoluna canlar serdim... Ak tozlara karıştı atı, Dön gel, dedim, dönmedi yârim...” Aradan onlarca kış, onlarca bahar geçti; ancak o uğurlama günü Çağşurlu’nun yüreğinde hep ilk günkü gibi taze, hep o sabahki gibi soğuk kaldı. Çünkü o gün, köyün gençleri yalnızca cepheye, düşman üstüne değil; tarihin şanlı ve kanlı kalbine doğru yürümüşlerdi. Dedem, odanın içindeki o dumanlı karanlıkta, sanki o anı şimdi yaşıyormuş gibi kaskatı kesilmişti. Elindeki sigaranın son kıvılcımı küllerin arasında sönüp giderken, bakışları hâlâ o tozlu yolları izliyor gibiydi. Dudaklarının arasından, neredeyse bir fısıltı kadar cılız ama bir çığlık kadar ağır o kelimeler dökülüverdi: "Köyden tam yirmi üç fidan gitmişti evlatlarım... Yalnızca yedisi, o da yaralı, yorgun ve ruhu eksik bir halde dönebildi." Odanın içine yeniden o kurşuni sessizlik çöktü. Fakat bu kez sessizlik boş değildi; geçmişin yankılarıyla, at kişnemeleriyle ve anaların ağıtlarıyla doluydu. Kulağımızı kabartsak, dışarıda yağan karın altından, uzaklardan, çok uzaklardan gelen o derinden gelen sesi hâlâ duyabiliyorduk: "Helal olsun! Helal olsun!.." BİR ÇINAR Midir… Asıl adı, nüfusta yazan resmi kimliği Mehmet’ti ama Çağşur vadisinde de, çevre kazalarda da kimse ona bu yalın adla seslenmezdi. "Midir" derlerdi ona; söylerken seslerine sinen derin bir saygıyla, göğüslerini kabartan gizli bir hayranlıkla… Osmanlı’nın o haşmetli, uzun iktidar yıllarında devlet adına vergi memurluğu yapmış, adaleti milim saptırmadan defter tutmuştu. İşte o günlerden kalan bu unvan, memurluğu bıraksa da bir gölge gibi arkasından gelmiş, zamanla isminin önüne geçerek köyün diline, belleğine ve tarihine bir mühür gibi kazınmıştı. Sözü meclislerde kanun sayılan, malı mülkü yerinde, kapısındaki marangozu eksilmeyen eli açık bir adamdı Midir? Fakat onu asıl buraların sultanı kılan, ambarlarının doluluğu değil, gönlünün o uçsuz bucaksız cömertliğiydi. Vergi memurluğunun o resmi, soğuk defterlerini kapattıktan sonra tuz ticaretine girmişti. Tuz, o vakitler sadece yemeklere tat veren bir maden değil; bereketin, rızkın, sadakatin ve evdeki kutsal dirlik düzenin yegâne simgesiydi. Midir’in kara tahtadan büyük ambarları dağlardan getirilen kaya tuzlarıyla dolup taşarken, kalbi de aynı ölçüde genişlemiş, fukaranın sığınağı olmuştu. Onun konağının ağır ahşap kapısı ne gecenin zifirinde ne de kıtlık günlerinde hane halkının üstüne kapanırdı. Sofrasından ekmek, kazanından çorba hiç eksilmezdi. Bu topraklardan yolu geçen ne bir yoksul, ne yorgun bir yolcu, ne de içi yanan dertli bir kul o kapıdan eli boş, boynu bükük dönmüştü. Köylüler, feleğin bir sillesiyle sarsılıp bir sıkıntıya, bir çıkmaza düştüklerinde, daha yola koyulmadan önce, "Haydi, Midir’e gidelim," derlerdi. Çünkü bilirlerdi ki onun kelamında ruhu sağaltan bir teselli, nasırlı elinde derde deva bir şifa gizliydi. Hele Kavak’tan, dumanlı Havza’dan, heybetli Vezirköprü’den gelen misafirler, tüccarlar… Atlarını konağın geniş avlusundaki demir halkalara bağlar, o meşhur konakta Midir’in bizzat ikram ettiği bir fincan köpüklü kahveyi içip duasını almadan asla yola revan olmazlardı. O konağı… Midir’in konağı, dağ köylerinde dilden dile, bir masal gibi dolaşırdı. Karadeniz’in en mahir Rum ustalarının parmak uçlarından çıkmış; taşın, kirecin ve dağlardan indirilen ceviz ağacının bir ibadet, mukaddes bir dua gibi birleştiği muazzam bir yapıydı. Konağın alt katı, fırtınaya ve zamana meydan okuyan büyük kesme taşlardan örülmüştü. Birinci katı sağlam kâgir işçiliğiyle yükseliyor, üçüncü katı ise tamamen ceviz ağacından oyma, görenin gözünü alan ahşap işçiliğiyle göğe uzanıyordu. Tam on bir odası vardı bu azametli konağın. On bir odanın her birinde birer ocak yanar, her ocakta sabaha kadar güm güm ederek kazanlar kaynardı. O evden, o bacalardan kışın en sert gününde bile tek bir gün duman eksilmezdi. Her sabah fırından çıkan taze somunların, ekşi mayalı ekmeklerin kokusu avludaki asırlık dut ağacının gölgesine karışır, mahalleliye sabahı müjdelerdi. Konağın o heybetli, çift kanatlı kapısının hemen üzerinde, haneyi kem gözlerden, haset bakışlardan korusun diye asılmış, cilalanmış bir koçboynuzu ile demir bir at nalı yan yana dururdu. Evin önünde arz-ı endam eden o iri, yapraklı dut ağacı, yazın sıcağında koskoca avluya serin gölgesini serer, kışın ise kuruyan dallarıyla geçmiş günlerin anılarını avlunun taş döşemelerine bırakırdı. Güneş dağların arkasına devrilip batarken, ağacın büyük gölgesi bahçedeki kilitli tuz ambarının kapısına kadar uzanır, taş fırının bacasından çıkan ak duman göğe doğru süzülürdü. O duman, sadece odun kokusu değil, sanki konağın içindeki bereketle birlikte hane halkının şükür duasını da semaya taşırdı. Midir, her sabah daha gün ağarmadan, horozlar ilk çığlığını atmadan uyanır, yatağından doğrulup eline açık sarı, göz alıcı kehribar tespihini alırdı. Tespihin nur gibi parlayan sarı boncukları, onun yılların izini taşıyan kemikli parmaklarının arasında usulca süzülürken, çatlak dudakları gözle görülmez bir ritimle kıpırdardı: "Ya Rahman… Ya Rahim… Ya Fettah..." Onun dilinden dökülen bu sessiz zikir, konağın soğuk taş duvarlarına çarpar, odalardan süzülüp koridorlara yayılır ve evin içini tarifi imkânsız, hareketsiz ve kutsal bir huzurla doldururdu. Midir’in bu dünyada göğsünü kabartan, arkasında birer dağ gibi duran üç oğlu vardı: Kara Dursun, Deli Murat ve en küçükleri Hacı Ali Osman. Büyük oğlu Dursun, adının ağırlığına yakışır cinsten; az konuşan, iri yapılı, sessizliğin gücünü taşıyan bir adamdı. Omuzları bir manda boyunduruğunu tek başına taşıyacak kadar geniş, elleri toprakla ve ticaretle uğraşmaktan taş gibi nasırlıydı. Kapkara gözlerinde babasına duyduğu o kelamlara sığmayan, derin ve sarsılmaz bir saygı; içinde ise fırtınalardan uzak, belli belirsiz bir sükûnet, bir olgunluk vardı. Ortanca oğlu Murat ise ağabeyinin tam tersi bir tabiata sahipti. Damarlarında kan değil, adeta kor ateş akardı. Asiydi, tez canlıydı, haksızlığa karşı öfkesi bir barut fıçısı gibi hemencecik tutuşuverirdi. Köy yerinde adı "Deli Murat"a çıkmıştı çıkmasına ama onun deliliği aklından değil, gözünü kırpmadan ölüme yürüyecek kadar hudutsuz olan cesaretindendi. En küçükleri Ali Osman ise abilerinin arasında adeta