Karadeniz’in sisli doruklarında, kaderin sert rüzgârına karşı duran iki gölge: Micanoğlu ve Kel Seyit… İhanetle sınanan mertlik, dağların sessizliğinde yankılanır. Bir yanda dostluk, bir yanda pusuda ...
Karadeniz, o sabah örsün altındaki kızgın demir gibi hırçındı. 27 Ekim 1810… Gün henüz doğmamıştı ama gecenin karanlığıyla sabahın griliği birbirine karışmış, ufuk çizgisi belirsizliğe gömülmüştü. Rus donanması sessiz bir yılan gibi ilerliyor, on sekiz gemilik bu dev filo, dalgaların üzerinde ağır ağır süzülürken, sanki nefes bile almıyordu. Amiral Sarychev, kaptan köşkünün dar penceresinden dışarıya bakarken uzun, ince yüzüne düşen gölge daha da derinleşmişti. Sert yapılı adam bugün normalden daha gergindi, gri sakalının arasına karışmış birkaç beyaz tel rüzgârla birlikte titriyordu. Üzerindeki koyu lacivert üniforma, düğmelerine kadar iliklenmişti. Soğuk, iliklerine kadar işlese de disiplinini bir zırh gibi taşıyordu. Yanındaki genç teğmen Titov, elleri arkada bağlı halde duruyor, arada bir endişeyle dudaklarını ısırıyordu. “Amiralim,” dedi çekinerek, “sis bu kadar yoğunken sahili seçmek zor olacak.” Sarychev gözlerini kıstı. “Zor olan her şey değerlidir, Titov,” diye mırıldandı. “Biz bugün bir imparatorluğun kalbine nişan alıyoruz.” Gemiler, Trabzon’a yaklaşırken denizciler arasında fısıltılar çoğalmaya başlamıştı. Güvertede koşuşturan erler, başlarına çekilmiş keçeden kalpaklarıyla, soğuktan kızarmış elleriyle hayatla mücadele ediyordu. Kimisi dualar fısıldıyor, kimisi de Karadeniz’in öfkesini yatıştırmak için tahtaya vurarak uğur çağırıyordu. “Bu denizin huyu değişmiş bugün,” dedi yaşlı bir Rus denizci, sırtındaki kalın paltosunu sıkılaştırırken. Yanındaki genç çocuk, korkudan kısılmış gözlerle denize baktı. “Burada hep böyle midir, Ivan?” “Böylesi pek değil,” diye karşılık verdi adam. “Bu fırtına savaş fırtınası… Böyle olur. Koku verir deniz.” Trabzon’un kara silueti sisin içinde bir hayalet gibi görünmeye başlamıştı. İpek Yolu’nun bu kadim şehri, ne kadar uzaktan bakılırsa bakılsın bir gurur gibi yükselirdi. Osmanlı’nın Karadeniz’e mühür vurmuş hâkimiyeti, yüzyıllar boyunca bu kıyılara güven vermişti. Lakin o sabah, kader başka bir sayfa açıyordu. Şehrin sokaklarında henüz sabah ezanı okunmamıştı. İnsanlar uyuyor, pazarcılar rüyalarında çuvallarını sırtlıyor, balıkçılar ağlarını topladığını sanarak yataklarında dönüyordu, bazıları ise bayram namazına hazırlanıyordu. Kimsenin haberi yoktu, ufukta, sessiz sedasız bir ölüm geliyordu. Ve o sırada… Gökyüzü birden karardı. Bulutlar üst üste yığıldı. Karadeniz, sanki öfkeli bir devin nefesiyle kabardı. “Hava patladı!” diye bağırdı bir denizci. Rüzgâr önce uğuldadı, sonra kükredi. Dalgalar gemilerin yanlarını kamçı gibi dövmeye başladı. Direkler acı bir iniltiyle sallanıyor, yelkenler çığlık çığlığa yırtılıyordu. Güvertede koşuşturan mürettebat, ölümle inatlaşıyordu adeta. “İpler! İpler gevşiyor!” “Direğe çıkın! Yelkeni toplayın!” “Dikkat! Dalgayı başa alın!” Sarychev, kaptan köşkünden çıktığında rüzgâr paltosunu savurdu. Bir an için gözleri karanlık dalgalar arasında kıyıyı aradı ama boşuna… Kıyametin ortasında kara, yalnızca bir hayal gibiydi. Teğmen Titov, yüzüne çarpan yağmurla gözlerini zor açarak bağırdı: “Amiralim, bu şartlarda çıkartma yapamayız!” Sarychev dişlerini sıktı. Gözlerinde hem öfke hem kabul vardı. “Biliyorum…” Bir an durdu, sanki tüm gemiyle birlikte nefes aldı. “Daha güvenli bir koy bulacağız. Şimdi emri iletin!” Titov hızla koştu. Gemi, ölümün kıyısından dönmek ister gibi yalpalıyordu. Fırtına, Rusların planını altüst etmişti. Karadeniz, o sabah, imparatorlukların değil kendi iradesinin hâkimi olduğunu hatırlatıyordu. Osmanlı’nın gölgesine alışmış bu deniz, yabancı yelkenlere kolay kolay boyun eğmeyeceğini haykırıyordu dalgalarıyla. Bayram sabahının henüz uyanmamış saatlerinde, Sargana Körfezi adeta nefesini tutmuş gibiydi. Kıyıya ince bir sis tabakası çökmüş, ağaçların üzerinden ağır ağır sürünerek denize uzanıyordu. Ormanın devasa gövdeli ağaçları, sabahın loş ışığında birer gölge varlık gibi duruyor; koyu, görünmez bir duvar misali körfezin kıyısını saklıyordu. Tam da bu sessizliğin içinde, Rus donanmasının kararmış gövdeleri ağır ağır sularda süzülüyordu. Amiral Sarychev, geminin pruvasında dimdik duruyor, sert yüzüne vuran rüzgâra rağmen kıpırdamıyordu. Üniformasının omuzlarındaki ağır apoletler sisin içinden sanki parlayıp sönüyor, adamın silueti karanlığın içinde bir hayalet komutana benziyordu. Yanına yaklaşan genç subay, fısıltıyla seslendi: “Amiralim… Körfez oldukça sakin. Osmanlı bataryası hâlâ hareket göstermedi.” Sarychev dudaklarının kenarına hafif bir tebessüm yerleştirdi. “Doğa bugün bizimle, Titov. Sis bizim askerimiz gibi davranıyor.” Ama bilmediği bir şey vardı: Bu toprağın sisinin bile bir sahibi vardı. Karadeniz’in öfkesi, henüz kendisini göstermiyordu. Kıyının ardında, Trabzon’un derinliklerinde bambaşka bir hikâye hazırlanıyordu. Bir milletin onuru, yüzyılların koruduğu bir vakar gibi sessizce kabarıyordu. Danacı Kanberoğlu Memiş Ağa’nın askerleri, ağaçların gölgelediği dar patikalarda nöbet tutuyordu. Üzerlerinde aba kaputlar, başlarında kalın keçeden külahlar vardı. Soğuk, onların sert yüz çizgilerine bile işlemişti. Memiş Ağa, elindeki tespihi sıkıp bırakıyor, sisin içine gözlerini dikip söyleniyordu: “Bu sis hayra alamet değil… Deniz kokusu da değişmiş. Bir şey geliyor, ama ne?” Yanındaki genç asker, endişeli bakışlarla sorudu: “Ağam, Rus gelir mi sizce?” Memiş Ağa, gözlerini kısmadan cevap verdi: “Evlat… Rus gelirse topuk sesinden anlardık. Bugün ses yoksa ya gelirler ya da bir sessizlik fırtınası kopmak üzeredir.” Asker yutkundu, soğuk alnındaki teri kurutmaya yetmedi. O sırada, sahilde… İçi malzemeyle dolu, altları düz iki ihraç gemisi, sisin içinde adeta hayalet gibi süzülüyordu. Kürek sesleri duyulmuyor, gemilerin gövdeleri suyu rahatsız etmiyor, sanki denizin üzerine gölgeler düşüyordu. Türk nöbetçilerin gözleri sisin içinde körleşmiş, Ruslar bu topraklara sanki görünmez bir gücün yardımıyla ayak basıyordu. Binbaşı Ravelyon, sert bir bakışla kıyıya bakan güvertede duruyor, eldivenli eliyle havayı koklar gibi davranıyordu. Omzunda kara post bir palto, başında yüksek bir subay şapkası… Gözleri keskin, dudakları ince bir sabırla mühürlüydü. “Bu toprak… Ağır kokuyor,” dedi yanında duran Rum asıllı tercümana. Tercüman omuz silkti. “Türk toprağıdır efendim. Hem bereket hem bela kokar.” Ravelyon, dudaklarında küçümseyici bir bükülme ile emir verdi: “İniyoruz!” Gece hâlâ hükmünü sürerken, üç bin Rus askeri Kavaklı (Ahanda) köyü açıklarında kıyıya ayak bastı. Ay ışığı sisin arkasında solgun bir hançer gibi parlıyor, askerlerin gölgeleri kıyıda çoğalıyordu. Yirmi yerli Rum, puslu ışığın altında rehberlik ediyor, karanlıkta yolları işaret ediyordu. İçlerinden biri fısıldadı: “Yukarıdaki top bataryasında ses yok. Türkler uyuyor.” Binbaşı Ravelyon gözlerini kısmadan söyledi: “Uyurlarsa ölürler. Bu gece şanslıyız.” Türk top bataryasının bir adım uzağında olan tehlike, sis ve dikkatsizliğin ortak imzasıyla tamamen fark edilmemişti. Rus askerleri siper kazmaya başladığında kürekler toprağı öyle bir hırçınlıkla havaya savuruyordu ki gece, sanki savaşın nefesini önceden duyuyordu. Toprak kokusu, askerlerin derin nefes alışlarıyla karışıyor, bir işgalin başladığı o an, Karadeniz’in karanlığına kazınıyordu. Ruslar ele geçirdikleri üç Türk topunun yanında zafer sarhoşu bir telaşla koşturuyor, yerli Rum rehberler ise tepedeki köye açılacak yolu göstermek için sabırsızlıkla ilerliyordu. Ve o anda, kimse bilmiyordu ama… Bu sessiz sabah, Trabzon’un tarihine bir yara değil, bir direnişin kıvılcımı olarak yazılacaktı. Çünkü bu topraklar, geleni kolay kolay bağrına basmaz, bastığında da ya evlat yapar ya da mezar… Gün henüz doğmakla doğmamak arasındaki o narin çizgide sallanırken, sis bir hayalet gibi vadinin her kıvrımına sinmişti. Rus askerlerinin adımları bu sisin içinde kayboluyor, yalnızca disiplinle örülmüş bir gölgenin ağır ilerleyişi duyuluyordu. Onlar için sabahın erkeni, gecenin kalanı, karanlığın koyusu birdi, emir keskin, yürüyüş soğuk ve tartışmasızdı. Yerli Rum rehberler önde, Rus subayları arkalarında… Sessizliği delen tek şey, seher rüzgârının dalları çattırtan sesi. Aynı saatlerde köyün içi bambaşka bir dünyaya hazırlanıyordu. Bayram sabahının saf sessizliği köyün taş sokaklarında geziniyor, evlerin bacalarından yükselen ince dumanlar göğe masum bir umut gibi süzülüyordu. Kadınlar günün ilk ışığıyla uyanmış, yüzlerine su çarpmış, aynaya bakıp saçlarını düzeltmişlerdi. Üstlerine giydikleri renk renk entariler karanlığı delip gelen pembe bir güne ait gibi parıldıyordu. Ütülü beyaz gömlekleri çocuklarının üstüne titizlikle giydirirken nefesleri hafif hafif titriyor, duaları dudaklarında saklı birer sır gibi asılı kalıyordu. Köyün erkekleri, koyu renk ceketlerini giymiş, yıpranmış ayakkabılarını elleriyle yoklayıp düzeltmiş halde camiye doğru ağır ağır ilerliyordu. Kimi sakalını yeni taramış, kimi başındaki fesin kenarını parmağıyla düzeltiyor, kimi de her adımda içinden bir tekbir mırıldanıyordu. Bu sabah diğer sabahlardan farklıydı, bir yanda bayram sevincinin sıcaklığı, diğer yanda anlaşılmayan bir tedirginlik… Sanki gökyüzü bile biraz fazla sessizdi. Caminin içinde imam, kürsüye yaslanmış, sesi taş duvarlarda yankılanan bir melodi gibiydi: “Bayramlaşmanın faziletini unutmayın… Birbirinizi sevin ki Allah da sizi sevsin…” Cemaat huşuyla diz çökmüş, başlar öne eğilmiş, duaların sıcak nefesi içeriyi doldurmuştu. Kıbleye dönük yüzlerde bir sabah mahcupluğu, bir sürü umut, bir de görünmez bir gerginlik vardı. Evlerde yalnız kalan kadınlar, yaşlılar ve uyku sersemi çocuklar camiden gelen tekbirleri dinlerken günün sıradan bir bayram gibi başlayacağına inanmak istiyorlardı. Çocuklar hâlâ uykularının buğusuyla gözlerini ovuşturuyor, bayram şekerlerinin hayalini kuruyordu. Ama köyün üzerine çöken o masum huzuru, sisin ardında yürüyen ölüm sessizce kemiriyordu. Rus askerleri, kazdıkları siperlerden çıkıp köyün yamacına akmaya başlamıştı artık. Her adımları toprağı titretirken, silahlarının soğuk namluları sisin içinde birer lanet gibi parlıyordu. Rehberlerin gösterdiği