Karadeniz’in sisli doruklarında, kaderin sert rüzgârına karşı duran iki gölge: Micanoğlu ve Kel Seyit… İhanetle sınanan mertlik, dağların sessizliğinde yankılanır. Bir yanda dostluk, bir yanda pusuda ...
Son zamanlarda köyde kimin başı dara düşse, kimin yüreği sıkışsa, yolu dönüp dolaşıp Deli Kasım’ın kapısına varır olmuştu. Kimi gecenin köründe, kimi sabah ezanından hemen sonra… Sessizce gelirler, utana sıkıla kapının önünde beklerlerdi. Çünkü Deli Kasım yalnızca güçlü biri değildi, dinleyen, anlayan, suskunluğun içindeki feryadı duyan bir adamdı. O gün kapıya dayananlardan biri de Çolak’tı. Çolak, Osman Ağa’nın yanında yıllardır hamallık ederdi. Adı gibi yarım kalmıştı hayatı. Bir kolu sakattı ama sırtındaki yük iki kolun yükünden ağırdı. Üç beş kuruş, bir tas çorba için kimi zaman sabahtan gece yarısına kadar çalışırdı. Üzerinde yamalı bir pantolon, dirsekleri aşınmış, rengi solmuş bir ceket vardı. Ayakkabılarının tabanı delinmiş, çamurla deri birbirine karışmıştı. Omuzları çökmüş, başı hep öne eğikti, gözlerinde ise insanın içine çöken bir umutsuzluk dolaşıyordu. Deli Kasım onu görünce çıkmadan doğruldu. “Gel hele Çolak,” dedi, sesi yumuşak ama derindi. “Yine ne oldu?” Çolak oturamadı. Dizlerinin üstüne çöktü, ellerini ovuşturdu. “Ağam…” diye başladı, sesi titriyordu. “Bu gidiş gidiş değil. İçim yanıyor.” Çolak’ın babası, evde hâlâ eski günlerin hayaliyle yaşayan bir adamdı. Geceleri sobanın başında oturur, gözleri dalar, dili çözülürdü. “Benim dedemin toprakları Sera Deresi’nden Kalinema’ya kadar uzanırdı,” derdi. “Atının yelesi altın gibi parlar, ahırlarımız yılkıyla dolardı. Ambarlarımızdan un taşardı!” Bu sözleri söylerken sesi hem gururlu hem kederli olurdu. Ama bu hikâyeler Çolak’ın yaralarına merhem olmuyordu. Aksine, her kelime içindeki boşluğu biraz daha büyütüyordu. Bir gece sabrı taşmıştı. Babasının anlattığı o bitmek bilmeyen masallara dayanamamış, öfkeyle haykırmıştı: “Yeter be! Başlarım senin dedene de masalınla da! Ben kendimi bildim bileli hep yoksulluk gördüm!” O an babasının gözlerinde bir şey kırılmıştı. Ama Çolak artık duramıyordu, içinde yıllardır biriken isyan, ağzından zehir gibi akmıştı. Köyde huzursuzluk ise her geçen gün biraz daha koyulaşıyordu. Hin Osman Ağa, köylüyü tamamen sindirmek için yeni oyunlara girişmişti. Geceleri adamları sessizce dolaşır, samanlıkları, ahırları ateşe verirlerdi. Sabah olunca köyün üstünde is kokusu dolaşır, duman tüterdi. Kim yaktı, kim gördü, kim yaptı… Belli değildi. Ama herkes biliyordu: Bu ateş Osman Ağa’nın ateşiydi. Köy meydanında fısıltılar dolaşıyordu: “Böyle giderse evlerimizle birlikte bizi de yakacak.” Bu sözler kulaktan kulağa yayılıyor, korku toprağın içine kadar işliyordu. Ağaya karşı çıkmaktan umudunu kesen köylü, hayatta kalmak için susmayı seçmişti. Boyun eğmek, artık bir alışkanlığa dönüşmüştü. Fakirliğin gürültüsüyle sahipsizliğin sessizliği birbirine karışmıştı. Kimse ne direnebiliyor ne de hayal kurabiliyordu. Çolak, bütün bu karanlığın ortasında sıkışıp kalmış gibiydi. İçinde bir öfke