bir rahmet damlası gibiydi. Yumuşak yüzlü, ince uzun yapılı, kalbi canlılara karşı merhametle upuzun bir ova gibi serilmiş bir gençti. Sessizdi, meclislerde hep arkada dururdu ama ağzından çıkan her bir kelime teraziyle tartılmış gibi ölçülü, her bir davranışı İslam edebinin en güzel örnekleriyle bezeliydi. Midir, büyük ve ortanca oğlunu çoktan baş-göz etmiş, nizamını kurmuştu. Onların evlerini ayırmış, tuzdan ve topraktan paylarına düşen helal hisselerini ellerine vermişti. Fakat her birini konağın eşiğinden uğurlarken, kulaklarına küpe olsun diye hep aynı nasihati fısıldamıştı: "Bakın evlatlarım... Mal mülk dediğin elin kiri, bugün avucundadır, yarın rüzgâr alır götürür. Ama dünyada baki kalan tek bir şey vardır, o da adalettir. Kul hakkı yemeyin, kendi hakkınızı da namertlere yedirmeyin. Adınızı temiz tutun." Şimdi ise, Midir ömrünün o son basamaklarına, yolun son düzlüğüne yavaş yavaş yaklaşırken, göğüs kafesinin altında çarpan o yorgun yürekte tek bir arzu, sönmeyen tek bir kor kalmıştı: Hacca gitmek... O büyük, mukaddes yolculuk… Yıllardır geceleri uykusunu bölen, seccadesini gözyaşlarıyla ıslatan kutsal bir hayaldi bu. Henüz el ayak tutarken, dizlerinde derman, gözlerinde dünyayı görecek fer varken, ruhunu ve bedenini o mübarek topraklara, Beytullah’ın eşiğine emanet etmek, orada son nefesini vermek istiyordu. Ancak kader, Midir’in yakasını öyle kolayca bırakacak cinsten değildi. Yıllardır içinde bir kor gibi büyüttüğü o hac sevdası, tam yola çıkacakken önüne koca bir imtihan duvarı olarak dikilmişti. O yıllarda, mübarek beldelerde amansız bir kolera salgını baş göstermişti. Can alan o hastalık yüzünden devlet-i aliyye yolları kapatmış, hac kafilelerini sınır boylarından geri çevirmişti. O uğursuz yıl Kâbe’nin etrafına bile derin bir ölüm sessizliği çökmüş, o dilleri mest eden tavaf seslerinin, lebbeyk nidalarının yerini, hastalıktan kırılan insanların dualara karışan acı iniltileri almıştı. Fakat zaman geçmiş, devlet-i aliyye aldığı çetin tedbirlerle hastalığı dizginlemeyi, kontrol altına almayı başarmıştı. Yollar tekrar açılmış, yasaklar birer birer kaldırılmıştı. Ve işte şimdi, Midir’in yıllardır kalbinde besleyip büyüttüğü o büyük hasretin kapısı, nihayet ardına kadar aralanmıştı. Sert, ayazı bol bir sonbahar günüydü. Kasabanın merkezindeki kerpiç hanın loş odasında koca bir döküm soba çıtırdıyor, ahşap çerçeveli pencereden içeri sızan zayıf gün ışığı, odadaki yoğun tütün dumanına karışarak havada asılı, asırlık bir toz bulutu gibi duruyordu. Midir, hanın ağır kapısını itip içeri girdiğinde, masalarda oturan, ilçenin ileri gelen eşrafı, ağaları saygıyla ayağa kalktı. Üzerinde, o heybetli cüssesini daha da azametli gösteren uzun kahverengi yün bir palto, başında ince fesi ve onun etrafına kusursuzca sarılmış ipekten yeşil bir sarık, belinde ise eski Yörük usulü kalın bir kuşak vardı. Zaman, onun o taş tonozları andıran yüzüne derin uçurumlar, çizgiler bırakmıştı ama o, her şeye rağmen hâlâ bir sancak direği gibi dimdik duruyordu. Masadakilerden biri, civarın en sözü dinlenir âlimlerinden, her daim derin düşüncelere dalıp giden Kolaylı Hafız Mehmet’ti. Hafız, Midir’in içeri girdiğini görünce ak sakalını parmaklarıyla usulca sıvazladı, önündeki çini fincandan sıcak bir yudum aldı. "Eee ağalar..." dedi Hafız Mehmet. Sesi kalın, her kelimesini tartarak konuşan temkinli bir perdedendi. "Ne diyorsunuz bu işe? Şu hacca gitme niyetini, diyorum, bir parça daha ertelesek, bekletsek mi acaba? İstanbul’dan gelen hocalardan, bezirgânlardan işitirim ki; şu Kızıldeniz ile Akdeniz’i birbirine bağlayacak olan koca bir kanal işi varmış, ha açıldı ha açılacakmış... Süveyş derlermiş adına. Devletimiz bu imar işine pek büyük ehemmiyet verirmiş. O deniz yolu tamam edildiğinde, hac yolculukları da yarı yarıya kısalacak, çölleri yürümek kolaylaşacakmış." Masada oturan ağalar, beyler derin bir sessizliğe gömülüp Hafız’ın bu mantıklı sözlerini tarttı. Ancak Midir’in kalın kaşları aniden çatıldı. Gözleri, olgun yaşının getirdiği o tahammülsüz, sabırsız hararetle çakmak çakmak parladı. Elinde tuttuğu o sarı kehribar tespihi, öfkesine hakim olmak ister gibi masanın sert tahtasının üzerine bıraktı; kemik boncuklar masaya çarpınca odada tok, tehditkar bir ses dağıldı. “Hafız!” dedi Midir? Sesi basık ama ocağın altındaki kor gibi derinden gelen, öfkeli bir titremeyle yankılandı hanın içinde. "Benim artık ne bir gün, ne bir saat bekleyecek dermanım, ne de halim kaldı, anladın mı beni? Sen ne kanaldan, ne kolaylıktan bahsedersin? Bu yolun çilesi, çölün uzunluğu, haraminin kurşunu beni korkutmaz! Ben bu kutsal yola gençliğimde, dizimde derman varken çıkmak isterdim; o vakit felek bağladı, nasip olmadı. Şimdi elim ayağım az buçuk tutarken, Cenab-ı Mevla ömrün ahirinde bu kapıyı bana açmışken, ben fani bir kanalın açılmasını mı bekleyeceğim?" Hafız Mehmet, Midir’in bu iman dolu çıkışı karşısında fincanını yeniden eline aldı. Dudaklarına götürmeden hemen önce, göğsünü çatlatırcasına derin bir iç çekti. "Doğru dersin Midir ağa... Haklısın," dedi en nihayetinde, başını öne eğerek. "Kaderin önünde durulmaz. Belki de bir an önce yola düşmek, burada oturup menzili beklemekten çok daha hayırlıdır." Midir, bu teslimiyet üzerine başını hafifçe salladı. Bakışlarındaki o sertlik yumuşadı, gözleri hanın buğulu penceresinin ardındaki o sisli, dumanlı ufuk çizgisine takılıp kaldı. "Yol uzun ve çetindir Hafız..." dedi, sesi bu kez adeta kendi yüreğine hitap eder gibi alçalarak. "Ama eğer kulun kalbi halis bir niyetle, o büyük aşkla doluysa; yollar ne kadar uzarsa uzasın, adımlar adama kısa gelir." Hafız Mehmet, dudaklarının kenarında beliren o bilgece, belli belirsiz tebessümle başını sallamaya devam etti. "Yine de öyle hafife alma Midir," dedi, elinin tersiyle sakalını son bir kez okşayarak. "Bak, bu Süveyş kanalı işi öyle alelade bir hendek kazma işi değil. Büyük devletlerin işidir. Şu iş tamamına erdiğinde, İstanbul’dan, buralardan bindiğin o koca gemilerle, hiç karaya ayak basmadan, doğrudan doğruya denizden Cidde limanına varacaksın. Cidde’den Mekke-i Mükerreme’ye varmak ise topu topu beş, bilemedin altı günlük bir yürüyüş olacak... Ne çölün o insafsız harami korkusu kalır arkanda, ne susuzluk, ne de o