patikalardan süzülerek köyün iç kesimlerine doğru yaklaşıyorlardı, gözlerinde tereddüt yoktu, nefesleri bile ölçülüydü. Köyden ilk çığlık, günün ilk pembesine karışan keskin bir bıçak gibi duyuldu. Bir kadın, sabahın sessizliğini yaran korkuyla bağırdı: “Ruslar! Ruslar geliyor!” Arkasından başka kadınların haykırışları, ardından çocukların ağlama sesleri… Uykusundan fırlayan küçükler yalınayak taşlı avluya koşuyor, anneler çocuklarını koltuklarının altına sıkıştırıp camiye doğru nefes nefese sürüklüyordu. Şallar savruluyor, ayaklar kayıyor, dizler taşlara çarpıyordu. Minarenin dibine varmadan kadınlardan biri nefes nefese, gözleri yuvalarından çıkacak gibiyken, sanki kendi korkusunu ilk kez duyuyormuş gibi fısıldadı: “Allah’ım sen bizi koru…” Caminin içinde imam hutbesini sürdürürken dışarıdaki kıyameti henüz duymamıştı: “Tekbirullahü tekbire…” Cemaat bir ağızdan karşılık veriyordu: “Allahu Ekber Allahu Ekber, La ilahe illallahuvallahu Ekber, Allahu Ekber velillahilhamd…” Ama sesler artık birbirine karışıyordu. İçerideki tekbirin huzurlu tınısı, dışarıdaki korkunun gürültüsünde boğuluyordu. Kapı eşiğinde beliren kadınların dehşet dolu bakışları, imamın sesini yarıda bıraktı. Bayram sabahı, bir anda ölümün gölgesine bürünmüştü. Gökyüzü pembeden griye dönerken, köy halkı henüz uyanmakta olan günün kaderini değiştirecek anın içine çekiliyordu. Soyun, toprağın ve tarihin ağır yükü herkesin sırtına bir anda abandı, nefesler daraldı, umutlar titredi. Ve o an, her şey sanki bir daha eski haline dönemeyecekmiş gibi kırıldı. Caminin içinde tekbirler henüz tükenmemişti ki dışarıdan gelen o kesik, tedirgin edici silah sesleri insanların yüreklerini yerinden söküyordu. İlk anda kimse kötüye yormak istemedi. Karadeniz’in köyleri, bayram sabahlarında göğe atılan fişeklerin, tüfeklerin seslerine alışkındı. “Ula yine deli Bekir sabah sabah sıkıverdi herhalde,” diye fısıldaşanlar bile oldu. Fakat bu seslerde bir bayram neşesi yoktu, sanki her patlamanın içinde bir soğuk nefes, bir uğursuzluk titreşiyordu. İmam nihayet minberde sabrını tüketti. Sarığı titrercesine öne eğildi, sesi taş duvarlarda tok bir öfke gibi patladı: “Bu ne biçim gürültü? Bayram günü Allah’ın evine böyle saygısızlık yapılır mı? Yeter! Biriniz çıkıp sustursun şunları! Tövbe estağfurullah, iyice delirdi millet!” Fakat cemaat yerinden kıpırdamadı. Kimse ayağa kalkmak, dışarıdaki bilinmezliğe adım atmak istemiyordu. Herkes birbirinin yüzüne baktı, bir çift göz diğerine korkuyu taşıdı, diğerinden bir sonraki aldı. Sanki caminin içinde nefes almak bile günah gibiydi. Sessizliği bir tek tespih tanelerinin ürkek şakırtısı bozuyordu. Sonunda yerinden fırlayan tek kişi oldu: Cin Hüseyin. Üzerinde koyu renk ceketi, yakası terden hafifçe ıslanmış beyaz gömleği vardı. Cami kapısına doğru hızlı adımlarla yürürken kalabalığın bakışları sırtına saplandı. Dışarı adımını atar atmaz nefesi kesildi. Karşısında bir cehennem avlusu vardı. Kadınların bir kısmı dizlerinin üstüne çökmüş, saçları dağılmış, başörtülerinin ucu toprak içinde. Gözyaşları gömlek yakalarına kadar ıslatmış. Bir kadın kendi kendine konuşuyor, “Evin orda bi duman gördüm, yandık… Yandık…” diye inliyordu. Bir diğeri kucağındaki çocuğu sarsılan bir yaprak gibi tutuyor, “Anan burada, korkma… Korkma yavrum…” diye fısıldıyordu. Çocuklar… Çocuklar… Çoğu ayaklarında terlik bile olmadan dışarı fırlamıştı. Birinin pijama altı dizine kadar sıyrılmış, bir diğeri bir ayağında çorap diğerinde yok. Üşümekten değil, korkudan titriyorlardı. Annesinin eteğine tutunan bir kız çocuğunu gördü Hüseyin, uzun siyah saçları yüzüne yapışmış, gözleri kocaman açılmıştı: “Amca… Uruslar mı geldi?” diye sordu, sesi bir çocuğun değil, kaderinden korkan bir insanın sesiydi. Hüseyin’in yüreği sıkıştı. Avlunun içindeki o karmaşa, o panik, o koşuşturma… Her şey gerçek dışı gibiydi. Sanki bir kâbusun içine uyanmıştı. Bir an için nefesi kesildi, ayakları olduğu yerde çivilendi. Derken kalabalığın içinden bir kadın Hüseyin’e doğru koştu, yüzü bembeyaz: “Hüseyin! Evlerin dibine kadar geldiler! Gözümle gördüm! Silahlılar… Allah’ım ne olacak bize?” Hüseyin bütün bu çaresizlik dalgasının ortasında derin bir nefes almaya çalıştı. Göğsü inip kalkıyor, alnından ter boncukları süzülüyordu. Sonunda öfkeyle ellerini kaldırıp kalabalığa bağırdı: “Susun! Sussun lan herkes! Bir durun da anlayalım ne oluyor! Bayram sabahı neyin paniği bu? İbadetimizi yaptırmıyorsunuz, yeter be! Tek tek konuşun, bağırmayın üstüme!” Sesi, köyün yamacından gelen uğultuya karışarak avluda çınladı. Kalabalık bir an için nefesini tuttu, yaşlı bir adam hırıltıyla “Ula bi durun ta… dinleyek…” diye mırıldandı. Fakat o kısa sessizliği parçalayan şey hep bir ağızdan patlayan korku çığlığı oldu. Eller, kollar, parmaklar aynı yöne, köyün aşağısına uzandı. “Uruslar! Uruslar geliyor! Uruslar!” Bu defa seslerinde tereddüt yoktu, bu bir söylenti değil, gerçekti. Hüseyin’in kaşları öfkeyle birbirine yaklaştı, sanki dudaklarının kenarı bile titredi. Kalabalığın sözleri ona gerçek dışı geliyordu, öyle ya, bayram sabahı böyle bir felaket nasıl olurdu? Göğsü kabardı, sesini cami avlusunda gür bir boran gibi yükseltti: “Kesin dedim size! Ne biçim konuşuyorsunuz? Ne Urusu be? Akıl mı kaldı sizde?” Ama kadınlardan biri, gözleri korkudan yuvasından fırlamış, başörtüsünün ucu titreyen ellerine dolanmış bir genç kadın, parmağını köyün aşağısına doğrulttu. Sesi çatlak bir fısıltıydı: “Oraya bak… Bak da gör…” Ardından diğer kadınlar, yaşlı adamlar, çocuklar… Hepsi aynı yeri gösterdi. Kalabalığın parmakları tek bir noktada birleşti. Hüseyin, dudaklarını sıkıp “Yine mi zırvalıyorsunuz…” demek istedi ama kelime boğazında düğümlendi. Tereddütle başını aşağı çevirdi. Ve işte o anda… Bacaklarının bağı çözüldü, kanı buz kesildi, yüreği kaburgaları parçalayacak gibi çarptı. Köyün aşağısındaki birkaç evden göğe doğru kıvrıla kıvrıla siyah dumanlar yükseliyordu. Alevlerin turuncu kırmızısı sisin içinde birer canavar gözü gibi yanıp sönüyordu. Hava is kokuyordu, felaket kokuyordu. Hüseyin’in ağzı açıldı ama bir süre ses çıkmadı. Sonra ellerini başının yanlarına götürerek feryat etti: “Aman Allah’ım… Ne oluyor orada?” Sanki biri arkasından dürtmüş gibi bir anda hareketlendi. Yüreği ağzında, ayakları nereye bastığını bilmeden camiye doğru koştu. Ahşap kapıyı hızla itti, içeri girer girmez nefesi kesildi. Elini ilk gördüğü direğe attı, dizlerinin bağı çözüldü ve yere çöktü. Gözleri kocaman açılmıştı; yüzü kül kadar soluktu. Dudakları zar zor kımıldadı. “Uruuss… Uruuuusss…” Eliyle kapıyı işaret edip duruyordu. Gölgesinden korkan çocuk gibi titriyordu. Caminin içindeki tekbirler o anda kesildi, cemaat, sanki görünmez bir el tarafından aynı anda kaldırılmış gibi ayağa sıçradı. Fısıltılar uğultuya, uğultu çığlığa dönüştü. Hoca, minberden adeta uçarak indi. Başındaki sarığı neredeyse düşecekti, cübbesi arkasından dalgalanıyordu. Cin Hüseyin’i yerde görünce yanına çöktü, omzundan tutup kuvvetle sarstı. “Hüseyin! Evladım söyle! Ne gördün? Nedir bu hâlin?” Ama Hüseyin’in gözleri boş bir kuyunun dibi gibiydi. Bakıyor ama görmüyordu. Dudaklarından dökülen tek ses: “Uruus… Geliyorlar… Urusss…” Hoca’nın sabrı tükeniyordu. Adamı daha sert sarsıp bağırdı: “Kendine gel evlat! Adam akıllı söyle şunu!” Ama Hüseyin’den bir şey çıkmayınca, hoca öfkeyle ayağa fırladı, dışarı koştu. Cemaat de arkasından sel gibi aktı. Ayakların taş zeminde çıkardığı uğultu, ölümün yaklaşan adımları gibiydi. Caminin önüne vardıklarında manzara çoktan toplanan köylüleri delirmiş gibi feryat ettiriyordu. Kadınlar dizlerine vuruyor, saçlarını yoluyor, yaşlı adamlar ellerini göğe kaldırıp “Ya Rab!” diye haykırıyordu. Herkesin gözü aynı yerdeydi. Köyün yamacındaki evlerden kara duman göğe yükseliyor, rüzgârla savrulup köyün üzerine kara bir kefen gibi çöküyordu. Dumanların arasından gelen boğuk çığlıklar, taş duvarlara çarpıp geri dönüyordu. Gökyüzü gri bir hüzünle kararmıştı. Sanki bütün köy bir anda uyanmıştı, uyanmış ama bir kâbusun içine doğmuştu. Ve artık herkes biliyordu: Ruslar gelmişti. Yangın sadece evleri değil, bir milletin huzurunu da yakmaya başlamıştı… Hoca’nın yüzü taş kesilmişti, bakışları öyle sert, öyle yakıcıydı ki sanki bir anlığına bütün kalabalığı susturmaya yetti. Dudakları arasından çıkan her kelime, caminin duvarlarına çarparak yankılanıyor, taşlara bile ürperti veriyordu. Hüseyin’in kolundan kavradı, gözlerini onun gözlerine dikerek: “Hemen birkaç adam al yanına… Yanıma gelin!” dedi. Sesi hem öfke doluydu hem de savaşın kaçınılmazlığını bilen bir adamın karanlık kararlılığıyla yüklüydü. Hüseyin başını neredeyse itaatkâr bir asker gibi hızla salladı. Gözleri hâlâ dumanlara takılı kalmıştı ama sesini toparlayıp, “Tamam, hoca emmi,” diyebildi. Hoca, cübbesinin etekleri dalgalanarak camiye geri girdi. Adımlarının yankısı, içerideki sessizliğe hançer gibi saplanıyordu. Titreyen parmaklarıyla çantasından bir pusula çıkardı. Kalem kâğıda değer değmez alnındaki damarlar kabardı, her harfi öfkeyle sanki düşmana saplanan bir bıçak gibi bastıra bastıra yazdı. Kâğıdı bitirince terli avuçlarını silmeden Hüseyin’e uzattı. “Bu notu Kireçhane kumandanı Memiş Ağa’ya ulaştıracaksın! Teeez ulaştıracaksın, evlat!” Hüseyin pusulayı avucuna alıp yumruk yapar gibi sıkı sıkı tuttu. “Tamam, hocam!” dedi, nefesi göğsünde düğümlenmiş hâlde. Pusula sadece bir cümleydi ama ağırlığı bir ordunun adımları kadar ağırdı: “Ruslar Kavaklı köyüne saldırdı.” Hoca bununla yetinmedi, arkasını dönüp yüksek sesle bağırdı: “Yakın köylere de haber uçurun! Herkesi uyarın! Gecikmeyin!” Ardından bir kez daha dışarı çıktı. Kalabalığın ortasında durduğu an, yüzündeki ölümcül kararlılık herkesi susturdu. Sabırlı, ağır bir nefes aldı; sonra göğsündeki sesi bütün köye haykırdı: “Allah’ını seven silahına sarılsın!” Sesi gök gürültüsü gibi çarptı cami kubbesine. “Silahı olmayan eline taş alsın, sopa alsın, balta alsın! Ne buluyorsa alsın, beni takip etsin!” Kalabalık önce birbirine bakakaldı. Kimi dualar mırıldandı, kimi gözlerini sildi. Ardından kadınlar çocuklarını kucaklayıp evlere doğru koştu, erkekler ise ambarlardan baltalarını, ahırdan kalın sopaları, yıllardır duvarda asılı duran paslı tüfekleri kaptılar. Köyün dar sokaklarında