vardı ama yönünü bulamıyordu. Babasının anlattığı eski ihtişamdan nefret ediyordu, yine de belki de o hikâyelerde kaybolmuş bir onuru arıyordu. Köy yanarken yalnızca samanlıklar değil, insanların içindeki umut da kül oluyordu. Deli Kasım onu dinlerken gözlerini kaçırmadı. Sessizce nargilesinden bir nefes çekti, dumanı havaya savurdu. “Bilesin ki,” dedi sonunda, ağır ağır, “bu ateş böyle sonsuza kadar yanmaz.” Ama köyde doğanlar, kaderin sert ellerine teslim olmuştu. Başka bir hayatın mümkün olabileceğine dair umut bile taşımıyorlardı. Kabulleniş, sessiz bir yılan gibi içlerine sızmış, damarlarında dolaşmıştı. Ağanın keyfine boyun eğen gölgeler haline gelmişlerdi. Toprağa, yoldaki taş kadar cansız, ağaçtaki kuru dal kadar çaresiz bağlıydılar. Onların hikâyesi, suskunluğun hikâyesiydi. Ama her suskunluğun içinde, bir gün patlamayı bekleyen bir çığlık saklıydı. Osman Ağa’nın zulmü bu kez gecenin bağrında, ateşin diliyle konuşmuştu. Çolak’ın ahırıydı hedef… Karanlığın içinden birdenbire yükselen alevler, köyün üstüne çöken bir lanet gibi göğe uzanmıştı. Kuru ot, mısır sapı ve yılların emeği bir anda tutuşmuş, ateş, doymak bilmeyen bir canavar gibi ahırı yalamaya başlamıştı. İçeride bir çift öküz vardı. Üç inek… Ve henüz iki aylık, daha dünyayı tanımamış bir buzağı. Hayvanların böğürtüsü gecenin sessizliğini parçaladı. O ses, yalnızca bir canlının feryadı değildi, alın terinin, geçim umudunun, yarının çığlığıydı. Alevler gökyüzünü kan rengine boyarken, Çolak’ın kulaklarında o sesler çınladı, kalbine saplandı. “Yetişin!” diye haykırarak kendini dışarı attı. Ayağında çarık bile yoktu. Üzerindeki ince mintan alevlerin sıcaklığıyla sırtına yapışmıştı. Gözlerinden yaş değil, sanki kan akıyordu. Koşarken nefesi kesiliyor, göğsü yanıyordu ama durmadı. Ahırın kapısına vardığında yüzüne vuran sıcaklık onu sendeletti. Mısır sapları çoktan tutuşmuştu. Alevler çıtırdayarak yükseliyor, içeri girmesine izin vermiyordu. “Dayanın!” diye bağırdı hayvanlara, sesi boğuk, çaresiz. “Dayanın, ben buradayım!” Kapıyı omzuyla kırıp içeri daldı. Bir an… Sadece bir an baktı. Hayvanlar yere yığılmıştı. Derileri kararmış, bedenleri şişmişti. Gözleri… O gözlerde donup kalmış bir korku vardı, sanki hâlâ ona bakıyorlardı. Çolak dizlerinin üstüne çöktü. Ses çıkmadı boğazından. Hıçkırık bile gelmedi. Sadece gözyaşları aktı, durmaksızın, utanmadan, isyanla… O an içinde bir şey koptu. Ateş artık ahırda değil, yüreğindeydi. Sabahı zor etti. Güneş doğarken ayakları onu nereye gittiğini bilmeden Osman Ağa’nın konağına taşıdı. Konağın avlusunda kahvaltı sofrası kurulmuştu. Taze ekmek, kaymak, bal… Çolak’ın gözünde hepsi zehirdi. Osman Ağa rahatça oturmuş, lokmasını ağzına götürüyordu ki Çolak bir anda karşısında belirdi. “Bu senin işin!” diye haykırdı. Sesi titremiyor, taş gibiydi. Kimse ne olduğunu anlayamadan Çolak ileri atıldı. Sağlam koluyla Osman Ağa’nın boğazına sarıldı. Parmakları demir mengeneler gibi kenetlendi. “Yaktın!” diye bağırdı. “Canımı yaktın!” Osman Ağa’nın yüzü morardı. Gözleri dışarı fırlayacak