eski amansız hastalık tehlikesi. Kuş gibi rahatça varırsın o mübarek topraklara." Midir bir süre hiçbir şey söylemedi, hancıya elindeki boş fincanı işaret etti. Tespihinin sarı boncuklarını yeniden avucunun içine aldı; parmaklarının arasında tek tek çevirirken hancı dükkânının tavanına doğru süzülen dumanların içinde derin, dipsiz bir tefekküre daldı. Hafız’ın dedikleri akıl karıydı, haklıydı belki de. Yeni açılacak o deniz yolu, ümmete koca bir kolaylık, konfor getirecekti. Fakat onun kalbinin derinliklerinde, o sarp dağlardan gelen Yörük damarında atan o kadim ses bambaşka bir dilden konuşuyordu. Beklemek mi? Kolayını aramak mı? Hayır... Onun gibi bir çınar için, o mübarek kapının önünde beklemek, ölümün bir başka, en amansız fermanından farksızdı. Midir, çakmak çakmak parlayan gözlerini bir an bile kırpmadan doğrudan Hafız’ın yüzüne dikti. Dudaklarının kenarında, yaşanmış bunca yılın yükünü taşıyan yorgun ama bir o kadar da geri adım atmayacak kadar sarsılmaz, kararlı bir ifade belirdi. "Hafız..." dedi, kelimeleri göğsünden söküp çıkarır gibi kesik ve derinden gelen bir tonla. "Sen şimdi karşıma geçmiş, bana fani bir dil mukavelesi gibi 'sabret' diyorsun. Bilesin ki ben ömrümü, o mukaddes yolları hayal ederek yıllardır zaten sabır lafıyla terbiye ettim. Şu sol yanımdaki ihtiyar kalp, her Allah'ın sabahı o tozlu yollara çıkmanın hararetiyle uyanıyor; her gece kafamı yastığa koyduğumda, sanki o mübarek, nurlu topraklarda uyuyormuş gibi deli deli atıyor. Söylesene bana, daha neyin sabrıdır bu? Hangi vaktin bekleyişidir?" Kolaylı Hafız Mehmet bir an duraksadı, Midir’in göğüs kafesinden taşan bu sarsıcı iman karşısında verecek cevap bulamadı. Bakışlarını nurlu yüzünden kaçırıp hanın eskimiş taban tahtalarına indirdi. "Midir ağa," dedi, sesini yumuşatarak teselli etmek ister gibi. "Şunun şurasında ne kaldı ki? İstanbul bezirgânlarının ağzındaki söylenti boşuna çıkmaz, ardında mutlak devletin bir bildiği vardır. Kanal açılınca deniz önümüze serilecek, o cehennem çölünün yolu kısalacak. Yaşın yetmişe dayandı, senin gibi vatanına, milletine hizmet etmiş unvanlı bir adama da ömrün ahirinde azıcık rahatlık, kolaylık lazım gelmez mi?" Midir, hanın tavanını sarsan kısa, gür bir kahkaha attı. Fakat bu ani gülüşün içinde ne bir neşe ne de bir alay vardı; yalnızca yılların biriktirdiği buruk, ince bir sızı gizliydi. Gözleri, alnından yanaklarına süzülen o derin hatların, adeta kader çizgilerini andıran kırışıklıkların arasından keskin bir ışıkla parladı. O an yüzünde, hem bir dağ beyinin mağrur öfkesi hem de zamanın acımasızlığına karşı koyamayan bir faninin çaresizliği aynı anda dalgalandı. “Rahatlık mı?” dedi Midir? Sesi bu kez önüne geçemediği bir hasretle titredi, sol dudağının kenarı hafifçe seğirdi. "Ama Hafız... Anlamazsın! Bu bahsettiğin kanal dedikleri ecnebi icadının, bizim gibi ömrünü yaylalarda, dağlarda tüketmiş adamlara bir faydası dokunacağa benzemiyor. Benim şu dünyada aradığım, nefsimi eğleyeceğim bir rahatlık değil! Benim asıl derdim, bu fani beden toprağa düşmeden, gözlerime kara perdeler inmeden evvel Rabbim’in o beyit evine yüz sürmek, eşiğinde gözyaşı dökmektir. Gözüm kapandığında, arkamda, içimde bir ukde kalmasın istiyorum. Eğer şimdi, bu menzil açılmışken gitmezsem, yarın nefes alabileceğimin garantisini bana hangi hekim, hangi sultan verebilir?" Bir süre sustu, handaki sessizliğin derinleşmesine izin verdi. Ardından sesine hırçın, sitemkâr bir ironi katarak mırıldandı: "Ölme eşeğim ölme! Ömrü olan, günü yeten o kanalları da görür elbet... Lakin ben diyorum ki, bizden önceki asil dedelerimiz, o yiğit hacılar hangi çetin yoldan, hangi dumanlı beldeden gittiyse, biz de aynı yoldan gidelim. Hem sen değil misin Hafız, her cuma minberde, meclislerde 'Allah yolunda, Beytullah uğrunda çekilen her bir çilenin, her bir susuzluğun katbekat sevabı vardır' diye cemaate vaaz veren? Hani nerede kaldı o sarsılmaz sözlerin, hani nerede o ilmin Hafız?" Kolaylı Hafız Mehmet, bu ağır sitem karşısında derin ve düşünceli bir edayla ak sakalını parmaklarının ucuyla yine sıvazladı. Midir’in içindeki o mukaddes yangını çok iyi anlıyordu; fakat aklın ve devletin usulü de göz ardı edilemezdi. Başını yavaşça, hak verircesine salladı: "Öyle... Doğru diyorsun Midir," dedi, sesindeki o sakin, temkinli lisanı bozmayarak. "Kelamın haktır, lakin benim söylediklerim de öyle kulak arkası edilecek, yabana atılacak cinsten hafif şeyler değil. Son günlerde mübarek Hicaz beldelerinden hayırlı haberler ulaşıyor Dersaadet’e. Devletimiz, saray-ı hümayun oradaki kolera illetiyle mücadelede büyük, çetin adımlar atmış. Hem kulağıma çalındı ki, Padişahımızın ihsanını taşıyan o şanlı Sürre Alayı da henüz Payitaht’ tan yola çıkmamış, hazırlığı sürermiş." Midir, kaşlarını iyice çatıp elinde sımsıkı tuttuğu kehribar tespihi bu kez sahiden sinirlenerek ahşap masanın üzerine bıraktı. Kemik boncukların çıkardığı o sert, çatlak ses kerpiç hanın taş duvarlarında yankılandı. "Sürre Alayı ile ne işimiz var bizim Hafız? Kul niyet eder, heybesini omuzlar, atının dizginini çözer ve yola çıkar. Hacca giden hacıdır; teslimiyeti tam olan adam için her şey bu kadar basit, bu kadar yalındır." Hafız Mehmet oturduğu iskemlede bir adım daha öne doğru eğildi. Gözleri, asırlık bir devlet terbiyesinin ve dinin sarsılmaz ciddiyetiyle parladı. Ses tonunu bu defa kararlı, tok ve bir muallim edasıyla yükseltti: "Öyle deme, destur de Midir Ağa!" dedi, kelimelerinin üzerine basa basa. "Sürre Alayı olmadan, o sancağın gölgesine sığınmadan Hicaz yoluna çıkmak ne demektir, sen onun vahametini hiç zihninde tarttın mı? O mübarek alay olmasa, Anadolu’nun fukarası, bu dağların hacıları hangi güçle, kimin yoldaşlığıyla o vahşi çölleri aşacak? Bizler haccı, Halifemiz, Padişahımızın izniyle ve onun o kudretli himayesi altında yaparız. Sürre Alayı’nı saraydan tayin edilen namlı Sürre Emiri idare eder. Hac kafilesinin, o dertli canların can güvenliğini, namusunu o emir korur. Yol boyu pusuda bekleyen haramilere, vahşi bedevilere karşı ordudan gözü pek, silahlı askerler tahsis edilir. Bu ilahi ve askeri düzen yüzlerce yıldır boşuna mı konuldu, boşuna mı tıkırdatılır sanıyorsun?" Midir bir an durdu, Hafız’ın bu sarsılmaz müdafaası karşısında