taşlara vuran ayak sesleri çoğaldı. Gökyüzündeki kara duman köylülerin üzerine bir kefen gibi çökerken imamın sesi hâlâ çınlıyordu: “Bugün kaçmak yok! Bugün burada duracağız! Bugün burada savaşacağız!” Kalabalık, hoca önde olmak üzere, bir dalga gibi aşağı doğru koştu. Rüzgârın getirdiği is kokusu genizlerini yakıyordu. Siperlerde kazı yapan Rus askerlerinin gölgeleri bile sisin arasından seçilebiliyordu artık. Toprak, düşmanın kürek darbeleriyle yarılmış, barut ve ter kokusuyla dolmuştu. Kalabalık siperlere yaklaştığında bir anda gök yarılmış gibi sesler patladı. Kurşunlar havayı biçti. Toprağa saplanan mermilerin çıkardığı tıslama, cehennemin nefesi gibiydi. İnsanlar çığlık atarak geri savruldu. Birkaç köylü olduğu yere yığıldı, biri göğsünü tutarak kıvranıyor, bir diğeri gözleri açık şekilde yüzükoyun düşmüş yatıyordu. Acı çığlıkların yükseldiği o anda imamın sesi, korkunun karanlığına bir kandil gibi düştü: “Yere yatın! Geri çekilin! Saklanın! Canınızı koruyun!” Sesi hem titriyordu hem de buyuruyordu. Köylüler onun sesine tutundular, kimisi taş arkasına çömeldi, kimisi duvar dibine süründü. Rus askerlerinin gözlerinde merhamet yoktu, yüzleri taş gibi, hareketleri soğuktu. Her ateş edişlerinde sanki öldürmeyi değil, yok etmeyi amaçlıyorlardı. Kimseye görünmeden bu kadar yakına nasıl gelmişlerdi? Kime güvenmişlerdi? Kim yol göstermişti? Bu sorular köylülerin zihnine bir yıldırım gibi çarpsa da bir gerçeğin etrafında birleşiyordu: Ruslar çoktan savaş açmıştı… Ama köylüler hâlâ bu savaşın başladığını yeni fark ediyordu. Memiş Ağa’nın yüzüne bakan, o an bir erkeğin değil de sanki dağların gölgesini görürdü. Çenesindeki sert hatlar daha da gerilmiş, gözlerinin içi kor gibi yanmaya başlamıştı. Haber ağırdı, yük ağırdı, omuzlarına çöken sorumluluk ise yılların sertliğini bile aratıyordu. Derin bir nefes aldı, doğuya bakan dağların karanlık yüzüne bir an baktı, sonra iki adamını yanına çağırdı. “Çabuk!” dedi, sesi çatallı ama dimdikti. “Pulathane Kaymakamı Mehmet Ağa’ya haber yetiştirin. Rus’un gölgesi düştü buraya.” Haberciler atlarına atlayıp toz bulutları kaldırarak uzaklaştığında Memiş Ağa’nın içi bir kor gibi tutuşmuştu, kollarını sıvayıp caminin önüne doğru yürüdü. Yanında iki asker vardı, yüzleri rüzgâr görmüş kayalar gibi sert. Caminin avlusu, onun adımlarının yankısıyla titreşiyordu. Her adımında sanki kalbi daha hızlı atıyor, gökyüzü daha da daralıyordu. Bu sırada Pulathane’de(Akçaabat’ta) tellalın sesi birdenbire sokaklarda patladı: “Kaymakam beyin buyruğudur! Silahı olan silahına, olmayan elinde ne varsa ona sarılsın! Kavaklı köyüne Ruslar saldırmıştır!” Dar sokaklarda yankılanan bu sözler, halkın yüreğine bir hançer gibi saplandı. Evlerin kapıları birbiri ardına açıldı, kadınların yüzleri bembeyaz kesilmiş, erkeklerin kaşları çatılmıştı. Kimisi sarığını sıkıca bağladı, kimisi giydiği keçeli yeleğin düğmelerini aceleyle ilikledi. Kasabanın yaşlıları, kapı eşiklerinde dua mırıldanırken gençler meydanın yolunu tuttu. Kaymakamlık binasının taş merdivenlerine çıkıp kalabalığın karşısında beliren Mehmet Ağa, yılların yorulmaz savaşçısına benziyordu. Üzerindeki kalın aba ceket, rüzgârda hafifçe kabarıyor, yüzündeki sert çizgiler hem kaygıyı hem de öfkeyi saklamadan gösteriyordu. Halkın uğultusu dalga gibi yükseldi ama o, elini kaldırınca meydan sessizliğe gömüldü. Dönemin keskin havası, savaşın kokusunu içinde taşıyordu, herkes, o kokuyu yutkunarak hissediyordu. Mehmet Ağa’nın sesi, meydanı dolduran kalplere kazık çakan bir davul sesi gibiydi: “Müslümanlar… Ruslar, Kavaklı köye çıktı!” Bir kadının ağzından istemsiz bir çığlık döküldü. Bir genç, başındaki fesi çıkarıp toprağa doğru eğildi, yumrukları titriyordu. Kalabalık bir an nefes almayı unuttu. Mehmet Ağa sözlerine devam etti, sesi hem sert hem de bir baba yüreği gibi sıcak: “Bu topraklar dedelerimizin kanıyla yoğruldu! Bugün o kanı yerde bırakmayacağız. Bugün namus günüdür! Silahı olan silahına sarılsın. Olmayan… Eline ne geçerse onu alsın! Rus’u anasından doğduğuna pişman edeceğiz!” Kalabalığın arasında yaşlı bir adam fısıldadı: “Biz bu günleri görmeyelim diyorduk… Lâkin kısmetmiş.” Yanındaki genç, titreyen sesle cevap verdi: “Dede… Bugün kaçılmaz, değil mi?” Yaşlı adam başını iki yana salladı, gözlerinden yaş süzülürken: “Kaçmak bize yakışmaz evlat…” dedi. “Bu toprak, kaçanın değil, duranındır.” Mehmet Ağa’nın gözleri kalabalığın üzerinde gezindi. Konuşmasını bitirmeden önce göğsünü kabarttı, sanki içinde ateşten bir fırtına dönüyordu. “Çocuklarımıza masal değil, destan bırakacağız! Öyle bir duruş sergileyeceğiz ki, bu günleri nesiller boyu anlatacaklar! Şimdi soruyorum… Var mısınız?” Bir sessizlik… Sonra kalabalığın içinden bir yiğit yumruğunu havaya kaldırdı: “Varıııııııız!” Ardından bir başkası: “Varıııız!” Ve sonra meydan, göğü çatlatan tek bir ses oldu: “Varıııızzz!” Sanki rüzgâr bile durdu o an, dağlar bile irkildi. O haykırışta korku yoktu artık, yerini kömür gibi közlenen bir kararlılık almıştı. Mehmet Ağa elini tekrar kaldırdı, gözleri ufka dikilmişti: “Yarım saat sonra! Atı olan atıyla, olmayan yayan! Burada toplansın!” Kalabalık dalga dalga dağıldı. Erkekler evlerine doğru koşuyor, kadınlar onların ardından titreyen dudaklarla bakıyordu. Kimisi kocasının gömleğini düzeltip yakasını kapatıyor, kimisi oğlunun omzuna elini koyup gözyaşını saklamaya çalışıyordu. Ve gökyüzünün griye döndüğü o saatte, herkes biliyordu: Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Pulathane’nin dar sokaklarında, insan nefesinin sıcaklığı bile havayı titretiyordu. Meydan, biraz önce göğe yükselen o büyük haykırışın ardından yeniden kaynayan bir kazan gibiydi. Erkekler evlerine doğru koşarken yelekleri rüzgârda savruluyor, postalları taşlara vurdukça sert bir ritim çıkıyordu. Kadınlar avluların eşiğinde kalmış, ellerini dua için göğe kaldırmıştı, kimisi gözyaşını mendiline siliyor, kimisi titreyen dudaklarla içinden ayetler okuyordu. Çocuklar bile bu uğultunun altında büyüyen bir fırtınayı sezmişti. Minik gözleri, babalarının, amcalarının omuzlarında geziniyor, daha dün kahvede laklak eden bu adamların yüzlerindeki kararlılığı şaşkınlıkla izliyorlardı. Kasabanın üzerine çöken sisli hava bile bir başka kokuyordu artık, korku değil, kıvılcım gibi dolaşan bir inanç kokusu… Mehmet Ağa’nın meydanda söylediği sözler hâlâ duvarlarda, taşlarda, insanların kalplerinde çarpıp duruyordu. Bu ses, Pulathane’nin damarlarından geçmiş, herkesin içine işlediği bir çığlığa dönüşmüştü. Kasım, kalabalığın arasında dimdik duruyordu. Üzerinde kısa kürklü bir çuha yelek vardı, yeni terlemeye başlayan sakalı yanaklarını gölgeliyor, bıyıkları öfkeyi ifade eden sert bir kıvrımla yukarı kalkıyordu. Gözlerinde garip bir karışım vardı, hem öfke, hem de kendine bile itiraf edemediği bir hasretin ateşi. Arkadaşı Hasan, ona yanaşıp kısık bir sesle sordu: “Kasım… Ne edeceğiz şimdi? Vallahi içim titriyor.” Kasım önce bir şey demedi. Derin bir nefes aldı, o nefes sanki bütün meydanın ağırlığını taşıyordu. Başını hafifçe yukarı kaldırıp göğsünü genişletti, bir an için uzak dağlara baktı. Sonra bir anda yürümeye koyuldu, sert, hızlı, amansız adımlarla. Hasan şaşkınlıkla peşine takıldı. “Kasım!” diye seslendi. “Hele bir dur! Ne yapıyoruz?” Kasım, dar bir sokağın başında durdu. Arkasına döndü, omuzları geniş, bakışları ok gibi keskin… Gözlerinde öyle bir kararlılık vardı ki Hasan’ın dili tutuldu. Bir el hareketiyle arkadaşlarını yanına çağırdı. Birer ikişer sokakların arasından fırlayan gençler etrafını sardı, hepsi de daha düne kadar kavga ettiği, küs olduğu, konuşmadığı arkadaşlardı. Kasım’ın sesi önce alçak çıktı ama içindeki ateşi saklamıyordu: “Bakın uşaklar… Bugüne kadar ne ettik? Birbirimize diklendik, kahvelerin önünde yaka paça olduk. Analarımızı ağlattık, babalarımızın sözünü dinlemedik. Köy bize kızdı, biz birbirimize…” Sözleri birden koptu. Gözlerini kapatıp kısa bir nefes aldı. Açtığında bakışları bambaşka bir derinliğe sahipti. “Amma!” dedi, sesi bu kez bir kaya gibi gür. “İşte şimdi… Şimdi kendimizi affettirmenin vakti geldi! Allah bize fırsat verdi. Biz de bu fırsatı değerlendireceğiz!” Hasan yutkundu. Diğer arkadaşları da başlarını eğmiş, Kasım’ın her kelimesinde biraz daha dikleşiyorlardı. Kasım devam etti, artık sesi meydandaki kalabalığın çığlığından bile daha güçlüydü: “Şimdi köye gidiyoruz! Evimize, ocaklarımıza! Kiminde bıçak var, kiminde balta, kiminde av tüfeği… Yoksa da olur! Bir odun da silah yerine geçer! Ne varsa kuşanacağız!” Sonra elini yumruk yapıp göğsüne vurdu. “Bu bizim borcumuz uşaklar! Bu bizim erkekliğimizin sınavı! Bugün harekete geçmezsek… Yarın yüzümüze kimse bakmaz.” Arkadaşları göz göze geldi, aralarında yıllar süren kavgaların, kırgınlıkların, çocukluk anılarının yankısı dolaştı. Sonra aynı anda, aynı yüreklilikle başlarını kaldırdılar. “Tamam!” dediler hep bir ağızdan. Bu tek kelime taş sokaklarda çınladı, rüzgâr bile durup dinledi. Kasım’ın yüzünde kısa bir tebessüm belirdi, ama zaferin değil, sorumluluğun ağır gölgesiydi bu. “Haydi, öyleyse,” dedi, yeleğinin düğmesini ilikleyip belindeki kuşağı sıkarken. “Vakit daraldı. Yiğit adam beklemez…” Ve gençler, Pulathane’nin tozlu sokaklarını çiğneyerek köylerine doğru yürümeye başladı. Adımlarında cesaret, kalplerinde fırtına vardı. Gökyüzü griydi ama içlerinde yanan ateş her şeyi aydınlatıyordu. Sarp kayalıkların gölgesinde, denizin tuzlu rüzgârına karışan barut kokusu ağır bir sis gibi çökmüştü. Danacı Kanberoğlu Memiş Ağa’nın etrafında toplanan köylülerin yüzlerinde hem korkunun gölgesi hem de direnişin kutsal ateşi dolaşıyordu. Her biri yünden örme mintanları, kaşe pantolonları, beline sıkıca bağlanmış kuşakları, çoğu dedelerinden kalma, köhne tüfekleri, gerçek bir orduya benzemiyordu belki, bütün o eksikliklerin içinde bile yürekleri bir ordudan güçlüydü. Birbirlerine bakıyorlardı, gözlerinde titrek bir umut, ama çenelerinde taş gibi bir kararlılık vardı. Eşlerinin bakışı hâlâ ellerinin içinde yankılanıyordu: “Git ama sağ dön…” Bir kadın fısıltısı, bir dua kırıntısı, bir çocuk gözünün dehşeti… Bütün bunlar köylülerin her adımına bir ağırlık, her nefesine bir cesaret katıyordu. Rus askerleri kıyıya dayanmış, gemilerin bacalarından yükselen