gibiydi. Nefesi kesilirken elleri havada çırpındı. İlk kez korku, o yüzü kirletmişti. Ama bu uzun sürmedi. Adamlar yetişti. Sopalar kalktı. Bir… İki… Üç… Darbeler Çolak’ın sırtına, başına, kaburgalarına indi. Kemik sesleri, etin tok sesiyle karıştı. Ama Çolak bırakmadı. Her darbe, içindeki yangını daha da harladı. Sonunda gücü tükendi. Dizlerinin üstüne çökerken elleri gevşedi. Yine de gözleri sönmemişti. O bakışta adalet vardı, hesap vardı. Adamlar durmadı. Vurdular. Tekmelediler. Çolak ağlayarak Osman Ağa’nın yakasını bıraktı. Gözlerinden süzülen yaş, acının değil, onurunun çiğnenişinin çığlığıydı. İki adam onu kollarından tuttu. Saman çuvalı gibi sürüklediler. Toprak sırtını yaktı. Gururu, bedeninden daha ağırdı. Çiftliğin dışına atıldığında sol kolunu hissedemiyordu. El uyuşuktu. Ama asıl uyuşan şey hayatla olan bağıydı. Köylüler uzaktan izledi. Kimse kıpırdamadı. Çünkü o sopalar yalnızca Çolak’a inmiyordu, köyün tamamına iniyordu. Bir süre sonra doğruldu. Dizlerinin üstünde oturdu. Yüzü kan içindeydi ama gözleri hâlâ hayattaydı. Ormanın kıyısına, kimsenin görmediği bir yere bakıyordu. “Bitti,” diye düşündü. “Ben bittim.” Evinin siluetini uzaktan gördü. Bir daha o bahçede gerinmeyeceğini, tarlasına bakıp sigarasını tüttüremeyeceğini anladı. Kader, yüzüne tükürmüştü sanki. “Ölmek her şeyin sonuysa…” diye geçti içinden, “Ben çoktan öldüm.” Gözlerini kapattı. Ama ölmedi. Ayağa kalktı. Başka yolu yoktu. Adımları onu Deli Kasım’ın çiftliğine götürdü. Oraya vardığında sesi titriyordu ama sözü netti. Olanı biteni anlattı. Deli Kasım sessizce dinledi, gözleri karardı. O günden sonra Çolak, Deli Kasım’ın kâhyası oldu. Hayatı yeniden başladı belki… Ama geçmişin dumanı, yüreğinden hiç dağılmadı. Kasım’ın adı, o yıllarda yalnızca bir isim değildi, bir yankıydı, bir gölgeydi, bir umut kırıntısıydı. Rüzgâr dağlardan indi mi onun adını taşırdı, yaylalarda koyun güden çobanın diline, kasaba kahvesinde iskambil karan ihtiyarın kulağına kadar varırdı. “Deli Kasım” derlerdi, ama bu delilik akılsızlıktan değil, korku bilmez bir vicdandan gelirdi. Onu anlatanların yüzü ciddileşir, sesi ağırlaşırdı. Çünkü Deli Kasım denince akla önce adalet gelirdi, haksızlığa diş bileyen, zulme sabrı olmayan bir adam… Kasaba meydanında göründüğünde kalabalık farkında olmadan ikiye ayrılırdı. Yol açılmazdı belki ama insanlar içgüdüyle kenara çekilirdi. Üzerinde koyu renk pantolonu, dizlerine kadar çekili yün çorapları, belinde kalınca bir kuşak… Kuşağın arasına sıkıştırılmış tabancası görünürdü, saklamazdı. Sırtında eski ama temiz bir cepken, başında gölgeli bir poşu vardı. Ne süslüydü ne gösterişli, fakat duruşu, omuzlarının genişliği, başını hafif yukarıda tutuşu, “ben buradayım” diye bağırırdı adeta. Bakışları sakindi ama o sakinliğin ardında her an patlayabilecek bir fırtına gizliydi. Tedbiri elden bırakmazdı. On beş, belki yirmi silahlı adam… Hepsi seçme, hepsi gözünü budaktan sakınmayan cinsten. Onu çember gibi sarmazlardı; uzaktan, köşelerden, gölgelerden takip ederlerdi. Çünkü Deli Kasım’ın dostları