kelimeleri boğazında düğümlendi. Gözleri gayriihtiyari hanın buğulu, lekeli penceresinden dışarıya kaydı. Dışarıda sertleşen sonbahar rüzgârı, kasabanın tozlu, ıssız sokaklarında kurumuş yaprakları bir o yana bir bu yana savuruyor, adeta hayatın geçiciliğini fısıldıyordu. Kafasının içinde, Hafız’ın Sürre Alayı’na dair kurduğu o azametli cümleler birer birer yankılandı. "Gerçekten..." dedi Midir, sesi bu kez yavaşlamış, sesindeki o öfkeli perdeden sıyrılıp derin bir düşüncenin koyuluğuna teslim olmuştu. "İşin bu fıkhını, bu usulünü tam duymadım, bilmezdim Hafız... Peki, diyelim ki biz sabırsızlık ettik, Sürre Alayı’nın o sancağını beklemeden, üç beş yoldaşla kendi başımıza yola çıktık... Ne olur o vakit?" Hafız Mehmet göğsünü çatlatırcasına derin, kederli bir iç çekti; başını iki yana sallarken gözlerinde o yolların tehlikesi canlanmış gibiydi. "Ne mi olur?" dedi, sesini fısıltı gibi alçaltıp kelimelerin üzerine kurşun gibi ağırlık koyarak. "Eyvahlar olsun Midir Ağa, eyvahlar olsun ki ne eyvahlar... Haccı, Padişahımızın o koruyucu himayesi, ordunun tüfeği olmadan o vahşi çöl yollarında yürümeye kalkanın sonu hüsrandır. Daha Şam-ı Şerif’e varmadan, dağların kuytusunda bekleyen haramiler, gözünü kan bürümüş bedeviler çöker kafilelerin üstüne. Malını mülkünü alırlar, canını çöle bırakırlar. Hem bilirsin, vaktiyle sırf dünya malı için Peygamber’in o mübarek torunlarını bile gözünü kırpmadan katleden o vahşi zihniyet, çölde tek başına bulduğu Çağşurlu Midir’i, buraların fukarasını sağ mı bırakır sanırsın? Bu işin bir erkanı, bir nizamı vardır." Hafız konuştukça coşuyor, sesi zaman zaman o mukaddes geleneğin ihtişamıyla titriyordu. Gözlerinde, yüzyıllardır süregelen o ulu Osmanlı ananesine, ümmetin o büyük yürüyüşüne duyulan sonsuz bir saygı, derin bir hürmet okunuyordu. "İşte bu yüzdendir ki," diye devam etti Hafız, elini göğe doğru kaldırarak. "Anadolu’nun dört bir yanından, en sarp dağlarından, köylerinden yola çıkan hacı namzetleri parça parça Dersaadet’e, Kadıköy’e gelirler. Orada, o meşhur Ayrılık Çeşmesi’nin başında toplanırlar. Çeşmenin o buz gibi şifalı suyundan içer, omuz omuza saf tutup birlikte namaz kılarlar. Dünyalık ne varsa geride bırakıp birbirlerinin boynuna sarılır, hıçkırıklarla helalleşirler. O çeşmenin suyuyla son abdestlerini alır, beyaz ihram niyetine bürünürler. Sonra o kafile, Sürre Alayı’nın sancağı arkasında yürüdükçe büyür, büyür… Şam’da diğer İslam beldelerinden gelen nehirlerle birleşip koca bir deniz olur. Oradan da tek bir vücut gibi, güven içinde hep birlikte o kızgın çöllere, mukaddes menzile koyulurlar. Bu işin kanunu, usulü ve bereketi budur Midir?” Hafız’ın anlattığı o muazzam manzara odanın içine çökerken, Midir’in yüzüne karanlık, dumanlı bir ifade yerleşti. Artık hırçınlığı gitmiş, yerini asil bir teslimiyete ama vazgeçmeyen bir kararlılığa bırakmıştı. Ağır ağır ayağa kalktı, uzun kahverengi paltosunun önünü eliyle düzeltti. “Hafız...” dedi Midir? Sesi bu kez yorgun ama o sarp dağların kayaları kadar sarsılmaz bir tınıdaydı. "Ben yine de bekleyemem... Göğsümün altında yanan bu hasret ateşinin, dünya telasıyla küllenip sönmesine izin veremem. Ben ne olursa olsun Allah’ın evine, o nurlu Kâbe’ye kavuşmak istiyorum, anladın mı beni? Şimdi senden tek muradım şudur: Sen Payitaht’taki, saraydaki o Sürre Alayı’nın hazırlığını, hareket gününü benim için adım adım takip et. Vakit tamam olduğunda bana derhal haber eyle. Lakin bilesin ki, ben buralarda bekleye bekleye ömrümü nihayete erdirmek istemem. Artık ferman yazılsın, gideceğim o mukaddes gün gelsin!" Hafız Mehmet, dostunun bu hudutsuz aşkı karşısında hafifçe gülümsedi. Ama o gülümsemenin içinde hem ona duyduğu derin bir anlayış hem de o çetin yollara dair yüreğini kemiren amansız bir kaygı vardı. Başını hafifçe öne eğdi, dudakları dostunun selameti için gizli bir duayla kıpırdadı. "Peki, Midir Ağa... Madem niyetin bu kadar güçlü, madem yüreğin yerinde durmaz; o vakit benden haber bekle," dedi yumuşak, pürüzsüz bir sesle. "Sürre Alayı ne vakit Üsküdar’dan menzil alacaksa, o şanlı haberin müjdesini sana bizzat ben getireceğim." Midir, bu söz üzerine başını memnuniyetle salladı. Gözleri, nihayet aradığı yolu bulmuş olmanın verdiği o anlık, berrak kararlılıkla ışıldadı. "Anlaştık Hafız," dedi tok bir sesle. Sonra arkasını döndü, hanın eski ahşap kapısına doğru yöneldi. Kapının mandalını tutmadan evvel durdu, odaya doğru döndü: "Hadi, Allahasısmarladık." Ağır ahşap kapı açıldığında, dışarıda bekleyen o acımasız, buz gibi sonbahar rüzgârı hırçın bir dalga gibi içeriye daldı. Midir’in uzun kahverengi paltosunun etekleri, rüzgârın hamlesiyle havada hafifçe savruldu. Hanın eşiğinden dışarıya, kasabanın tozlu yollarına doğru ilk adımını attı. Adımları yaşından beklenmeyecek kadar ağır, ama bastığı toprağı mühürleyecek kadar emin ve kararlıydı. Ardında, döküm sobanın çıtırtısını, masadaki tespih seslerini ve keskin tütün kokusuna karışan kurşun gibi ağır bir sessizlik bıraktı. Handa kalan ağalar, köylüler bir süre tek bir kelime dahi etmeden, şaşkınlık ve hürmet karışımı bakışlarla birbirlerinin yüzüne baktılar; kimse bu imanın karşısında ağzını açıp tek bir söz edemedi. Kolaylı Hafız Mehmet, masanın üzerinde dağılan o sarı kehribar tespihin tanelerini yavaşça, parmaklarının ucuyla yeniden topladı. Boncukları ağır ağır, adeta zamanı sayar gibi çevirirken, gözleri hâlâ o soğuk kapının eşiğinde, rüzgârın uğultusunda kaybolup giden o eski, o kadim dostunun ardından öylece takılı kaldı. Dedem, bizim o küçük, sıcak odamızın dumanlı karanlığında, sanki o han odasını, Midir’in o heybetli duruşunu yeniden yaşıyor gibiydi. Elindeki sigaranın son kıvılcımı küllerin arasında tamamen sönüp giderken, dudaklarının arasından, neredeyse bir fısıltı kadar cılız ama o odadaki herkesin yüreğini sarsacak kadar derin o kelimeler dökülüverdi: "İşte çocuklar... Çaşır bitkisinin gölgesinde büyüyen, o üç ulu çınardan biri olan Midir Mehmet’in, o kutsal topraklara giden büyük ve çetin yolculuğu, o sonbahar günü o han odasında, o niyetle başladı..." Odanın içine yeniden o tanıdık, o asırlık kurşuni sessizlik çöktü. Fakat bu kez sessizlik boş değildi; geçmişin yankılarıyla, Sürre Alayı’nın hayaliyle, Ayrılık Çeşmesi’nden süzülen