duman gökyüzüne kara yırtıklar açmıştı. Fakat Memiş Ağa’nın adamları önce Rus ilerleyişini kırmayı başardı. Hatta bir süre için düşmanı derin vadiye doğru sürüp küçük koya kadar geri püskürttüler. O an, sanki dağlar bile sevinçle soluk almıştı. “Bastırın uşaklar!” diye bağırmıştı Memiş Ağa, koca göğsü öfkeyle kabarırken. “Kaçırın şu gâvur çocuklarını!” Köylülerden biri, ter içinde bağırarak yanındakine seslenmişti: “Davut! Anam duysa bana yiğit der mi dersin?” Davut, nefes nefese gülümsemişti. “Eğer buradan sağ çıkarsan değil yiğit, destan yazdı destan der!” Gülüşleri bir barut kokusu arasında bir anlığına insanı hayata bağlayan küçük bir ışık gibi belirmişti. Ama savaşın kaderi, Karadeniz’in dalgaları kadar hızlı dönüyordu. Çok geçmeden Rus gemilerinden büyük toplar ateşlenmeye başladı. Gök yarılmış gibi bir uğultu yayıldı. Ardından patlama… Ardı ardına… Durmaksızın… Gemilerin çeliği konuşuyordu, duman gürleyerek göğe yükseliyor, sahili titretiyordu. Köylülerin az önce kazandığı o küçük zafer, denizin üzerinden gelen bir çığlıkla boğuldu. Rus birlikleri yeniden siperlerine yerleşti, köyü ele geçirdi, şimdi boğaza doğru ağır ağır ilerliyorlardı. Her adımları kaya parçalarını çatlatan bir ayak sesi gibiydi. Rus donanması ikiye bölünmüştü: Birinci grup, Trabzon ve Pulathane’den gelecek yardımı kesmek için doğuya açılmıştı. İkinci grup ise iki firkateyn, iki de top çeken gemiyle Sargana Burnu’ndaki çıkarmayı destekliyordu. Patika yollar, dağların inatçı gölgesine rağmen top mermileriyle lime lime ediliyor, vadiler dumanla doluyordu. Kireçhane Tabyası tepeden tüm gücüyle cevap veriyordu. Her atışta yer gök birleşip çınlıyor, topun geri tepmesiyle kumlar savruluyor, askerlerin yüzüne toz serpiliyordu. Fakat ne yazık ki mermiler gemilere ulaşmadan denizin karnına gömülüyor, su, devasa sütunlar halinde göğe yükselip tekrar düşüyordu. Tabyanın içindeki askerler, kirle bulanmış siperlerde diz çöküp var gücüyle çalışıyorlardı. Üzerlerinde kalın aba ceketleri, başlarındaki feslerinin altından ter boşalıyordu. Ama hiçbirinin bakışında yenilgi yoktu. Bazılarının dudakları dua mırıldanıyor, bazılarının elleri titremeden fitili ateşliyordu. Derken Rus uzun menzilli topları, Kireçhane’yi doğrudan hedef almaya başladı. Bir patlama… Ardından bir diğeri… Gökyüzü, toz bulutlarıyla gecenin karanlığına dönmüştü. Toprak parçaları yağmur gibi üzerlerine yağıyordu. Askerlerden biri, patlamanın ardından yere kapanmış halde “Komutanım! Siper üstümüze yığılıyor!” diye bağırdı. Bir başkası, yüzündeki kanı koluyla silip dişlerini sıktı: “Vazgeçmek yok! Biz buradayız!” Memiş Ağa, savaşın bütün hengâmesi içinde dimdik duruyordu. Gözlerini ufka dikmiş, dumanın arasındaki çatırtıları sessizce dinliyordu. Çehresi kararlı, bakışları bir kartalın dalıştaki keskinliği gibiydi. Sonunda bir karar verdi, o an bütün tabyanın kaderine yön verdi. “Sağ kalan topları vadinin içine çekin!” diye haykırdı. Sesi, patlamaların arasından bir şimşek gibi geçti. “Haydi! Dağılmayın! Siz de şu hattı tutun! Çabuk olun uşaklar!” Askerler bir an bile tereddüt etmedi. Kimisi omuzlarıyla, kimisi elleriyle çekiyor, kimi topun tekerine sarılıyor, kimi gövdesini dayanıp itiyordu. Ayak sesleri vadide yankılanıyor, komutlar bir zincirin halkaları gibi birbirine ekleniyordu. Her adım, bir cesaret. Her nefes, bir direniş. Her çığlık, vatanın soluyan yüreğiydi. Ve o vadide, insanın kendi canından vazgeçebileceğini kanıtlayan o görünmez bağ, gözle görünmez ama her askerin omzunda duruyordu: “Bu topraklar düşmez.” Pulathane’ye doğru ilerleyen Vali Çarhacı Ali Paşa, dağların arasından süzülen soğuk rüzgârı yüzünde hissederken, savaşın acı kokusu ağır ağır ciğerlerine işliyordu. Yol boyunca gördüğü her yanık ağaç, her devrilmiş duvar, her boş ev, ona düşmanın acımasızlığını bir kez daha hatırlatıyordu. Paşa’nın omuzlarında sıradan bir sorumluluk değil, bir memleketin kaderi vardı, bunu bilen her asker onun ardından sessiz bir saygıyla yürüyordu. Tam o sırada, bir top mermisi öyle yakın bir yerde patladı ki, yer gök tek bir çığlıkmış gibi inledi. Dağın yamacındaki kayalar parçalanarak havaya savruldu. Sivri bir taş parçası Ali Paşa’nın omzuna hızla saplandı. Askerlerden biri çığlık attı: “Paşam! Dikkat edin!” Ali Paşa’nın suratı bir an kasıldı, ama ne bir inilti ne de bir geri adım… Yalnızca omzundan dökülen sıcak kanı hissetti. Atının yelesine tutunarak dik durdu, kirlenmiş kaftanı rüzgârda hafifçe dalgalandı. Çevresindekiler panikle etrafına üşüştü. “Paşam, yarasınız ağır! Geri dönelim, biraz dinlenin!” diye yalvardı genç bir yüzbaşı, gözleri korkuyla büyümüş. Ali Paşa, yaralı omzunu saran beze rağmen dimdik durdu, gözlerindeki keskin bakış, dağın kayalıklarından daha sertti. “Ben geri dönersem,” dedi, sesi titremiyor, aksine çelik gibi uzuyordu, “Pulathane’nin (Akçaabat’ın) kalbi söner. Bunu yapamam. Bu yara beni yolumdan çevirecek kadar güçlü değil.” Askerler sustu. O söz, savaş meydanına sürülen bir mühür gibiydi. Paşa, henüz tam sarılmamış yarasını umursamadan tekrar atına bindi. Kaftanının sol omzu kana bulanmıştı ama bakışlarında hiç eksilmeyen bir ateş vardı. Pulathane meydanı o gün hummalı bir rüzgârla çalkalanıyordu. Halk toplanmış, kimi dua ediyor, kimi göğe bakıyor, kimi de geleceğin belirsizliğinde kaybolmamaya çalışıyordu. Meydanın ortasında bekleyen yüzlerde hem korku hem umut vardı. Herkes, Ali Paşa’nın geleceği haberiyle tek bir noktaya çevrilmişti. Derken, ufukta önce üç atlı belirdi. Bir uğultu yayıldı kalabalığa. “Kaymakamın eşi... Ulve Hatun geliyor!” Kadınların savaş meydanında görülmesi pek alışıldık bir şey değildi. Ama o gün Pulathane’nin dört bir yanında zaten alışıldık ne vardı ki? Ulve Hatun, iki oğlunu sağına soluna almış, at üzerinde sarsılmaz bir diklikte ilerliyordu. Üzerinde sade ama asil bir cepken, belinde işlemeli bir kuşak, sırtında tüfeği vardı. Rüzgârda dalgalanan başörtüsü sanki meydandaki tüm kadınların duasını taşıyordu. Halkı yararak ilerlerken, bir kadın elini göğsüne götürüp fısıldadı: “Bak şu yiğit kadına… Sanki analarımızın ruhu onda can bulmuş.” Ulve Hatun hiç konuşmadı, konuşmasına gerek yoktu. Elindeki tüfeği kavrayışı, gözlerindeki kararlı parıltı, her şeyiydi onun sözü. İki oğlu da onun gibi ağır, elleri kılıç sapında titremeden duruyorlardı. Bu bile halkın yüreğine bir kor gibi düşüyordu.
Öte yandan Trabzon’dan ve Pulathane’den yola çıkan askerler, gönüllüler, dağ yollarını aşarak Kavaklı Köy’ün önündeki tepelere ulaşıyordu. Terle karışmış toz, askerlerin yüzünü çamur gibi kaplamıştı, giysileri yırtılmış, çizmelerinin kenarları açılmıştı. Ama onların omuzlarındaki yorgunluk, gözlerindeki ışığı kıramıyordu. Öğlen güneşi tepelerin üzerine vururken, toplanan kalabalığın içinden bir ses yükseldi: “Beyler, düşmanın üç bini tüfekli, bizim yüz otuz tüfeğimiz var diye korkacak mıyız? Bu toprak bizim, bu dağlar bizim!” Kimi güldü, kimi “Allah Allah!” diye haykırdı. Savaşın gölgesi bile bu insanlara diz çöktüremiyordu. Vadinin içinden yükselen silah sesleri, yankı yaparak geri dönüyor, her bir patlama göğüslerde çarpan bir ikinci kalp gibi duyuluyordu. Bir delikanlı, tüfeğini temizlerken yaşlı bir adama döndü: “Emmi, sence bugün kazanır mıyız?” Yaşlı adam, gri sakalının arasından gülümsedi. “Evlat, biz bugün ya kazanacağız ya da adımızı göğe yazacağız. Korkma.” Tam o sırada, uzakta bir atlı birliği belirdi. Güneş, onların üzerinde parlayan tüfek dipçiklerine vuruyor, kıvılcımlar saçıyordu. Bir genç, heyecanla bağırdı: “Bakın! Çarşıbaşı’ndan Kaplanoğlu Mustafa Ağa geliyor!” Halk bir anda kabaran bir dalga gibi seslendi, askerler omuz omuza dizildi. Mustafa Ağa, iri cüssesi, uzun pala bıyıkları, gür sesi, dağ taş titreten kararlılığıyla birliklerinin önünde ilerliyordu. “Atlarınızı diri tutun!” diye bağırıyordu adamlarına. “Bugün geri çekilmek yok! Bugün, çocuklarımız yarın bu topraklarda başı dik gezsin diye dövüşeceğiz!” Bu geliş, Türk kuvvetlerinin moralini göğe kaldırdı. Vadinin üzerindeki hava dahi değişti, korku değil, umut dolaşıyordu artık. Kavaklı Köy’ ün dar boğazlarında yankılanan her silah sesi, sadece bir ateş değil, bir dua, bir haykırış, bir direniş sözü gibiydi. Toprak, ayakların altında titriyor, duman göğe yükseliyor, gölge gibi dolaşan ölüm, korku salmak yerine cesareti bilemekteydi. O gün Kavaklı yalnızca bir savaş görmedi. Fedakârlığın, inancın, özgürlüğe duyulan o yakıcı sevdanın yazıldığı bir destanın ilk satırları orada dokundu toprağa. Ve o satırların her biri, bir milletin yüreğinden kopup gelen birer ateş parçasıydı. Kasım, Suga köyünden yola çıktığında arkasında bıraktığı dağların eteğine bir kez daha baktı, sanki o dağlar onun çocukluğunu, ev kokusunu, annesinin yüzündeki o yumuşak ifadeyi saklıyordu. Buğulanmış gözlerle değil ama derin bir iç çekişle veda etmişti memleketine. Yanında dokuz arkadaşı… Hepsi tanıdık yüzler, hepsi aynı toprağın, aynı çayın kenarında büyümüş yiğitlerdi. Üzerlerinde yalın yün ceketler, başlarında kalın poşular, omuzlarında tüfek yerine daha çok bıçak, kılıç, balta… Yoksul, ama elleri nasırlı, korkusuz, ama umutla örülü insanlar. Kasım’ın yürüyüşünde öyle bir diklik vardı ki, sanki rüzgâr bile ona yol vermek isterdi. Gözleri karanlık bir gecenin içindeki yıldız gibi parlıyor, bakışlarında bir Yörük’ün ateşi, bir savaşçının sessiz yemini saklı duruyordu. Savaşın ilk gününde düşman ateşinin, top seslerinin, ölümü hatırlatan dumanın içinden geçerken bile yüzünde en ufak bir tereddüt gören olmamıştı. Tam aksine, yanındaki köylüler onun duruşundan cesaret çekiyordu. Cepheye vardıkları gün kasım rüzgârı dişlerini gösteren bir kurt gibi esiyordu. Rüzgâr yüzleri kesiyor, çam kozalaklarını top gibi savuruyordu. İşte o soğukta, düşmanın yeni icat tüfeklerinin korkunç gücüyle tanıştılar. Patlayan her atışta Rus tüfeklerinin dumanı göğe doğru ince bir tül gibi yükseliyordu ama Kasım hemen bir şey fark etmişti. “Bunların mermisi çok ama doldurması meşakkatli ha…” dedi kendi kendine, gözlerini kısarak. Arkasındaki gençlerden biri sordu: “Kasım, ne düşünürsün?” Kasım atının yelesini okşadı, soğuktan kızarmış elleri titremiyordu. “Düşünürüm ki…” dedi yavaşça, sonra sesini yükseltip gür bir nefesle bağırdı, “…biz onlardan evvel davranmalıyız. İlk