çoktu ama düşmanları daha da çoktu. Köyün öte yakasında ise bambaşka bir hava vardı. Orada korku hüküm sürerdi. Osman Ağa’nın konağının önünden geçen herkes adımlarını hızlandırır, başını eğerdi. Osman Ağa iri gövdeli, göbeği kemerinin üstüne taşmış, yüzü her daim asık bir adamdı. İpekli entariler giyer, parmağından yüzük eksik olmazdı. Konuşurken sesi kalın ve buyurgandı; dinlemeye alışık değildi, emretmeye alışmıştı. “Ağalık hakkı,” derdi, eliyle masaya vururken. “Devlet ister!” Ama ne devletti bu, ne de hak… Toplanan paralar onun sandığına gider, köylünün boğazından kesilen her lokma onun sofrasında çoğalırdı. Yetmezmiş gibi yeni vergiler icat ederdi: yol parası, bekçi parası, harman parası… Köylüyü tarlasında çalıştırır, evini yaptırır, hatta kimi zaman karanlık işlerine bile alet ederdi. Vicdan mı? O kelime Osman Ağa’nın sözlüğünde yoktu. Zulüm bununla da bitmezdi. Dulun elinden tavuğu aldırır, yetimin hakkını gasp ederdi. Ağlayan kadınların, suskun erkeklerin, korkuyla bakan çocukların ahı konağın taş duvarlarına sinmişti. Bir gün, bıçak kemiğe dayandığında, köylüler çaresizliklerini sırtlanıp Deli Kasım’ın kapısına dayandılar. Üstleri başları toz içinde, yüzleri solgun, gözleri yere bakıyordu. Kasım onları süzdü, daha bir kelime etmeden olanı biteni anlamıştı. “Anlatın,” dedi. Sesi sakindi ama sertti. Birbiri ardına konuştular. Kimisi titreyerek, kimisi ağzını zor açarak… Osman Ağa’nın yaptıklarını anlattıkça Kasım’ın kaşları çatıldı. Çenesi kilitlendi. Gözlerinde ateş parladı. Bir süre sustu. Sonra ağır ağır sordu: “Bu edepsizi niye valiye şikâyet etmediniz?” Köylüler başlarını öne eğdi. Avluda derin bir sessizlik çöktü. Yalnızca rüzgârın poşuları hışırdatışı duyuluyordu. En sonunda beli bükülmüş, sakalı ağarmış bir ihtiyar bir adım öne çıktı. “Ağam,” dedi, sesi neredeyse fısıltıydı, “sen hiç düşünmez misin? Bizi adam yerine koyup dinlerler mi? Kapılarından içeri sokarlar mı? Hem… Osman Ağa koca valinin damadı. Biz kimi kime şikâyet edelim? Diyelim ettik… Vali bize mi inanır, damadına mı?” Bu sözler Kasım’ın içine kor gibi düştü. Bir anda ayağa fırladı. Yumruğunu masaya indirdi, masa zangırdadı. “Anlaşıldı!” diye haykırdı. “Yürek yok sizde! Korku iliğinize işlemiş! Yıkılın karşımdan! Gözüm görmesin sizi! İnsanım diye dolaşıyorsunuz ama köleliği kabullenmişsiniz!” Köylüler başları eğik, sessizce dağıldı. Kimse cevap veremedi. Ama Kasım’ın sözleri her birinin içinde ağır bir taş gibi kaldı. Kasım ise yerinde duramıyordu artık. Avluda bir aşağı bir yukarı yürüdü. Ellerini arkasında kenetledi. Gecenin serinliği çökerken içindeki öfke daha da büyüdü. O öfke, bir adamın değil, bir halkın suskunluğunun öfkesiydi. “Bu iş bana düştü,” diye mırıldandı. “Adalet birinin elini kana bulamadan gelmiyorsa… Varsın gelsin.” O gece yıldızlara uzun uzun baktı. Gökyüzü sessizdi ama sanki her yıldız ona bakıyordu. Korku yoktu kalbinde. Yalnızca ağır bir sorumluluk, omuzlarına çöken bir yük vardı. Sabaha karşı silahını kuşağına yerleştirdi, poşusunu düzeltti. Adamlarına bakmadı bile, bu yol tek başına yürünecekti. Ve yürüdü. Yıllar geçti. O günlerin üzerinden nice zaman aktı. Ama halk hâlâ anlatır Deli Kasım’ı… Mertliğiyle, deliliğiyle değil yalnızca, haksızlığa karşı tek başına dikilişiyle… Çünkü bazı insanlar yaşarken efsane olur, bazıları ise efsane olarak yaşamaya devam eder.