suların sesiyle doluydu. Kulağımızı kabartsak, dışarıda lapa lapa yağan karın altından, uzaklardan, çok uzaklardan gelen o derinden gelen sesi hâlâ duyabiliyorduk: "Hadi, Allahasısmarladık..." Ve biz… Biz o sıcak, küçücük odada yer minderlerinin üzerinde diz dize oturmuş, dedemin dudaklarından dökülecek o sonraki sözü, hikâyenin nereye varacağını soluksuz, adeta nefesimizi içimize gömerek bekliyorduk. Çünkü Midir’in o han odasındaki gözlerinde parlayan kararlılık, sıradan bir tüccarın, dünyalık bir ihtiyarın yolculuk hevesi değildi. O ışık, bir ömrün son saniyesine sığdırılmak istenen o en büyük, o en mukaddes duanın feryadıydı. Alaca karanlık, Çağşur’un haşmetli dağlarının eteklerine yorgun, dumanlı bir sis gibi kurşun ağırlığıyla çökmüştü. Gecenin o sağır ve karanlık suskunluğunu bıçak gibi yaran ilk ses, köyün ak sakallı bilge imamı Köse Hoca’nın gür, tok ve insanın kalbine işleyen ezan silsilesi oldu. Sesi sarp kayalıklardan, vadinin derinliklerinden yankılanarak boğaza yayıldı. O an yeryüzündeki dilsiz taşlar, asırlık çınarlar ve yuvalarındaki kuşlar bile kıpırdamadan bu ilahi çağrıya kulak kesiliyordu. Çok geçmeden uzaklarda, dağların kuytularında aç gezen kurtlar, çakallar ve köyün kapılarındaki çoban köpekleri bir ağızdan uluyarak o ezan sesini tamamladı. Tabiat, tek bir ağızdan, tek bir niyetle aynı ezeli hakikatin göğe yükselen yankısı gibi feryat ediyordu. Midir, ceviz oymalı konağındaki yatağında, ezanın ilk "Allahü Ekber" nidasıyla birden doğruldu. Göğsünün tam ortasında demir bir çember gibi daralan bir sıkışma, içinde ise yıllardır sırtında taşıdığı o hasretin amansız ağırlığı vardı. Göğsünü parçalamak istercesine derin bir nefes aldı. O nefesle birlikte ciğerlerinin en kuytu köşesinden hırıltılı, sancılı bir öksürük nöbeti koptu. İhtiyar gövdesi sarsıldı. Elini ağzına kapayıp yatağın kenarındaki mendile tükürdü. "Yüce Allah Celle Celâlühü…" diye mırıldandı çatlak dudaklarının arasından. Sesi odanın ahşap tavanında kaybolurken, bu yakarışta hem kaderine razı olmuş bir kulun sığınışı hem de kendisine nefes bağışlayan Rabbine karşı hudutsuz bir şükran vardı. Yatağından kalktı Midir? Attığı her adım, dizlerindeki sızıya rağmen yavaş, ağır ama zerre kadar tereddüt barındırmayan bir kararlılıkla mühürlenmişti. Yaşının getirdiği o ezici bedeni yorgunluk, yüreğindeki sönmez imanın verdiği o muazzam direncin önünde bir hiç, savrulan bir toz tanesi gibiydi. Bakır ibrikten döktüğü suyla abdestini aldı. Suyun o buz gibi Karadeniz serinliği yüzüne, alnındaki derin çizgilere değdiğinde, ruhu bir anlığına prangalarından kurtulmuş, yeniden gençliğindeki o taze dermanına kavuşmuş gibi filizlendi. Kurulandıktan sonra, "Bismillah," diyerek konağının ağır, koçboynuzlu eşiğinden dışarıya, karanlığın bağrına adımını attı. O an, vadinin sessizliğinde önündeki birkaç ahşap evin kapısı daha gıcırdayarak, uykulu seslerle açıldı; Çağşurlular, Köse Hoca’nın o dertli ezanının davetine uyarak bölük bölük ibadete, tek bir kıbleye yöneliyordu. Tam o sırada Üçpınar Tepesi’nden aşağıya, vadiye doğru usulca esen garip, vaktinden erken gelen sıcak bir yel dokundu Midir’in yüzüne, alnında biriken seher terine karıştı. Gecenin o kapkara sonu, sabahın ilk taze soluğu gibiydi. Gökyüzü griden morun en koyu tonlarına doğru çalarken, köyün sarp, taşlı sokakları yavaş yavaş gölgelerle canlanıyordu. Midir başını göğe kaldırıp rüzgârı kokladı. "Bu yıl sıcaklar vakitsiz ve erken bastıracak, yaylanın otu tez kuruyacak," diye geçirdi zihninden. Sonra o heybetli cüssesiyle, ağır ama bastığı yeri titreten emin adımlarla tepedeki taş camiye doğru yürümeye başladı. Her adımda, kalbinin atışına ritim tutarcasına dudaklarından sessizce süzülen bir gizli dua, bir istiğfar vardı. Kalbinde, parmaklarıyla sayamadığı yılların biriktirdiği o büyük, dağ gibi bir hasret duruyordu: O nurlu toprakları bir kez olsun dünya gözüyle görmek, Allah’ın evine yüz sürüp Kâbe'yi tavaf etmek… Belki de Cenab-ı Hakk'ın onun bu dünyadaki fani ömrüne biçtiği en son, en çetin imtihan buydu. Caminin önüne varıp o sarp taş merdivenlere ilk adımını attığında, taşın o gece ayazından kalan keskin soğukluğu çarıklarının altından ayak tabanına, oradan kemiklerine kadar işledi. Yılların eskittiği o kalın ahşap kapıyı omzuyla hafifçe ittiğinde, içeride sabaha kadar yanan idare lambalarından yayılan o ağır gaz kokusu ciğerlerine doldu. Caminin loş, zayıf ışığı altında, cemaatin ve tahta sütunların gölgeleri duvarlarda şekilden şekle giriyor, adeta başka bir âlemin tasvirini çiziyordu. Mihrabın tam önünde, Köse Hoca diz çökmüş, her zamanki gibi huşu içinde Kur’an-ı Kerim okumaya başlamıştı bile. Hocanın sesi titrek, yaşlı ama bir o kadar da celalli ve güçlüydü. Sanki o kelamlar sadece göğüs kafesinden değil, asırların, peygamberler tarihinin derinliklerinden süzülüp geliyordu. Ağzından çıkan her mukaddes kelime, her bir harf, birer nurdan kuş gibi yükseliyordu caminin kararmış tavanına. İdare lambasının zayıf, sarı ışığı hocanın göğsüne kadar inen ak sakallarının beyazına vuruyor, yüzündeki her bir kırışıklığa neredeyse kutsal, bu dünyaya ait olmayan bir anlam katıyordu. Midir, caminin kekik ve duman kokan serin tahtalarına, dizlerinin sızısını unutarak büyük bir teslimiyetle diz çöktü. Niyet edip tahiyyetü'l-mescid adına iki rekât namaza durdu. Alnını o secde tahtasına her koyuşunda, içindeki hasret barajı yıkıldı; gözlerinden sessiz, sıcak yaşlar süzülüp tahtanın budaklarına damladı. Bu seferki secde, her zamankinden çok daha uzun, çok daha ağır sürdü. Kim bilir, belki de o an Midir’in kalbine doğan, bu fani topraklara, Çağşur’un dağlarına dair gizli bir veda hissiydi. Cemaat yavaş yavaş, sessizce içeri dolmaya, saf tutmaya başlamıştı. Gelenlerin çoğunun yüzü uykudan şişmiş, omuzları dağ işinden çökmüştü. Ama her birinin gönlü o seher vaktinin getirdiği tarifsiz bir huzurla doluydu. Köse Hoca, elindeki Mushaf’ı yavaşça kapatıp gözlüğünün üstünden caminin içini, gelenleri bir süre süzdü. Yıllardır acısını, tatlısını, ölümünü ve düğününü bildiği bu helal insanlara bakarken, gözlerinin derinliklerinde hem babacan bir şefkat hem de o an için kimsenin anlam veremediği gizli bir telaş, bir heyecan parladı. Caminin ahşap duvarlarında yankılanan o