mermiyi attılar mı, doldurana kadar onları tepelemeliyiz.” Arkadaşları birbirlerine baktı, bu sözler Kasım’ın ağzından dökülmüş, yüreklerinde kök salmıştı. Düşman siperleri karşılarında, sisle örtülü bir uçurum gibi duruyordu. Kasım atının üzerinde dimdik, gözleri kararlı bir çizgi gibi ufka sabitlenmişti. Kılıcını kavradı, metalin soğukluğu sanki elindeki damarlarla bir oldu. “Saldırıyoruz!” diye haykırdı. Bu bir emir değil, yüreklere fırlatılmış bir kıvılcımdı. Atlar dörtnala kalktı. Rüzgâr kulağına uğuldarken Kasım’ın aklında yalnızca tek bir şey vardı: Vatanı korumak… Arkadaşlarını korumak… O topraklarda esen rüzgârın bir daha düşmana kokmaması… Düşman tüfeklerinin ilk atışları yankılandı, ardından Rus askerleri telaşla ikinci mermiyi doldurmaya çalıştı. İşte o an Kasım ve arkadaşları bir gölge gibi siperlerin üzerine çöktü. Kılıçlar havada ışıdı, çelik çeliğe vurdu, bağırışlar birbirine karıştı. Kasım’ın kılıcı öyle ustaca savruluyordu ki izleyenler nefeslerini tutmuştu. Her hamlesi bir kararlık çığlığıydı, her darbesi “Bu toprak bizim!” diye haykırıyordu sanki. Bir Rus askeri tüfeğini telaşla kaldırmaya çalışırken Kasım atından atladı ve yere düşen askerin üzerine yıldırım gibi indi. Yüzüne kan sıçradı, ama gözünde korkudan çok öfke vardı. Arkasından bir arkadaşı bağırdı: “Kasım! Dikkat et!” Kasım, gözünün kenarından gelen hareketi fark edip hızla döndü, bir diğer düşmanın kılıcını savuşturdu, sonra keskin bir tepkiyle onu yere serdi. Rus askerleri paniğe kapılmıştı. Bazısı tüfeğini atıp kaçıyor, bazısı ne olduğunu bile anlamadan boylu boyunca toprağa düşüyordu. Bu çarpışmaları tepeden izleyen Vali Çarhacı Ali Paşa, atının üzerinde tam bir savaş beyine benziyordu. Kanlı omzuna rağmen dimdik duruyor, çevresine emirler yağdırıyordu. Gözleri Kasım’ın üzerine takılınca yüzündeki sert ifade bir anlığına yumuşadı. “Şu yiğit de kim ola?” diye sordu çevresindekilere. Kalabalığın içinden yaşlı bir adam cevap verdi, nefesi hâlâ çarpışmayı izlemekten hızlanmıştı: “Paşam, Suga köyünden Kasım’dır o. Yörük delikanlısıdır… Yiğittir, gözü karadır.” Ali Paşa’nın gözleri parladı. Dudaklarının kenarında gurura benzer bir tebessüm belirdi. “Hay maşallah…” dedi, “Allah nazardan saklasın. Bu Yörük değil, olsa olsa delinin birisidir. Ama böyle deliye memleketin ihtiyacı var!” Bu söz yayıldıkça askerlerin arasında bir sıcaklık dolaştı. Karanlık savaş meydanını aydınlatan bir ışık misali Kasım’ın cesareti herkesin içine ümit serpmişti. O an oradaki herkes biliyordu: Kasım sadece bir köylü değil… O gün küllerin içinden doğan bir destanın ilk satırıydı. Kasım, karanlığın savaş meydanını bir kefen gibi sardığı o anda hâlâ ayaktaydı. Gün boyu süren çarpışmanın ardından nefesi daralmış, yaraları sızım sızım yanıyordu ama gözlerinde yılgınlıktan eser yoktu. Atının üstünde, rüzgârın savurduğu kan, toprak kokusunun içinden geçerken, gece göğünün siyahına karışan dumanı seyretti. Tepeye vardığında bir asker gelip atının dizginlerine sarıldı. Üzerindeki kalın aba çeketinin düğmeleri çözülmüş, alnındaki ter soğuğun içinde buhar olup uçmuştu. “Delikanlı,” dedi saygılı bir tonda, “Vali Bey sizi görmek ister.” Kasım’ın yüzü yorgunluğun gölgesindeydi ama bakışları hâlâ keskindi. Çenesindeki sakalların arasına kan bulaşmıştı. “Beni ne yapacakmış?” diye homurdandı, sesi güçlü ama alttan alta titrek. “Asker bilmiyorum,” dedi adam başını eğerek. “Ama… Gün boyu tepeden sizin çarpışmanızı izledi. Gözünü sizden alamadı.” Kasım bir an sustu. Gözleri aşağıdaki alanda yere saçılmış bedenlere takıldı, yaralı dostlarına, birlikte gülüp eğlendiği, aynı tarlada ter döktüğü adamlara… İçinde bir şey bıçak gibi kesildi. Kibirle değil, ağır bir kader bilinciyle dikti başını. “Gidelim,” dedi yalnızca. Patika karanlıkta bir yılan gibi kıvrılıyor, ayaklarının altında taşlar çıtırdıyordu. Kasım her adımda yaralarının sızısını hissediyordu ama dişlerini sıkıp belli etmedi. Üzerine giydiği kalın aba kanla ağırlaşmıştı, omuzu sızlıyor, göğsünde bir sıcaklık dolaşıyordu ama buna aldıracak hâli yoktu. İleride beliren ışıklar, komutan çadırının bulunduğu tepeyi loş bir kül rengiyle aydınlatıyordu. Çadırın önünde askerlerin fısıltıları duyuluyor, içerden hararetli konuşmalar geliyordu. Savaşın gölgesinde bile o çadırın içinde bir düzen, bir ciddiyet vardı. Asker perdenin ucunu kaldırdı. “Buyur,” dedi. Kasım içeri adım attığında yüzüne sıcak bir buğu vurdu. Yağ lambalarının titrek ışığı, çadırın dört bir yanındaki gölgeleri hareketlendiriyor, harita başında duran komutanların yüzlerini bir görünüp bir kaybolan siluetlere dönüştürüyordu. Çadırın ortasında, haritanın üzerine eğilmiş bir adam vardı: Vali Çarhacı Ali Paşa. Geniş omuzları, beyazlamış sakalları, yılların çizik çizik ettiği yüzü… Onun duruşunda öyle bir ağırbaşlılık vardı ki çadırdaki herkes fark etmeden biraz daha dikleşiyordu. Kasım içeri girdiğinde valinin elindeki kılıç harita üzerinde bir noktada durdu. Paşa başını kaldırdı, bir süre tek söz söylemeden Kasım’ı süzdü. Çadırın içinde nefesler bile hafifledi. Asker, topuğunu sertçe yere vurup selam verdi. “Efendim, emrettiğiniz gibi Yörük Kasım hazırdır.” Vali ağır adımlarla doğruldu. Bakışlarında hem yılmaz bir komutanın ateşi hem de bir babanın şefkati vardı. “Gel evladım,” dedi tok ama sıcak bir sesle. Kasım yaklaşırken ayaklarının altında halı hışırdadı. Bir an çekingenlik çöktü üzerine, savaş meydanında aslan kesilen yüreği, şimdi valinin gözleri önünde mahcup bir çocuğa dönüyordu sanki. Vali omzuna elini koydu. Eli ağırdı ama içindeki sıcaklık sanki Kasım’ın iliklerine kadar işledi. “Maşallah,” dedi gülümseyerek. “Gençsin… Hem de pek genç. Ama yiğitliğin yaşından büyükmüş belli ki. Allah nazardan esirgesin seni. Bileğin kuvvetli olsun evladım. Sizin gibiler oldukça düşmanın hesabı şaşar.” Kasım’ın yanağı kızardı. Başını eğip mırıldandı: “Estağfurullah efendim… Biz elimizden geleni ettik sadece.” Vali onun yüzüne biraz daha yakından baktı. Sonra birden kaşları çatıldı. “Evladım… Sen yaralısın!” Kasım itiraz etmek için başını kaldırdı ama valinin sert, endişeli bakışı karşısında sesi boğazında düğümlendi. “Sıhhiyeyi hemen çağırın!” diye gürledi Paşa. Kasım gösterilen yere otururken, kılıcının metal soğukluğu bileklerinden kaydı. Sıhhiye içeri girdi, telaşla kesik yerlerini sardı, kanları temizledi. Dokunuşları acıyı artırsa da Kasım dişini sıktı, ses çıkarmadı. Çadırdaki herkes susmuştu. Yalnızca lambanın cızırtısı, sıhhiye neferinin hızlı nefesleri duyuluyordu. Vali bu sırada yaverini yanına çağırdı. Yaver eğildi, Paşa düşük tonda birkaç cümle fısıldadı. Yaver başını hızla salladı: “Emredersiniz efendim.” Sonra geri çekilip çadırdan ayrıldı. Kasım ne konuşulduğunu bilmiyordu ama valinin gözlerinde ona dair özel bir niyet, bir takdir parıltısı gördü. Ve o an anladı: Bu gece, hayatının sıradan bir gecesi olmayacaktı. Destanlar bazen bir çarpışmada değil, bir çadırın içinde, bir komutanın bakışında başlardı. Kasım daha ne olup bittiğini anlamadan çadırın içindeki hava ağırlaştı, nefesler sanki görünmez bir el tarafından tutulmuş gibiydi. Bir süre sonra yaver perdeyi aralayarak geri döndü. Elinde, sarı idare lambasının titrek ışığında parıldayan, uzun namlulu bir tüfek vardı. Metal namlu, ışığı öyle bir topluyor, öyle bir yansıtıyordu ki çadırdaki herkes bir anlığına savaşı, yorgunluğu, kanı unutup yalnızca o silahın ihtişamına kapıldı. Yaver, tüfeği saygıyla iki eliyle valiye uzattı. Vali Çarhacı Ali Paşa, ağır ama kararlı bir hareketle silahı kavradı. Bütün çadır sessizdi, ateşin çıtırtısı bile sanki konuşmamak için kendini tutuyor, bu anın kutsiyetini bozmamaya özen gösteriyordu. Paşa’nın adımları çadırın keçe zemininde duyulur duyulmaz Kasım’ın kalbi hızla atmaya başladı. Genç adamın yüzü solgundu, alnındaki ter tanesi donmakla akmak arasında gidip geliyordu. Yorgundu, evet… Ama gözlerinde o sönmeyen kıvılcım hâlâ aynı berraklıkla parlıyordu. Vali tüfeği Kasım’ın karşısında durup iki eliyle ona uzattı. Sesi, yılların ağırlığını taşıyan o tok tınısıyla çadırın içinde yankılandı: “Bu sana yakışır evladım… Al, bu mavzer artık senindir.” Bu söz, Kasım’ın yüreğine bir kor gibi düştü. Bir adım geriye çekilecek gibi oldu, sonra dizlerinin üzerinde bir sıcaklık hissetti. Boğazında bir düğüm büyüyor, nefesi daralıyordu. Titreyen parmaklarıyla tüfeği kavradığında soğuk metal avuçlarının içine işledi; ama o soğukluğun ardında öyle bir anlam vardı ki, genç adamın içi birden harlandı. “Efendim…” dedi, sesi çatallandı. Devamını getiremedi. Sanki kelimeler dudaklarının arasından çıkmak için değil, kalbinin derininde saklanmak için direniyordu. Vali, onun bu hâlini görüp hafifçe gülümsedi. Omzuna koyduğu eli bu kez daha ağır, daha sahipleniciydi. “Evladım,” dedi. “Senin gibi yiğitler var oldukça bu topraklar düşmana teslim olmaz. Şunu bil: Bu yalnızca bir silah değil… Bu milletin sana verdiği emanet, güven, dua ve umuttur.” Bu sözlerle birlikte çadırdaki sessizlik bir anda dağıldı. Arkada duran askerlerden biri, daha fazla dayanamayarak alkışlamaya başladı. Sonra bir diğeri… Derken çadırı coşkulu bir alkış tufanı doldurdu. Alkışların arasında, bazı askerlerin gözlerinde gizlenmeye çalışan yaşlar bile parlıyordu. Ve bütün bu seslerin ortasında Kasım, kucağında tuttuğu mavzeri sanki bir bebek gibi usulca kavradı. Parmaklarını ahşap kundak üzerinde gezdirdi. Sanki silah değil, bir yadigâr, bir hatıra, bir dua taşıyordu ellerinde. Göğsü kabardı, nefesi genişledi. Birden içinden bir fısıltı yükseldi: “Babam sağ olsaydı… Şu an nasıl gurur duyardı benimle? Kim bilir, gözleri nasıl ışıldardı…” Gözbebekleri buğulandı ama sıkıp kendini tuttu. Kimseye belli etmek istemedi. Bu an, bu gurur, bu sarsılmaz kutsiyet… Hepsi, yalnızca ona aitti. Ve çadırda alkışlar sürerken, Kasım mavzeri göğsüne bastırarak derin, ağır ama umut dolu bir nefes aldı. O nefes, tükenmiş bir savaş gününün değil, yeni bir kaderin başlangıcıydı. Kasım çadırdan çıktığı anda soğuk gece rüzgârı yüzüne vurdu, barut, duman, kanın ağır kokusu hâlâ havada asılıydı. Daha bir adım atmadan, arkadaşlarının meraklı, telaşlı yüzleri etrafını sardı. Üstlerinde gün boyu terle karışmış çamur kurumaya başlamış, gözlerinin altı yorgunluktan çökmüş, ama içlerindeki dostluk ateşi hâlâ capcanlıydı. İlk soruyu her zamanki gibi dili en keskin olanı sordu: “Kasım ne oldu? Vali seni niye çağırmış?” Kasım, dudaklarının kenarında bir tebessüm belirdi ama sır vermeden önce etrafa şöyle bir baktı. Çadırların arasındaki karanlık çökmüş, yalnız ateşlerin turuncu alevleri ara ara yüzleri aydınlatıyor, gölgeleri dans ettiriyordu. “Durun hele,” dedi sakin ama derinden gelen bir sesle. “Aşağı geçelim de orada konuşuruz.” Böyle söyleyince hepsi sustu, peşine düştüler. Birlikte, zemini sert toprağının üzerinde ağır adımlarla yürüdüler. Aşağıdaki ateş başına geldiklerinde, kütüklerin çıtırtısı, alevlerin kokusuyla birleşip geceye kendine özgü bir melodi yayıyordu. Arkadaşlarından biri sabırsızlığa daha fazla dayanamayarak yaklaştı: “Eee anlatsana artık! Vallahi meraktan çatladık. Niye çağırmış seni vali?” Kasım derin bir nefes aldı. Ateşin ışığı yüzünde titreşirken gözleri bir anlığına dalıp gitti. Omuzlarını dikleştirdi, sesi güvenli ama sakince aktı: “Öyle büyük bir şey yok… Düşman üzerine saldırışımızı görmüş. Memnun olmuş. ‘Kimdir bu çocuk?’ diye merak etmiş. Tanışmak istemiş işte.” Köylü arkadaşlarından biri hayretle gözlerini büyüttü: “Ne yani… Koskoca vali seninle mi tanışmak istemiş?” Kasım, sanki çok sıradan bir şeymiş gibi başını salladı: “Ne sandınız ya?” Bu alaycı rahatlık ortamı yumuşattı. Arkadaşlardan biri hemen söze karıştı: “Beyler, bundan sonra dikkatli konuşalım! Kasım Beyimizin ünü Trabzon’u geçmiş, yarın bir gün İstanbul’a giderse şaşmayın!” Hepsi birden kahkaha attı, ama o kahkahaların ardında bir övünme, bir hayranlık, bir gurur gizliydi. Gözleri Kasım’ın üzerinde dolaşıyor, onun taşıdığı gücü, kaderin onu ittiği yolu sezmiş gibi bakıyorlardı. Kasım sonunda elindeki tüfeği kaldırıp gösterdi: “Bakın,” dedi, sesi biraz titreyerek. “Bu tüfeği de bana hediye etti.” Sözünü duyan herkes bir anda ciddileşti. Gözler tüfeğe çevrildi. Sıradan bir silah değildi, valinin eliyle verilmişti. Bir teşekkür değil, bir itibar, bir taltifti. Tüfek elden ele dolaşırken her biri dikkatle, sanki kutsal bir emanetmiş gibi baktı, dokundu. Karanlığın içinde yüzlerinde hüzünle karışık bir gurur okunuyordu. Ateşin ışığı tüfeğin üstünde titrerken Kasım yavaşça yere uzandı. Elbiselerinin sert, savaşın tozu, kanı sinmiş kumaşı tenine dokundu. Kollarını iki yana açtı, ellerini başının altına koydu. Gökyüzü karanlık bir derya gibiydi, yıldızlar ise birazdan sönecekmiş gibi zayıf ışıklarla titriyordu. Kasım’ın bıyıklarının altında kasılan üst dudağı, zihnindeki fırtınayı ele veriyordu. Düşünceleri birbirine çarpıyor, içi içini yiyordu. Gözlerinde günün sahneleri alev gibi yanıp yanıp sönüyor, derin bir iç çekişle hepsi göğsünde bir düğüme dönüşüyordu. Yakındaki köylüsü, ateşin sesine karışmış hafif bir kederle sordu: “Kasım… Yarın sence ne olur?” Kasım gözlerini ateşten ayırmadı. Alevlerin kıpırtısı gözbebeklerine vuruyor, içindeki karanlığı aydınlatıyordu. “Allah bilir,” dedi, sesi ağır ve düşünceliydi. “Ama bu… Bizim köydeki kavgalarımıza benzemiyor. Adamları gördünüz. Silahlılar, gözleri kararmış. Şakaya gelir yanları yok.” Bu sözler havada kaldı. Rüzgâr bile o anda esmeyi bıraktı sanki. Ateş çıtırdadı, közler içten içe parladı. Ve herkes biliyordu: Kasım’ın söylediği yalnızca bir uyarı değildi. Yaklaşan fırtınanın ilk uğultusuydu. Vali Çarhacı Ali Paşa, idare lambasının loş, sarı ışığı altında masaya yayılmış haritalara eğilmişti, yüzündeki derin çizgiler titrek ışıkla daha da belirginleşiyor, gölgesi çadırın duvarında kocaman ve yorgun bir dev gibi kıpırdanıyordu. Lambanın her sarsıntısında alev titriyor, ışık haritanın kıvrımlarında bir sağa bir sola kayarak yaklaşan savaşın ağırlığını daha da hissedilir kılıyordu. Masanın başında duran kurmaylar ise sessizdi, yalnızca parmakların harita üzerinde dolaşırken çıkardığı hafif hışırtı duyuluyordu. “Şu sırtı geçmeye kalkarlarsa,” dedi vali, işaret parmağını haritaya bastırarak, “bizim çocuklar tepeden çöker. Lakin sis olursa işler değişir… Rus’un gözü gece karanlığına alışkın değil.” Yanında duran kumandanlardan biri kaşlarını çatıp mırıldandı: “Paşam, sabaha ağır sis bekleniyor. Bizim lehimize ama adamlar yatakçılar sayesinde bazı geçitleri öğrenmiş diyorlar.” Vali başını kaldırdı, gözlerinde bir sertlik parladı. “Bu toprakları Ermeni’si de Rum’u da bilir amma,” dedi, sesi ince bir öfke taşır gibi, “bizim bildiğimiz gibi bilemezler. Bir taşın altında hangi kurdun yuva yaptığını, hangi derenin nerede çatallaştığını, hangi patikanın nereye çıktığını bilmezler. Onlar harita okur, biz toprağın nefesini duyarız.” Bu sözler çadırdaki herkesin moralini bir nebze yükseltmişti. Duvarın yakınında, üzerinde sade cepken, belinde işlemeli kuşak sırtında tüfek, başında oyalı işlemesiyle dimdik duran Ulvi Hatun, valinin sözlerini dikkatle dinliyordu. Başındaki yaşmak omzuna usulca düşmüş, yüzünün sert ama aydınlık hatlarını kısmen ortaya çıkarmıştı. Gözlerinde ne korku ne tereddüt vardı, sanki bu savaşın yükünü omuzlarında taşımaya alışkın bir kadın gibiydi. Omzunda bir çantayla duruyor, çantanın içinde yaralılar için hazırladığı sargılar, bitkisel ilaçlar, temiz bezler sessizce bekliyordu. Vali ona kısa bir bakış attı. “Ulvi Hatun,” dedi saygıyla. “Yarın işin zor. Yaralı çok olacak.” Kadın başını dik bir gururla kaldırdı. “Paşam,” dedi yumuşak ama sarsılmaz bir sesle. “Erkeklerimiz can verirken biz oturup seyir mi edeceğiz? Allah izin verirse elimizden geleni yapacağız. Kiminin yarasını sararız, kimine su yetiştiririz… Kiminin son sözünü büyüğüne, anasına ulaştırırız.” Çadırın içinde kısa bir sessizlik oldu. Ulvi Hatun’un sözleri, haritanın üzerinde dolaşan parmaklardan, tüfek seslerinden, süvarilerin nallarından çok daha gerçek, çok daha insani bir ağırlık taşıyordu. O sırada Ruslar, vadinin öbür ucundaki çadırlarında hazırlık halindeydi. Subaylarının çoğu bu arazinin dilini bilmez, toprağın huyunu tanımazdı. Rehber diye yanlarına aldıkları birkaç Ermeni ve Rum yatakçıya güveniyorlardı. Ve işin kötüsü, buna fazlasıyla inanmışlardı. “Sabah Trabzon yolunu açarız,” dedi Rus komutanlarından biri, haritanın üzerinde işaretler yaparak. “Türkler çoktan dağılmıştır. Yatakçılar doğru yolu gösterdi.” Ama bilmedikleri çok şey vardı… Türklerin bu toprağı avuçlarının içi gibi bildiğini, her patikanın bir sır, her kayanın bir işaret olduğunu, sis bastığında düşmanın değil kendilerinin avantajlı olduğunu… Toprağın, ağaçların, derelerin Türk’ten yana olduğunu bilmiyorlardı. Gece ağırlaştıkça gökyüzü en koyu siyaha büründü. Ay yoktu. Yıldızlar bile sanki göğün karanlığından ürküp saklanmışlardı. Saatler ilerledikçe sis, adeta bir hayalet gibi vadinin içine çökmeye başladı. Önce ince bir tül gibi belirdi, sonra büyüdü, ağırlaştı, derinleşti. Bir süre sonra göz gözü görmez oldu. Karanlığın içinde yalnızca uzaklardan gelen at kişnemeleri, nöbetçilerin boğuk sesleri, bir de ateşlerin kor halinde tütüşü işitiliyordu. Sabaha karşı toprak uyanmaya başladı. Önce incecik bir buhar yükseldi, gece boyu soğuyan toprak ısınıp nefes alırken göğe doğru buhar atıyordu sanki. Bu buhar, askerlerin yaktığı ateşlerden yükselen dumanla birleşip göğe doğru süzüldü. Sis yavaşça dağılıyor, vadinin yeniden şekillenen hatları ortaya çıkıyordu. Sonra güneş doğdu. Kasım ayının serin sabahı, çayırların üzerindeki çiy tanelerinde renk cümbüşü yarattı. Otların arasına gerilmiş örümcek ağları sabah meltemiyle dans ediyor, çiy taneleri bu ağların üzerinde binlerce minik kristal gibi parlıyordu. Ağaçların dalları, gece boyunca biriken su damlacıklarıyla iyice ağırlaşmıştı, güneş ışığı dallara sızınca bu damlacıklar gökkuşağının tüm renklerini parlatıyordu. Tepelerin ardında mavi gökyüzü geniş bir kubbe gibi yükseliyor, altındaki tarlalar, dereler, ormanlar bir masal diyarı gibi gözler önüne seriliyordu. Sararmış ot yığınları sararmış ormanlara desen veriyor, vadinin üzerinde hafifçe uçuşan beyaz buhar tüy kadar hafif bir örtü misali geziniyordu. Kavaklı Köyü’nden hâlâ ince beyaz dumanlar yükseliyordu. Bacalardan tütüp göğe karışan o miskin dumanlar, sabahın sessizliğini yırtmadan ama varlıklarını duyurarak ilerliyordu. Ve o dumanlar herkese aynı şeyi hatırlatıyordu: Savaş kapıdaydı, ama hayat hâlâ devam ediyordu. Kasım’ın çevresinde kıvılcım gibi dolaşan savaş çığlıkları, sabahın ışıklarıyla karışıp göğe yükselirken, vadinin öte yanında Vali doru atının üzerinde bir heykel gibi duruyordu. Sert ama coşkulu talimatlarla onları harekete geçmeye hazırlıyordu. Her kelimesi yankılanıyor, her hareketi cesaret aşılıyordu. Üzerindeki kaftanın etekleri rüzgârda dalgalanıyor, göğsündeki nişanlar sabahın solgun ışığını kırarak yüzüne sert bir parıltı düşürüyordu. Atının yelesi rüzgârla savrulurken Vali elini kaldırdı, o hareket, sanki yılların devlet ciddiyetini taşır gibi ağırdı. Askerlerin yüzlerinde kararlılık okunuyordu, kimse geri adım atmaya niyetli değildi. Kasım gözlerini kapadı, dudaklarında dualar mırıldandı. Ellerini açıp avuçlarını gökyüzüne kaldırdı, beraberindekiler de aynı şekilde ona eşlik etti. Dualar yükseldiğinde rüzgâr bile susmuştu sanki herkesin kalbi aynı ritimde atıyordu. Ellerini yüzüne, sakallarına sürerken “Âmin” dedi Kasım, ardından gelen koro gibi diğer sesler de aynı kelimeyi yankıladı. Son bir kez daha Karadeniz’in üzerindeki kızıllığa baktı Kasım… Ufukta beliren o kızıl ışık dalgası hem umut hem de savaşın habercisiydi. Askerler ve milisler sıralarını almıştı, hepsi tek bir emirle harekete geçmeye hazırdı. Gözlerde korkudan eser yoktu, sadece inanç vardı, o inançla dolu bakışlar ufka dikilmişti. Hava soğuktu ama içleri yanıyordu… Çünkü o gün sadece topraklarını değil, onurlarını da savunacaklardı. “Askerler!” diye haykırdı Vali, sesi hem sert hem ateşliydi. “Bugün buradan geri dönmek yok. Bugün, adımız bu toprağın taşlarına işlenecek!” Çevresindeki askerler, ceketlerinin dar yakalarını düzeltip başlarını dikleştirdiler. İçlerinde titreyen korku, Valinin bakışlarının altında kor gibi bir cesarete dönüşüyordu. Bazıları yeni tıraş olmuş yüzlerini ovalıyor, bazıları miğferlerinin perçinlerini düzeltiyor, bazıları ise dudaklarını gizlice ıslatarak beliren kuruluğu yenmeye çalışıyordu. Kasım, bu manzarayı bir an izledi, sonra gözlerini kapadı, ellerini