Bir hafta sonra… Deli Kasım, valilik konağının ağır kapısından içeri girerken adımlarını bilerek sert basıyordu. Taş zeminde yankılanan her ses, sanki yıllardır biriken öfkesinin tok bir vuruşuydu. Üzerinde her zamanki koyu renk pantolonu vardı, dizleri tozlu, paçaları yol görmüş. Belindeki kuşak sıkıca bağlanmış, tabancası gizlenmemişti. Sırtındaki cepken eskiydi ama tertipliydi. Yüzü sertti. Sakalının arasına düşmüş aklar, öfkesini değil, yaşadıklarını anlatıyordu. Gözleri… O gözler yılların haksızlığıyla koyulaşmış, nice feryadı içinde taşımıştı. Valinin karşısına çıktığında eğilmedi. Ne başını öne aldı ne de sesini yumuşattı. Derin bir nefes aldı. Konuştuğunda kelimeler odanın duvarlarına çarpıp geri döndü. “Vali Bey,” dedi, sesi tok ama yanık, “sen bu toprakların valisisin. Ama nicedir görmezsin fukaraların çektiğini. Ağa diye dolaşan eşkıyalar köylünün iliğini kemiğini sömürüyor. Sen devleti temsil etmiyor musun? Neden zavallıların feryadına sağır kesildin?” Vali, bu beklenmedik çıkış karşısında irkildi. İpek kaftanının içinde doğruldu. Önce şaşkınlıkla baktı Kasım’a, sonra kaşları çatıldı, dudakları inceldi. Odanın havası bir anda ağırlaştı. “Sen ne dersin Kasım!” diye gürledi. “Ağzından çıkanı kulağın işitir mi? Haddini bil!” Kasım bir adım bile geri çekilmedi. Omuzları dimdikti. Gözlerini valinin gözlerine kilitledi; ne korku vardı bakışında ne de tereddüt. “Benim kulağım işitir,” dedi, sesi soğuk bir bıçak gibi. “Ama sizin akrabalık bağlarınız belli ki gözlerinizi kör, kulaklarınızı sağır etmiş.” Bu söz, odanın ortasına atılmış bir kıvılcım gibiydi. Valinin yüzü kızardı. Alnındaki damarlar belirginleşti. Elini masaya vurdu; tok bir sesle titredi masa. “Ne demek istiyorsun!” diye bağırdı. Kasım sesini yükseltmedi. Tam tersine, sesi alçaldıkça daha keskinleşti. “Demem odur ki,” dedi gözlerini kısarak, “damadınız olacak Osman Ağa’nın köylüye ettiklerini nicedir duymazdan gelirsiniz. Fukaranın ahı göğe yükselmişken siz hâlâ ‘haberim yok’ dersiniz.” Vali’nin yüzündeki öfke dalgalandı, ama bu kez içine başka bir şey karışmıştı, huzursuzluk. Kasım’ın sözleri kulağına değil, vicdanına çarpıyordu. Yine de geri adım atmadı. “Zevzeklik etme!” diye kükredi. “Bu söylediklerini ispat edemezsen, başına geleceklerin farkındasındır umarım.” Kasım’ın dudakları hafifçe kıvrıldı. Bu bir gülümseme değildi, meydan okumaydı. “Vali Bey,” dedi sakin ama kararlı, “bunu öğrenmenin yolu var. Birkaç adamını tebdili kıyafet köylünün arasına sal. Tarlaya, harmana, ocak başına… Gerçekler oradadır. Acıdır ama gerçektir. Sonra yüreğin sızlamasın.” Vali elini havaya savurdu. Sabri taşmıştı. “Bana işimi öğretme!” diye bağırdı. “Çık dışarı!” Kasım arkasını döndü. Kapıya yürürken ne acele etti ne