ilahi tilavet sesi nihayet sustuğunda, içeride sadece nefes sesleri kaldı. Köse Hoca, mihrabın önünde, cemaate arkası dönük vaziyette bir süre daha sessizce bekledi. Alnında biriken ter damlaları ak sakalının tellerinden süzülüp cübbesinin yakasına düşüyordu. Sonra, sanki o omuzlarındaki büyük yükü devredecekmiş gibi derin bir nefes alıp cemaate, o nurlu yüzlere doğru döndü. "Vakit tamam oldu ağalar," dedi Köse Hoca. Sesi hem bir devlet adamı kadar ağır hem de bir derviş kadar huzurluydu. "Biriniz kalksın, aşkla bir kamet getirsin." Tam o sırada gözleri safların arasında duran Midir’e kilitlendi. Sesini sadece onun duyabileceği bir perdeye indirdi, kısık ama içinde yerinde duramayan bir müjdenin kıpırtısı vardı: "Namazı eda edelim... Ama namazdan sonra cemaat dağılsa da sen kal Midir, sakın bir yere ayrılma, beni bekle." Midir başını kaldırdı; şaşkın, ne anlama geldiğini çözemediği bir ifadeyle hocanın gözlerinin içine baktı. "Hayırdır Hoca..." diye sordu, sesi o loş caminin içinde hem büyük bir merakın hem de kalbini yoklayan ani bir endişenin tınısını taşıyordu. "Bir olay, bir şer iş mi var yoksa?" Köse Hoca gülümsedi. O an yüzündeki tüm yorgunluk silindi, gözlerinin kenarındaki asırlık çizgiler derinleşti, içleri nurla doldu. "Şer değil Midir, bilakis hayırdır," dedi yumuşak, insanı yatıştıran bir sesle. "Sana... Yüreğini yakıp kavuran o derde dair, menzilden gelen çok güzel bir haberim var." O an, Köse Hoca’nın o kelamı biter bitmez, Midir’in göğüs kafesinin altında koskoca bir dünya yerinden oynadı, ihtiyar yüreğinde çocuksu bir şey kıpırdadı. Göğsünde sabaha karşı uyanan o amansız sıkışma, o ağır kurşun kütlesi bir anda buharlaşıp yerini kuş tüyü hafifliğinde, amansız bir heyecan fırtınasına bıraktı. Ne olabilirdi bu haber? Yıllardır seccadesini çürüterek, gözyaşı dökerek gece gündüz dua ettiği o mukaddes davet miydi? Yoksa Kolaylı Hafız'ın bahsettiği o kapının, Sürre Alayı'nın yolunu açan gecikmiş bir cennet müjdesi mi? Midir, dizlerinin titremesine engel olamayarak, ilk Allahü Ekber nidasıyla ellerini kulaklarına götürürken, ruhu çoktan o dağların ötesine, Hicaz çöllerine doğru kanat çırpmıştı bile... Topal Osman’ın o yaşlı, hüzünlü ve hafifçe titreyen sesi kamet getirip caminin ahşap duvarlarını doldurduğunda, seher vaktinin ilk sökün eden ışıkları da pencerelerden içeri süzülmeye başlamıştı. Sabahın o taze, lekesiz aydınlığı, caminin asırlık ahşap direklerinin arasından geçerek ince ve parıltılı bir altın tozu gibi eski Hereke halılarının, diz çökmüş cemaatin omuzlarının üzerine düşüyordu. "Allahü Ekber" nidalarıyla rükûya, ardından secdeye varan o nasırlı bedenler, sanki o an dünyevi mevcudiyetlerinden sıyrılmış, tek bir ruh, tek bir gövde olmuşçasına huşu içinde eğildi. Kutsal sözler ve dualar dudaklardan usulca, dökülen birer inci tanesi gibi süzülürken; nefesler bir oldu, secdede çarpan mümin yürekler tek bir hakikatte birleşti. Farz da sünnet de eda edilip dualarla selam verildiğinde, gün artık dağların ardında iyice ağarmıştı. Gecenin o korkutucu, sisli gölgeleri caminin köşelerinden, hat levhalarının üzerinden yavaş yavaş çekildi, yerini sabahın o iç ısıtan, berrak ve sıcak ışığına bıraktı. Caminin dışındaki asırlık çınar ağaçlarının dallarından yükselen cıvıl cıvıl kuş sesleri pencerelerden içeriye aksederken, cemaat de huşu içinde, ağır adımlarla taş eşikten dışarıya, hayata doğru süzülmeye başladı. Caminin içinde hâlâ usul usul yanmakta olan idare kandillerinin sarı ışığı, ahşap duvarlara vuruyor; sanki o mukaddes anı, o büyük sırrı kutsarcasına hafif hafif titreşiyordu. Herkes gittikten sonra Midir, içinde fırtınalar kopan bir sabırsızlıkla mihraba, Köse Hoca’nın yanına doğru yaklaştı. Tam o saniyede, sabahın ilk güçlü güneş ışığı dar pencereden süzülüp doğrudan mihrabı ve ikisinin ortasını aydınlattı. Cenab-ı Hak, bu ıssız camide konuşulacak o müjdeli sözlerin üzerine kendi nurunu düşürüyordu. "Eee, Köse..." dedi Midir, sesindeki o dağlı sabırsızlığına mani olamayarak. Kapkara gözleri, az önce secdede döktüğü yaşların nemiyle pırıl pırıl parlıyordu. "Neymiş bakalım şu kuluna vereceğin, o içimi titreten güzel haber, ha? De hele!" Köse Hoca Mushaf’ın yeşil kabını usulca öpüp başına koyduktan sonra başını kaldırdı. Dudaklarının kenarında, yaşının getirdiği o babacan, bilge ifadenin ortasında ince, huzurlu bir tebessüm belirdi. "Duyunca sevineceksin Midir Ağa, hem de nasıl sevineceksin..." dedi, onun hararetini tartar gibi yavaşça. "Ama acele etme, bu kadar tez canlı olma. Azıcık sabretmeyi öğren." "Yahu Hoca, sabır mı kaldı bende?" dedi Midir, kalın kaşlarını çatarak göğsünü ileriye doğru verdi. "Yıllardır nefsimi sabırla terbiye ettim zaten. Gayrı de artık ne diyeceksen, yoksa şuracıkta heyecandan kalbim çatlayacak!" Köse Hoca onun bu çocuksu sabırsızlığına hafifçe gülümsedi. Mihraptan çıkmak üzere doğrulurken, elindeki eski çarığı düzelsin diye sertçe taş zemine vurdu, ardından üstündeki cübbeyi silkeleyerek tam karşısında durdu. Sesi bir anda o nüktedan halinden sıyrılıp derin, ciddi ve resmi bir kamil lisanına büründü: "Merak insanı diri tutar Midir Ağa, kalbini parlatır... Ama madem dayanamayacaksın, madem göğsün yerinden fırlayacak, o vakit dinle..." dedi ve gözlerinin içine bakarak müjdeyi üfledi: "Dün gece geç vakit kasabadan haber geldi. Kolaylı Hafız Mehmet’in sana hususi selamı var. 