göğe kaldırdı. Kalın parmaklarının arasında gece boyunca biriken tozlar döküldü. Dudakları kıpırdadı, her hecesi içten, her kelimesi ateş gibi yanıyordu. “Allah’ım… Bize kuvvet ver. Vatanı koruma gücü ver…” Arkada duran köylüler de aynı anda ellerini açtılar. Aralarında kimisi mintanı içinde incecikti, kimisi beline sardığı yünden kuşakla iri ve heybetli. Ama hepsinin gözlerinde aynı şey vardı, toprağa kök salmış bir inanç. Köylüsü, gözleri sulanmış hâlde Kasım’a yaklaştı. “Kasım… Hazır mıyız?” diye fısıldadı. Kasım, başını ufka çevirdi. Karadeniz’in üzerinde kızıl bir çizgi beliriyordu, sanki gök yarılıyor, içinden ateş dolu bir gün doğuyordu. “Hazır değilim,” dedi Kasım yavaşça. “Ama gitmem gerek…” Sonra arkadaşına döndü, hafifçe gülümsedi. “Hepimiz gibi.” Vali, uzaklarda bir noktaya gözlerini dikmiş halde bekledi. Nefesi hızlandı. Sonunda elini havaya kaldırdı, ardından, bir yıldırım gibi o el yere indi. İçlerinden biri kaygıyla, “Başlıyor!” diye mırıldandı. Ve gerçekten de başladı. Bir anda Kireçhane Tepesi’nin arkasından top sesleri yükseldi. Yer sallandı. Kuşlar çığlıklar atarak havalandı. Toprak çatladı, taşlar parçalandı. Barut kokusu rüzgârla beraber aşağıya, askerlerin üstüne yayıldı. Kasım kırbacını savurdu. Atı, yıllardır beklediği bu anmış gibi ileri fırladı. Kasım’ın ceketinin altına bağladığı koyu kırmızı kuşak savruluyor, gömleğinin yakasından içeri dolan rüzgâr nefesini kesiyordu. “Korkmayın!” diye bağırdı arkasındaki köylülere. “Bugün yılma günü değil! Bugün zalime boyun eğmeme günü!” Köylüler, atlarıyla toprağı döve döve onun peşine takıldılar. Bazılarının gözleri yaşlıydı, çünkü evlerinde bıraktıkları çocukları düşünmüşlerdi. Bazıları hırçın bir öfkeyle sıkıyordu silahını. Kimi ise içinde hafif bir titreme hissetse de Kasım’ın ardından koşmaktan geri durmuyordu. Rus siperlerine yaklaştıklarında manzara karıştı. Düşman askerleri panikle bağrışıyor, telaşla mevzilerine çörekleniyordu. Yabancı yüzlerin o soğuk, mavi gözlerinde korku vardı artık. İhanetle yol gösteren birkaç Ermeni ve Rum yatakçısının fısıltıları, bu toprakların gerçek sahiplerinin öfkesine denk düşmemişti. Kasım haykırdı: “Hücum!” Kılıcı havada bir anlık parıltıyla dönüp indi. İlk darbesiyle bir Rus askeri yere yuvarlandı. Arkasından bir çığlık koptu. O çığlığı başka çığlıklar izledi. Toprak, savaşın ağırlığını hissettiren iniltilerle doldu. Sonra patladı tüfek sesi. Mermi, Kasım’ın hemen yanındaki arkadaşının atını deldi geçti. Hayvan acıyla kişnedi, ayaklarını göğe savurup yere devrildi. Arkadaşı çuval gibi yere savruldu. Kasım’ın içi yandı. “Hayır,” diye kükredi, sesi boğazını yırtarcasına. Atını doğrudan kurşunların içine sürdü. Kılıcını sağa sola savuruyor, her darbeyle yol açıyordu. Gözleri öfkeyle kararmıştı, dudakları sıkıca kenetlenmişti. Atının nefesi kesik kesikti ama Kasım durmadı. Sonunda yere düşen arkadaşına ulaştı. Dizginleri tek eline aldı, diğer eliyle adamı kolundan tutup var gücüyle yukarı çekti. Adamın nefesleri kesik kesikti. “Dayan! Beni bırakma!” diye haykırdı Kasım, sesi çatallıydı ama içine sinmiş panik açığa çıkıyordu. Atını geri çevirdi. Rus mermileri kulaklarının dibinden vızıldıyor, yer yer toprağa saplanıp ufak patlamalar yaratıyordu. Ama Kasım ne ses duydu, ne de korkuyu hissetti. Sadece ileri baktı. Bir süre sonra atı köpükler saçarak durdu. Kasım arkadaşını yavaşça yere indirdi. Arkadaşının yüzü bembeyazdı, gözleri titriyordu. “Yaralı mısın?” diye sordu Kasım, sesi tedirginlik ve öfkenin karışımıydı. Arkadaşı, bedenini yokladı, parmakları gömleğinde kan aradı ama sadece sızı buldu. “Yok… Ama kaslarım yanıyor. Sanki içim paramparça oldu…” Kasım dişlerini sıktı. Yanaklarına yapışan ter soğuğa rağmen buharlaşıyor, nefesi duman gibi çıkıyordu. “Öyleyse,” dedi sert ama çaresiz bir kararlılıkla, “kendine bir at bulacaksın. Burada durursan ölürsün.” Bu söz, savaşın uğultusu arasında kaybolsa da, ikisinin de yüreğine ince bir bıçak gibi saplandı. Çünkü ikisi de biliyordu, bu vadide kimseyi beklemek mümkün değildi. Bu savaş, ölümle nefes nefese bir koşuydu… Ve koşmaya devam etmekten başka çare yoktu. Rusların üst bölgedeki siperlerinin çevresi, sabahın gri ışığıyla birlikte bir cehennemin kapıları gibi açılmıştı. Toprak, günlerdir süren yağmurla ağırlaşmış, çamur, barut, kan ve ter birbirine karışarak keskin bir koku yaymıştı. Kurşunlar havayı bölerken çıkan o incecik vızıltı, insanın ensesinde bir ölüm fısıltısı gibi dolaşıyor, her patlama, her çığlık, dağların yankısında ikinci bir felaket gibi geri dönüyordu. Vali, doru atının üzerinde ağır ağır doğrulmaya çalışıyordu. Yeleğinin altındaki gömlek ter ve kanla ıslanmış, miğferi alnına eğilmişti. Bir an, savaşın uğultusu arasında ince bir sessizlik doğdu, rüzgâr bile nefesini tutmuş, Karadeniz’in tuzlu kokusu havada asılı kalmış gibiydi. Sonra o tek ses… Tak! Kurşun göğsüne saplandığı anda Vali’nin başı geriye savruldu. Atının boynuna doğru yığıldı. Acı bir anlık değildi, ciğerini parçalayan ateş gibi bir sızı içinden yükselip tüm bedenine yayıldı. Gözleri kararmaya başlarken yaveri ona ulaşmaya çalıştı. Vali, hırıltılı nefesiyle güçlükle konuştu: “Görevi… Kaymakam… Alsın!” Bu sözler onun son emirlerinden biri oldu, sesinde hem gurur hem teslimiyet, hem acı hem de son bir devlet adamlığının titrek izi vardı. Pulathane Kaymakamı Sakoğlu Mehmet Ağa, mermilerin arasında ileri atıldı. Üzerinde siyaha çalan lacivert bir cepken vardı. Yüzü çamur içindeydi ama bakışları keskin, dudakları sıkıydı. “Komuta bende!” diye bağırdı. Sesi, savaşın hengâmesi içinde bile bir kaya kadar sağlamdı. Mehmet Ağa’nın gözlerinde kararlılığın ateşi yanıyordu. Atının üzerinde doğrulurken sanki gökyüzü onun cesaretini onaylayan bir gürültüyle titredi. Bu savaş, hem toprağın hem de şerefin savaşıydı. Geri adım yoktu. O sırada kadınlar… Kimisi başında tülbendi sıkıca bağlamıştı, kimisi saçlarını bile örmeye fırsat bulamadan koşup silaha sarılmıştı. Ellerinde sopalar, baltalar, dirgenler… Çoğunun kolları inceydi ama bakışları çelikten bile sağlamdı. Etekleri çamura bulanmış, ayakları yırtık çarıklarla toprağı döverek ilerliyordu. Bir kadın, elindeki baltayı savururken yanındaki genç kıza seslendi: “Korkma kızım! Bugün korkunun günü değil!” Genç kız, nefesi kesilmiş halde başını salladı. “Korkmuyorum ana! Vallahi korkmuyorum!” Kadınların çığlıkları savaşın gidişatını değiştiren bir kasırga gibi yayıldı. Türk tarafında bir kıpırdanma, bir diriliş oldu, erkeklerin gözlerine yeni bir ışık düştü. Kaymakam Mehmet Ağa ellerini havaya kaldırıp haykırdı: “Çevirme harekâtı! Hadi yiğitler, nefeslerini kesin düşmanın!” Ormanın içinden çıkan milis kuvvetleri, yolları tek tek kapatıyordu. Boğazlardan sızan savaşçılar, Rusların geri çekilme umudunu yerle bir etti. Çamura saplanan her çizme, Rus’un nefesini biraz daha kesiyordu. Kasım geri döndüğünde düşman çember içine alınmıştı. Türk askerlerinin sesleri göğü çınlatıyordu: “Ruslar! Teslim olun! Kaçamazsınız!” Bu ses, bir insanın değil, bir milletin nefesiydi sanki. Rus donanma komutanı, geminin güvertesinde dikiliyordu. Üzerinde lacivert üniforması, yakasında altın düğmeleriyle adeta buzdan bir heykeldi. Dudakları ince bir çizgi hâline gelmişti, gözleri askerlerine kilitlenmişti. Konuşmuyordu. Belki söyleyecek sözü yoktu, belki gururu susturuyordu onu. “Top hazırlansın!” diye hırladı sonunda. Ama top atışları dağlara çarpıp boşluğa savrulan bir umutsuzluk gibiydi. Komutan, elleri arkasında kenetli halde ufka baktı. Geri dönüşü olmayan bir yenilginin içinde olduğunu biliyordu… Ama yine de teslim olmaya yanaşmıyordu. Zaman ilerledikçe gökyüzü ağırlaştı. Gri bulutlar çöktü tepelerin üzerine. Rüzgâr iliklere kadar işleyen bir soğuk taşıyordu. Binbaşı Ravelyon, siperin içinde ileri geri yürüyordu. Sakalını günlerdir kesmemişti, yüzündeki çizgiler derinleşmiş, gözleri çakmak çakmaktı. İçinden geçen fırtınayı saklayamıyordu. Bir asker yanına gelip, titrek sesiyle sordu: “Emirleriniz, efendim?” Ravelyon bir an durdu. Gözlerini kapadı. Yutkundu. “Süngü tak,” dedi dişlerinin arasından. Askerler birbirlerine bakınca bile korktular. Birkaçı dua mırıldandı. Bir başka asker dudaklarını ısırarak sevdiği kadının yüzünü düşündü. Kimisi, bu toprakları hiç bilmeyen bir ömrün pişmanlığını taşıdı içinde. Ravelyon tekrar bağırdı: “Hücum! Hücum!” Rus askerlerinin boğazlarından çıkan çığlık, hem ölümün kabulü hem yaşama tutunmanın çırpınışıydı. Süngüler ileri uzandı, çamur sıçradı, nefesler birbirine karıştı. Ve ardından… Cehennem. Türkler geri çekilmedi. Kadınlar geri çekilmedi. Milisler geri çekilmedi. Rus süngü hücumu, çemberin duvarında eriyip kaldı. Bir saat sonra geriye yalnızca yaralılar, ölüm korkusuyla titreyen yüzler kalmıştı. Rus askerleri, ilk siperlerine doğru sendeleyerek geri çekiliyordu. Üzerlerinde mağlubiyetin ağır gölgesi, içlerinde bitmiş bir savaşın acı itirafı vardı. Kimisi arkadaşının cansız bedenini bıraktığı yerde durup ağladı. Kimisi gözlerinde boşluğun içinde kayboldu. Kimisi ise sadece koştu… Yaşamak için. Ama o sabah, Karadeniz’in soğuk rüzgârı herkesin kulağına aynı gerçeği fısıldıyordu: Bu toprakların kaderini artık Türk’ün direnci, kadının öfkesi, yiğidin nefesi belirliyordu. Mevzilerine ulaşmayı başaran Rus askerleri, nefes nefese, denize koşuyorlardı. Gözleri korkudan büyümüş, yüzleri rüzgârın kamçısıyla kızarmıştı. “Gemilere! Gemilere!” diye bağıranların sesi birbirine karışıyor, sözler çoğu zaman yalnızca boğuk bir çaresizlik homurtusuna dönüşüyordu. Fakat kıyıya vardıklarında gördükleri manzara, içlerindeki son umudu da söndürdü: Karaya oturmuş çıkarma gemileri… Gövdeleri kumun içine saplanmış, dalgalar her vuruşunda metalik bir inilti çıkarıyordu. Filikalara binmeye çalışanlar birbirlerini ittikçe gemi bordası insan çığlıklarıyla doluyordu. “Çekilin! Ben önce bindim!” diye bağıran bir eri diğerleri kolundan çekip aşağı sürüklüyordu. Soğuk rüzgâr ciğerleri keskin bir bıçak gibi kesiyordu. Birkaç asker, gözleri donmuş bir inatla denizdeki gemilere doğru yüzmeye kalkıştı. “Yetişirim… Yetişirim…” diye mırıldanan genç bir er, daha birkaç kulaç attıktan sonra donmuş kollarını kaldıracak hâli bulamayıp sulara gömüldü. Ardından köpüklerin içinde kayboldu, geriye yalnızca kısa