de ağırdan aldı. Kapı kapanırken odada yalnızca sözlerinin yankısı kaldı. Vali yerinden kalktı. Pencereye yürüdü. Dışarı baktı ama hiçbir şey görmedi. Kasım’ın söyledikleri, istemese de içine bir kurt gibi düşmüştü. “Çağıralım şu damadı,” diye mırıldandı kendi kendine. “Bir soralım bakalım…” Birkaç gün sonra Osman Ağa’ya haber salındı. Osman Ağa, valilik yolunda ilerlerken ilk kez adımlarını sayıyordu. Üzerinde en gösterişli entarisi vardı, ipek kumaş parlıyordu ama içindeki huzursuzluğu örtmeye yetmiyordu. Parmağındaki yüzükler ağır gelmişti bugün. Alnı terliydi, kalbi hızlı hızlı atıyordu. Vali onu her zamanki gibi güler yüzle karşıladı. Oturdular. Hoşbeş edildi. Ama havadaki gerginlik, Osman Ağa’nın ensesinde soğuk bir rüzgâr gibi dolaşıyordu. Vali bir süre sustu. Sonra gözlerini damadının yüzüne dikti. “Damat,” dedi ağırbaşlı ama sert bir tonla, “son günlerde kulağıma bazı nahoş şeyler geliyor. Pek inanmadım… Ama sana sormadan da edemedim. Söylenenler doğru mu?” Osman Ağa’nın yüzü bir an dondu. Gözleri kaçamak dolaştı. “Efendim babacığım,” dedi, sesi titrek ama kendini toparlamaya çalışarak, “ne kastedildiğini tam anlayamadım.” Vali sandalyesine yaslandı. Gözlerini kıstı. “Bugün biri geldi yanıma,” dedi yavaşça. “Öyle sözler söyledi ki, kulak ardı edilecek cinsten değildi.” Osman Ağa’nın kalbi göğsüne vuruyordu artık. “Neymiş efendim?” diye sordu, zoraki bir sakinlikle. “Köylüden kanunsuz vergiler alıyormuşsun,” dedi vali, kelimeleri tek tek, tartarak. “Fukarayı eziyormuşsun… Topraklarını ellerinden alıyormuşsun…” Her kelime Osman Ağa’nın üzerine birer taş gibi düşüyordu. “Haşa efendibaba!” diye atıldı. Yüzü bembeyaz olmuş, alnında ter boncukları belirmişti. “Ben sizin adınızı lekeleyecek iş yapar mıyım? Bunlar iftira! Dedikodu!” Vali onu sessizce süzdü. Gördüğü, anlattıklarından çok farklıydı. Ama yine de belli etmedi. Başını ağır ağır salladı. “Pekâlâ,” dedi soğuk bir sesle. “Gidebilirsin.” Osman Ağa kalktı, eğildi, çıktı. Ama odada kalan şey, yalnızca bir şüpheydi. Osman Ağa kapıdan çıkıp gittiğinde odada kalan şey sessizlik değil, valinin zihninde uğuldayan bin bir ihtimaldi. Pencerenin önüne yürüdü, kadife perdeleri araladı ama dışarıda gördüğü manzara içindeki karmaşayı yatıştırmaya yetmedi. Yüreği, iki ateş arasında kalmış bir adamın yüreğiydi artık. Damadı… Kanından olmasa da evinden biri. Bir de omuzlarında taşıdığı makam, devletin mührü, padişahın emanet ettiği sorumluluk. İnanmak istedi. “İftira,” demek istedi. Ama Deli Kasım’ın gözlerini hatırladı, o gözlerde yalan barınmazdı. İçini kemiren şüphe, geceleri uykusunu bölen bir fare gibi durmadan dişliyordu. Sessizce adamlarını çağırdı. Sesini alçalttı, yüzünü sertleştirdi. “Kimseye çaktırmadan,” dedi, “köylere ineceksiniz. Duyduğunuz ne varsa yazacaksınız. Vergi, toprak, baskı… Hepsi.” Günler ağır ağır geçti. Her gün biraz daha çöktü vali. Kaftanının içindeki omuzları sanki yük taşır gibi kamburlaştı. Nihayet raporlar önüne geldiğinde, artık kaçacak yeri kalmamıştı. Okudukça yüzü soldu. Satırlar, damadının