'Midir Ağa’ya tez elden söyleyin,' der Hafız, 'gayrı dünyalık işini gücünü nizamına koysun, azığını hazırlasın. Bir hafta sonra, Sürre Alayı'nın sancağı altına girmek üzere buradan yola çıkıyoruz!'" Bir anda, sanki o koca ahşap caminin içindeki hava büsbütün değişti. Duvarlardaki o soğuk gaz kokusu gitti, yerine Mekke rüzgârlarının esintisi geldi. Midir’in o kırışıklarla dolu, rüzgâr yemiş yüzü ani bir nurla, büyük bir aydınlıkla kaplandı. Gözlerinde, tıpkı bayram sabahı yeni pabuçlarına kavuşmuş bir çocuk gibi parlayan o hudutsuz sevinç, sakallarının ve saçlarının karlı beyazlığına rağmen içindeki o hiç yaşlanmayan iman gençliğini perdesizce açığa çıkarıyordu. "Ne... Ne diyorsun sen, Köse?” dedi Midir? Sesi, ömründe ilk kez bu kadar çaresizce, bu kadar mutlulukla titriyordu. "Sahi mi dersin? Gerçek midir bu kelam?" "Vallahi gerçektir, billahi gerçektir Midir..." dedi Köse Hoca. Dudaklarının arasından çıkan her bir kelime, Çağşur dağlarında yankılanan bir cennet müjdesi gibiydi. Midir, içinde zapt edemediği o büyük coşkuyla kollarını iki yana doğru açtı. "Gel buraya Köse Hoca!" diye gürledi, sevinç gözyaşları sakalının tellerine süzülürken. "Gel, sana bir sarılayım hele! Bu haber var ya... Bu ihtiyar kulun ömründe duyduğu, duyabileceği en güzel, en mukaddes sözdür! Yıllardır bu günün hayaliyle yandım, seccadeleri aşındırdım; tam amansız hastalıklar çıktı, yollar kapandı diye neredeyse ümidimi kesecektim... Şükürler olsun! Sana sonsuz şükürler olsun Yüce Allah’ım!" Gözleri tamamen dolmuş, iri elleri ve dizleri heyecandan titriyordu. İçinde taşıdığı o ilahi sevinç, yetmiş yılın bütün yorgunluğunu, o göğsündeki sabah sıkışmalarını bir anda unutturmuş, onu yeniden delikanlı kılmıştı. Köse Hoca, dostunun bu iman dolu, hudutsuz coşkusuna aynı sıcaklıkla, gözleri nemlenerek tebessümle karşılık verdi. O koca çınarın çocuk gibi ağlaması hocanın da içini eritmişti. "Midir Ağa..." dedi Hoca, onun sırtını sıvazlayarak ve o ak sakalını elinin tersiyle düzelterek. "Eğer senin yerinde ben olsaydım; madem Yüce Mevla sana bu kapıyı açtı, bu şerefi bahşetti, o vakit konağının önünde, o kilitli ambarların ortasında dillere destan büyük bir mevlit düzenlerdim. Bütün Çağşur köyünü, dağ köylerini, Bafra’nın, Vezirköprü'nün ne kadar eşrafı, fukarası varsa hepsini sofrana davet ederdim. Herkes duysun, herkes bilsin ki bu toprakların Midir Mehmet’i, Allah'ın izniyle Hacı olacak!" Midir’in yüzü, hocanın bu fikriyle bir anda daha da aydınlandı, sanki gözlerinin içi güldü. "Bak sen şu Allah’ın işine... Ben bu sevinçle bunu akıl edemedim, zihnim durdu!" diyerek çocuksu bir neşeyle ellerini birbirine vurdu, caminin içinde şakıyan bir ses yükseldi. "Hay aklınla, ilminle çok yaşa Köse Hoca! Hemen bugün, şu saatte konağa varıp bizim oğlanlara talimatı vereceğim, hazırlıkları başlatacağım! Bu köyde, bu topraklarda öyle bir hayır mevlidi vereceğim, öyle kazanlar kaynatacağım ki, duymayan, o sofradan ekmek yemeyen tek bir canlı kul kalmayacak!" Köse Hoca, onun o heyecanla çarpan omzuna elini koydu, nazikçe dokundu. O an gözlerinin derinliklerinde anlık, ince bir hüzün parıltısı gelip geçti; belki de içten içe, bu gidişin ardında yatan o mukaddes ama geri dönüşü meçhul olan o büyük vedayı, o asil ayrılığı derinden hissediyordu. Sesi, caminin o ahşap tonozlarında adeta bir meleğin duası gibi pürüzsüz, sakin ve derin bir sükûnetle yankılandı: "Yolunuz uzun, menziliniz çetindir Midir Ağa... Allah yolunuzu açık etsin, yar ve yardımcınız olsun. Bu mukaddes yolculukta, o kızgın çöllerde ayaklarınızın bastığı, atınızın nallarına değen her bir kum tanesi, her bir toz zerresi kadar amel defterinize sevap yazılsın. Makamınız mübarek olsun." Midir, bu ağır ve nurlu dua karşısında o heybetli başını hürmetle öne eğdi, dudakları titredi, gözlerinden bir damla daha süzüldü halının üzerine. "Âmin hocam..." dedi, sesi bu kez hıçkırıkla boğulmuş kısık bir fısıltı gibi çıktı caminin loşluğunda. "Âmin... İnşallah..." Üç gün sonra Çağşur köyü, dağların arkasından süzülen sabahın o ilk, lekesiz ışıklarıyla birlikte adeta asırlık bir bayram sabahına uyandı. Taş konağın geniş avlusundan göğe doğru simsiyah, odun kokulu dumanlar yükseliyor; dizilen koca kara kazanların altında gürül gürül yanan ateşler, içindeki bereketli suları fokur fokur kaynatıyordu. Midir’in emriyle ahırlardan çıkarılan besili danalar, kınalı kuzular tekbirlere karışan bıçak sesleriyle kesilmiş; bir yanda taş dibeklerin başına geçen köyün gürbüz gençleri, kollarını sıvayıp tahta tokmakları buğdayın üzerine indirmeye başlamıştı. Dibeklerden yükselen o ritmik, tok ve derinden gelen ses, havaya yayılan bıçak tınılarıyla birleşiyor, Çağşur’u baştanbaşa sarsan, dumanlı dağları inleten üyük bir şenlik havasına bürüyordu. Köyün kadınları, başlarına ak sütün saflığını taşıyan beyaz tülbentlerini sıkıca bağlamış, kollarını dirseklerine kadar sıvayıp büyük kazanların başında soluksuz ter döküyordu. Avlunun bir köşesinde, Midir’in kilerlerinden çıkarılan taze kesilmiş semiz kazların yağı bakır tepsilerde ağır ağır eriyip kehribar rengine dönerken; diğer yanda koskoca odun ateşlerinin üzerinde, Çağşur’un o meşhur keşkeği büyük bir sabırla, tahta küreklerle gödelleniyor, dövülüyordu. Kadınların indirdiği her bir kepçe darbesiyle kazanın derinliklerinden yükselen o koyu, kıvamlı ses, sanki seher vaktinde göğe yükselen sessiz bir dua gibiydi. Erimiş kaz yağının ve taze tereyağının o iştah kabartan, bereketli kokusu dağ rüzgârıyla birleşerek vadiden yukarıya süzülüyor, uzak yaylalardaki sislerin arasında sürü bekleyen çobanlara bile, "Hele bakın, dağlar koktu! Belli ki bugün Çağşur’da Midir’in büyük hac mevlidi var!" dedirtiyordu. Erkekler ise avlunun taş döşemeleri üzerinde bir o yana bir bu yana koşturuyor, ambardan taşınan uzun çam tahtalarını yan yana dizerek büyük sofralar kuruyordu. Kurulan her tahtanın üzerine, konağın kilerinden çıkan parlatılmış koca bakır siniler yerleştiriliyor, her sininin etrafına minderler seriliyordu. Köyün yalınayak, gözleri çakmak çakmak parlayan çocukları ise ellerinde toprak testilerle kayaların arasından sızan buz gibi pınar sularını taşıyor; yayıklardan yeni çıkmış köpüklü ayranları ibriklerle sofralara yetiştirmek için birbirleriyle yarışıyorlardı. O an avluda bulunan irili ufaklı herkesin yüzünde, aynı ilahi heyecan, aynı hudutsuz sevinç dalgalanıyordu. O gün Çağşur köyünde ne geçmişten kalan bir husumet, ne bitmeyen bir tarla işi, ne de geçim derdi konuşuldu. Herkesin, yoksulun da zenginin de tek bir muradı, tek bir derdi vardı: "Midir’in misafirlerini en güzel, en kusursuz surette ağırlamak." Çünkü her bir köylü çok iyi bilirdi ki, bu mevlit sofrası sadece karın doyurmak için açılmış sıradan bir ağa daveti değildi. Bu, yüzyıllardır süregelen kutsal bir yolculuğun, Kâbe yollarına düşecek bir iman erinin köyüne son selamı, büyük müjdesiydi. Midir, ahşap konağının o uçsuz bucaksız, gölgeli avlusunda, başköşeye kurulmuş en geniş sofranın başında bir sancak direği gibi oturuyordu. Üzerine bu mübarek gün için kasabadaki terziye hususi diktirdiği, kumaşı ağır, beyaz entarisini giymiş; beline Trabzon işi ipek kuşağını sıkıca dolamıştı. Başında, kenarları ince el işçiliğiyle süslenmiş kırmızı bir fes duruyordu. Günlerdir bitmeyen o tatlı telaşla ak sakalları özenle taranmış, yüzü yılların getirdiği o çetin tecrübelerin vakarıyla, içindeki ilahi nurla aydınlanmıştı. Her zaman sert bakan gözlerinin kenarındaki o derin, uçurum çizgileri bile o gün ilk kez bütünüyle gülüyor, etrafına huzur saçıyordu. Bir elinde açık sarı kehribar tespihini ağır ağır çevirirken, avluda telaşla koşturan, kazanları taşıyan köylülere doğru seslendi: "Hadi bakalım benim yiğitlerim! Hadi göreyim sizi, herkes elini çabuk tutsun, gevşemeyin! Uzak yollardan gelecek misafirlerimize, o mübarek hocalara karşı bizi mahcup etmeyin ha! Gayret edin!" Sesi, konağın ahşap duvarlarında yankılanan tok, gür ama bir o kadar da neşeli bir perdedendi. Köyün gençleri, Midir’in sesindeki bu gururu ve neşeyle harmanlanmış takdiri işitince daha bir şevke geldiler, adımlarını hızlandırıp yükleri dörder dörder taşımaya başladılar. Midir’in içindeki o mukaddes hac heyecanı, bir salgın gibi avludaki her bir cana, her bir yüreğe sirayet etmişti. Öğleye doğru, güneş tam tepede kendisini gösterirken, Bafra’nın merkezinden, dumanlı Havza’dan ve çevre kazalardan davet edilen namlı hafızlar, üzerlerindeki lekesiz, kar beyazı cüppeleri ve nur yüzleriyle birer birer konağın avlu kapısından içeri girdiler. Kimisinin sesi dağları sarsacak kadar gür ve celalli, kimisinin sesi ise insanı kalbinden vuracak, ağlatacak kadar bülbül gibi lâtif ve yanıktı. Hepsi huşu içinde, büyük bir vakarla saf saf dizilip, avluyu dolduran koca cemaatin önündeki sedirlere yerleştiler. İçlerinden en yaşlı olan, ak sakalı göğsüne inen baş hafızın sesi, derin sessizliği yararak hafifçe yükseldi: "Bismillahirrahmanirrahim…" Bu kutsal nidayla birlikte Kur’an-ı Kerim’den en nurlu, en tesirli ayetler birer birer okunmaya başladı. Hafızların ağzından dökülen o ilahi sözler göğe, bulutların arasına doğru yükseldikçe, avluda oturan adamların, elleri nasırlı köylülerin gözleri birer birer doldu, omuzları hıçkırıklarla sarsıldı. Hele Yasin-i Şerif’in o her kalbi eriten ayetleri tilavet edilirken, istisnasız bütün eller semaya doğru kaldırıldı, âmin sesleri vadinin derinliklerinde yankılandı. Salavatlar, tekbirler, dilleri mest eden ilahiler peşi sıra birbirini kovalarken, o an sanki görünmez kanatlarıyla melekler de Çağşur köyünün, o taş konağın üstüne kat kat inmiş, cemaatin dualarına ortak olmuştu. Midir, okuyan hafızları sakallarını hafifçe sallayarak başıyla onaylıyor, gözleri tamamen buğulanmış, yaş içinde bir hâlde, kalbinin en derin köşesiyle dinliyordu. Ağızlardan çıkan her bir salavatta ihtiyar kalbi göğüs kafesini parçalayacakmış gibi titriyor, edilen her bir duada ruhu bu fani topraklardan kopup çoktan yola çıkmaya, Hicaz çöllerine varmaya hazırlanıyordu. O, bu topraklarda malı mülkü olan, sözü kanun sayılan koskoca Midir Mehmet’ti; ama o andan itibaren buraların her şeyinden sıyrılmış, sadece aciz bir misafirdi. Hem doğup büyüdüğü Çağşur köyünün veda misafiri, hem de günler sonra kapısına yüz süreceği Yüce Allah’ın kutsal misafiri… Mevlidin bitmesiyle birlikte büyük kara kazanların kapakları dualarla açıldı, yemekler sinilere taksim edilerek dağıtılmaya başlandı. Kazanlarda saatlerce sabırla kaynayan bulgur pilavı ve keşkekler, üzerlerine gezdirilen o halis kaz yağıyla birer altın gibi parlıyor; tabaklardan etrafa yayılan o sıcak buğunun içinde adeta dua kokusu, şükür kokusu tütüyordu. Avludaki herkes, fukara da bey de yan yana saf tutarak sofraya oturdu, ama kimse ne bir acele etti ne de nefsinin peşine düştü. Her bir lokma, dillerde zikirle, kalplerde hudutsuz bir şükürle, ağır ağır yendi. O gün Çağşur köyünde sadece aç karınlar değil, asıl aç olan gönüller, ruhlar da o ilahi bereketle bütünüyle doydu. Mevlidin en nihayetinde, güneş dağların arkasına devrilmeye yüz tutarken dualar son kez arşa yükseldi. Köyün en yaşlıları, pir-i fanileri ellerini semaya kaldırıp titreyen sesleriyle Midir’e doğru yaklaştılar: "Yolun açık, menzilin mübarek olsun Midir Ağa... O kutsal topraklara, Peygamber Efendimizin eşiğine vardığında, Kâbe’yi tavaf ederken bizleri, bu dağların fukarasını da sakın unutma, adımızı dilinden düşürme!" Midir, bu ağır yük ve sarsıcı sevgi karşısında yerinden kalktı. Sırtında yeni giydiği o siyah gömleği, başında nurlu beyaz sarığıyla bir sancak gibi dimdik, azametli duruyordu. Etrafını saran çocukluk dostlarına, canından aziz bildiği akrabalarına, köylülerine tek tek, göğsünü göğüslerine bastırarak sarıldı. Gözlerinden süzülen yaşları gizleme gereği duymadan, sesi bütün avluda çınlayan bir veda tonuyla konuştu: "Hakkınızı... Haklarınızı helal edin ey Çağşur halkı! Benden yana olan ne varsa, anamın ak sütü gibi helal olsun!" dedi, yutkundu. "Hafız’dan gelen haber haktır; Sürre Alayı yola çıktı. Biz de bir hafta sonra onun ardına, o şanlı sancağın gölgesine düşeceğiz inşallah. Oraya, o Beytullah’ın nurlu gölgesine vardığımda, her birinizin adını tek tek zikredip hepiniz için, çoluk çocuğunuz için dua edeceğim. Eğer ömür vefa eder, nasip olur da bu topraklara yeniden dönebilirsem, bilesiniz ki bu köyde yine böyle kazanlar kaynatır, yine böyle şükür sofrası kurarım!" Bütün köylüler, dağlar ve taşlar tek bir ağızdan, göğsü yırtarcasına "Âmin!" diye haykırdı. O an, kızıl güneş ufuk çizgisinde yavaşça alçalıp Çağşur dağlarını yangın yerine çevirirken, Midir’in gözleri o kutsal ateşle pırıl pırıl parlıyordu. İçinde ne yıllardır taşıdığı o bedeni yorgunluk kalmıştı, ne de yolların çetinliğine dair amansız bir korku... Yalnızca ruhunu teslim ettiği hudutsuz bir huzur, sönmeyen bir umut ve bir fani ömrün atmış yıldır hasretle beklediği o büyük, o mukaddes kavuşma vardı. O gece, dağların ayazıyla birlikte köyün üstüne derin, kurşuni bir sessizlik çöktüğünde bile, evlerde yanan idare lambalarının ışığında, rüzgârın uğultusunda herkesin kulağında, kalbinde aynı sarsılmaz cümle yankılanıyordu: "Midir... Bizim Midir Mehmet, Allah'ın izniyle Hacı olacak…"
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.
Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Ne paylaşacaksınız?
Şiir, yazı, kitap ya da ileti için hızlıca ilgili alana geçin.