suçlarını bir bir yüzüne vuruyordu. Deli Kasım haklıydı. Osman Ağa köylüyü eziyor, kanunsuz vergiler topluyor, dededen kalma toprakları zorla el değiştiriyordu. Vali kâğıtları elinden bıraktı. Derin bir iç çekti. O nefes, bir adamın değil, bir makamın yorgunluğuydu. “İnşallah…” diye mırıldandı, “İnşallah Şatıroğlu’nun kulağına gitmemiştir.” Şatıroğlu… Adını düşünmek bile midesini burkuyordu. Trabzon valiliği için son ana kadar yarıştığı, saray kulislerinde bilek güreşi yaptığı rakibi. Onu Erzurum’a sürdürmek için ne kapılar aşındırmış, kimlerin eteğini öpmüştü… Şimdi böyle bir skandal patlarsa, Şatıroğlu bir kurt gibi bu kanın kokusunu alırdı. “Ya makam,” dedi kendi kendine, “ya damat…” İkisini birden kurtarmanın yolu var mıydı? Damadını defalarca uyarmıştı. Sert konuşmuş, yumuşak konuşmuş, nasihat etmişti. Ama Osman Ağa’nın gözlerinde pişmanlık değil, kin büyüyordu. Özellikle de Deli Kasım’a karşı. O kin, aklını kemirmişti artık. Köyde dedikodular rüzgâr gibi esiyordu. Her fısıltı biraz daha büyüyor, her yangın biraz daha korkutucu oluyordu. Ve sonra… O son iş. Hasada günler kala, buğday tarlaları alev aldı. Gecenin karanlığında yükselen ateş, sanki toprağın ahıydı. Alevler göğe uzanıyor, kara duman köyün üstüne bir kefen gibi seriliyordu. İnsanlar çığlık çığlığa tarlalara koştu, kimi elindeki kürekle, kimi avucundaki toprakla ateşi durdurmaya çalıştı ama nafileydi. Çıtırdayan başakların sesi, insanın içini parçalayan bir ağıt gibiydi. Alevler durmadı, ormana sıçradı. Karanlık, kızıl bir korkuyla aydınlandı. Bu işi yapanlar belliydi: Kara Ahmet ve adamları. Osman Ağa’nın kirli emirlerini yerine getiren, geceleri gölge gibi dolaşan o çete. Ama iş Deli Kasım’ın tarlasına gelince… Orada durdular. Hiçbiri adım atamadı. Çünkü herkes bilirdi: Kasım’ın sabrı taştı mı, ortalık kan gölüne dönerdi. Kasım, yangın yerinde durdu. Üzerindeki yıpranmış cepken is kokmuştu. Sakalı kararmış, gözleri köylülerin yüzünde geziniyordu. Kadınların ağlayışı, çocukların korku dolu bakışları, erkeklerin dişlerini sıkan çaresizliği… Hepsi yüreğine birer diken gibi batıyordu. Bir adım öne çıktı. Sesi, dumanın içinden gür ve berrak yükseldi. “Korkmayın,” dedi. “Bu kış aç kalmayacaksınız.” Köylüler ona baktı. Gözlerinde yaş, dudaklarında titrek bir umut vardı. “Bu yıl,” diye devam etti Kasım, “yiyeceğiniz buğday benden. Açlığa teslim olmayacaksınız.” O söz, sadece karın doyuracak bir vaat değildi. O söz, insanlara hâlâ ayakta durabileceklerini hatırlatan bir yemindi. Osman Ağa ise kendi karanlığında boğuluyordu. Hırsı onu insanlıktan koparmıştı. Her yanan tarla, her ağlayan çocuk, onu durdurmak yerine daha da kör ediyordu. Ama köyde herkes biliyordu: Bu yolun sonu yoktu. Ya adalet bir gün kapıyı çalacaktı… Ya da felaket, köyün üstüne bir daha kalkmamak üzere çökecekti. Ve şüphe, bazen adaletin ilk kıvılcımıydı.
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.
Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Ne paylaşacaksınız?
Şiir, yazı, kitap ya da ileti için hızlıca ilgili alana geçin.