bir çırpınışın sesi kaldı. Gemilerin güvertesi de kaostan ibaretti. Donanma komutanı, kaputunun yakasını rüzgâra karşı kaldırmış, suratı keskin hatlarla gölgelenmişti. Çaresizlik yüzünde derin bir kırışıklık gibi duruyor, göz altları morarmış yorgunluğunu ele veriyordu. “Hareket edin! Çabuk olun!” diye bağırıyordu, sesi hem öfke hem korku taşıyordu. Ama gemiler, karaya oturdukları yerden bir karış bile kıpırdayamıyordu. Tayfalar yelkenleri şişiriyor, halatları çekiyor, küfrederek zincirleri kontrol ediyordu ama sonuç aynıydı: Bir çıkış yoktu. Kısa bir süre sonra denizde boğulan askerlerin cesetleri, sanki kaderin acımasız bir eli tarafından yavaşça kıyıya sürüklendi. Her dalga, ölü bedenleri daha da yaklaştırıyor, bu manzara hem tüyler ürpertici hem de insanlığın kırıldığı o anın sessiz bir ağıtı gibi duruyordu. Kıyıda bekleyen köylü kadınları bu sahneyi taş gibi donmuş yüzlerle izliyorlardı. Üzerlerinde koyu renk şalvarlar, belde sıkıca bağlanmış kuşaklar, başlarında eski ama dimdik duran yazmalar vardı. Ellerindeki uzun sırıkların ucunda çamur birikmişti. Gözlerinde ne acıma vardı ne de merhamet… Göğüslerinde öfke, evlat acıları, yanan evlerin kokusu, kaybettikleri kocaların gölgesi… Bir asker kıyıya yaklaşırken yalvardı: “ Teslim… Teslim oldum ben!” Kadınlardan biri, yüzündeki kırışıklıklara inat dimdik duran bakışlarıyla, serin bir sesle cevap verdi: “Keşke bunu köylerimizi basarken de hatırlasaydınız.” Kadınlar çember oluşturdu. Her biri birer gölge gibi sessiz, ama bir kaya gibi sarsılmaz… Teslim olan 127 Rus askeri, kadınların sert iteklemeleriyle köy yoluna doğru yürütülüyordu. Köy yolunda ilerleyen esirlerin yüzlerinde yalnız korku değil, ağır bir utanç da vardı. Yürürken ayakları birbirine dolanıyor, başlarını kaldırmaya cesaret edemiyorlardı. Arkalarında bıraktıkları cesetler kıyıya çarpmaya devam ediyor, rüzgâr uğuldayarak sanki bu trajedinin ağıtını okşuyordu. Binbaşı Ravelyon’un planı çökmüştü. Ama o an, yenilgi yalnızca ona ait değildi, tüm Rus ordusunun üzerine çöken siyah bir örtü gibiydi. Kireçhane bataryasından yükselen top sesleri, gökyüzünü yaran bir öfke gibi sahili sarsıyordu. Her patlama, yerin derinliklerinden fışkıran bir çığlığı andırıyordu. Mermiler, yıllardır masumların dökülen kanının intikamını alıyormuşçasına ilerliyordu. Uzaktaki gemilerin boru sesleri dalgaların uğultusuyla karışıyor, denizin üzerinden sahile vuruyordu. Bazı gemiler geldikleri rotaya ağır ağır dönüyordu. Fakat dönüş yolu, işledikleri suçları hafifletmeye yetmiyordu. Sanki ayrılmadan önce son bir iz bırakmak ister gibi, donanmanın topları sahile yeniden çevrildi. Komutan son kez bağırdı: “Ateş!” Ve gökyüzü, kızgın bir çığlık gibi yarıldı. Kireçhane Bataryasından ateşlenen top mermisi, göğü yaran bir kızgınlıkla süzülüp sahile yakın seyreden Rus gemisinin seren direğine çarptığında gök bile titredi sanki. Direk, koca bir çığlık kopararak paramparça oldu, kıymıklar havada savrulup güneş ışığında bir anlığına gümüş gibi parladıktan sonra denize döküldü. Gemideki askerlerin panik içinde yükselen bağırışları rüzgârla kıyıya taşınıyor, barutun keskin kokusuna karışan korku sahilin taşlık zemininin üzerine ağır bir sis gibi çöküyordu. Güvertede dimdik duran Amiral Sarychev ise tüm bu keşmekeşin ortasında tek başına bir heykel gibi görünüyordu. Üniformasının altın işlemeli yakaları rüzgârda titriyor ama o kılını kıpırdatmıyordu. Gözleri boşluğa dikilmişti, ne patlayan bombalar ne de kaçışan askerlerin çığlıkları yüzüne donmuş o donuk ifadeyi çözebiliyordu. İçindeki fırtına, gözlerinin derinliğinde karanlık bir girdap gibi dönüyordu. Sanki savaşın gürültüsü çoktan kulaklarında sağır olmuş, kendi varlığından bile kopmuştu. O sırada sahilin gerisinde, Kasım valinin ona hediye ettiği mavzeri özenle inceliyordu. Boyu uzun, beli kuvvetli, alnını çevreleyen birkaç beyaz saç teli rüzgârla dalgalanıyordu. Üzerindeki aba ceket savaşın sertliğine rağmen hâlâ özenli görünüyordu. Tüfeği avuçlarında evirip çeviriyor, metaline parmak uçlarıyla dokunuyor, sanki uzun zamandır beklenen bir sırrı kulağına fısıldamasını bekliyordu. “Barut tamam… Kurşun yerinde…” diye mırıldandı, kendi kendine konuşur gibi. Mesafe uzundu, barutu biraz fazla koydu ki namludan çıkan kurşun dalgaların uğultusunu yarıp hedefine ulaşabilsin. Deniz kıyısındaki karaağacın çatallı dalını tüfeğine dayadı, dipçiği omzuna yerleştirdi. Nefesi yavaşladı. Tepeden tırnağa ölüm sessizliği çöktü. Tam tetiğe dokunduğu anda, birden durdu. “Yok… Daha değil,” dedi kendi kendine, dudakları neredeyse kıpırdamadan. Tüfeği yavaşça yere bıraktı. Göğsü bir an hızlı hızlı inip kalktı, sonra derin bir nefes çekti içine. Rüzgâr yüzüne çarpınca gözlerini kapattı, sanki rüzgâr ona ne zaman ateş etmesi gerektiğini söyleyecek bir bilgeydi. Ceketini çıkarıp toprağa attı. Ellerini dudaklarına götürdü, “püh!” diye tükürüp avuçlarını birbirine ovuşturdu. Öfke damarlarında kaynıyordu, ama içinde parlayan o ince zekâ ona beklemesini söylüyordu. Gözleri tekrar gemilere çevrildiğinde gördüğü manzara içindeki koru alevlendirdi: Gemiler düdüklerini öfkeyle çalarak dümen kırmaya başlamıştı ama hâlâ rastgele sahili bombalıyordu. Her patlama Kasım’ın kalbinde yeni bir yara açıyordu. “Sabır,” diye mırıldandı. “Doğru anı bekle, Kasım…” O esnada Amiral Sarychev, gemilerin ağır ağır uzaklaşmaya hazırlandığı güvertede hâlâ dimdik durmaya çalışıyordu. Ne kadar uğraşsa da ellerinin titremesini saklayamıyor, yüzündeki gerilim bir komutanın son çırpınışlarını ele veriyordu. “Emre itaat edin! Hızlı olun!” diye bağırdı. Ama sözleri artık askerlerinin kulaklarında yalnızca bir rüzgâr uğultusu gibi çarpıyordu. Geri çekiliş başlamıştı, kesinleşmişti, kaçınılmazdı. Kıyıda toplanan köylüler, gemilerin geri dönüş yoluna girdiğini görünce birbirlerine sarıldılar. Kadınlar ağlıyor, erkekler avuçlarını göğe kaldırıp şükrediyor, çocuklar sevinçten sahilde koşuyorlardı. Deniz, ilk kez zafer kokuyordu. Ama Kasım… Kalabalığın ortasında tek başına bir kaya gibi duruyordu. Gözlerini hedeften bir an bile ayırmıyordu. Dudaklarından dökülen sözler belli belirsizdi: “Şimdi… Tam şimdi.” Nefesini tuttu. Başparmağını diliyle hafifçe ıslattı. Dipçiği yeniden omzuna yasladı. Zaman, sanki onun iradesine boyun eğmişti, rüzgâr durdu, dalgalar bile kıyıya daha sessiz vurmaya başladı. Kalabalık nefesini tuttu. Bir tek Kasım’ın derin, yavaş nefesleri duyuluyordu. “Bismillah…” dedi Kasım. Sesindeki ton hem bir dua hem de savaşın ortasında doğrulmuş bir adamın kaderle tokalaşması gibiydi. Tetiğin sesi önce ince bir “klik” olarak duyuldu… Ardından mavzerin göğü yaran patlaması yayıldı sahile. Namludan savrulan duman rüzgârla dağıldı. Herkesin gözleri aynı noktaya kilitlenmişti. Amiral Sarychev, vurulan bir heykel gibi sendeledi. Bakışları bir an boşluğa kaydı. Sonra ağır ağır, hiçbir çığlık atmadan, hiçbir söz söylemeden denize devrildi. Karadeniz onu kollarıyla sarmalayıp içine çekti. Birkaç dalga kabardı… Sonra amiral tamamen kayboldu. Gemideki Rus askerleri dehşetle yere kapandı. Hiçbiri başını kaldırmaya cesaret edemiyor, güvertenin tahtalarına yapışmış hâlde titriyorlardı. Gözlerindeki korku, sahile kadar uzanıp rüzgârın uğultusuna karışıyordu. Ve o an, deniz ile kara arasında yankılanan tek gerçek vardı: Bu toprak, artık onların değildi. Kıyı, o ikindi vakti bir anda dile gelmişti sanki. Karadeniz’in tuzlu rüzgârı, insanların boğazından kopup gelen haykırışlarını alıp dalgaların üzerine savuruyordu. Sahilde toplanan köylüler, gözleri kan çanağına dönmüş, dizleri titreyerek bu sahneyi izliyordu. Bir kadın, başındaki yazmayı çözüp göğe doğru kaldırmış, dudaklarından yarım yamalak dualar dökülüyordu, sesi titrek ama inancı kaya gibiydi. Yanındaki yaşlı adam, nasırlı ellerini yumruk yapmış, sanki bütün bir ömrün ezilmişliğini o yumruklara sıkıştırmıştı. Gençler, henüz sakalı terlememiş delikanlılar, zafer naraları atarken gözlerinden yaşlar akıyordu. Bu sadece düşmanın kaçışı değildi, yıllardır içlerine çöken utancın, korkunun ve sessizliğin boğazlanışıydı. Kıyının biraz ilerisinde Deli Kasım dimdik duruyordu. Üzerindeki yün aba terden ağırlaşmış, omuzlarına yapışmıştı. Çamurla karışık kan lekeleri, onun bugün neyin içinden geçtiğini sessizce anlatıyordu. Tüfeği hâlâ omzundaydı, parmağı tetikten çekilmişti ama kolu silahı bırakmaya razı değildi. Gözleri, denizin üzerinde küçülüp yok olan düşman gemilerinin ardından bakıyordu. O bakışta zaferden çok, geride kalanların hayali vardı. Yanan ocaklar, dul kalan kadınlar, babasız büyüyecek çocuklar… Kalabalığı yararak gelen Pulathane Kaymakamı’nın çizmesi çakıl taşlarına sertçe vuruyordu. Üzerindeki ceket düzgün ama yüzü yorgundu, bu topraklarda görev yapmanın ağırlığı alnındaki çizgilerden okunuyordu. Kasım’ın yanına geldiğinde bir an durdu, ona tepeden bakmadı. Aksine, omzuna hafifçe dokundu, bir devlet adamından çok, savaş görmüş bir ağabey gibiydi. “Helal olsun evlat,” dedi, sesi rüzgârı bile bastıracak kadar gürdü. “Bugün burada sadece düşmanı kovmadık. Bu toprağın başını yeniden dik tuttuk. Senin gibi yiğitler oldukça bu milletin sırtı yere gelmez.” Kasım o an sanki yıllardır tuttuğu nefesi bıraktı. Göğsü inip kalktı, tüfeğini yavaşça yere doğru indirdi. Ellerinin titremesi geçmedi, çünkü yüreği hâlâ savaş alanındaydı. Gözlerinde bir kıvılcım vardı, evet… Ama o kıvılcımın etrafı derin bir hüzünle çevriliydi. Zaferin ne demek olduğunu biliyordu, bedelini de. Bugün kazanılan, kanla mühürlenmişti. Kıyıdaki sevinç çığlıkları yeniden yükseldi. Bir kadın, dizlerinin üzerine çöküp toprağı öptü. Bir başka adam, yanındakine sarılıp ağladı, ikisi de konuşamıyordu artık, çünkü kelimeler bu anı taşımaya yetmiyordu. 1810 yılının 30 Ekim ikindisi, bu sahilde yalnızca bir tarih değil, bir kader çizgisi olmuştu. Düşman, ardına bakmadan kaçmıştı. Geride bin üç yüz yirmi iki ölü, yüz yirmi yedi esir, kırk sekiz yaralı bırakmıştı. Deniz, onların kanını sessizce içine çekmişti. Ama Türk tarafında sayıların dili daha ağırdı. Kırk sekizi kadın, dokuz yüz yirmi biri erkek… Toplam dokuz yüz altmış dokuz can, bu toprağa emanet edilmişti. Her biri bir ev, bir hikâye, yarım kalmış bir hayattı. Ve o gün, Karadeniz’in kıyısında herkes şunu biliyordu: Bu zafer, sevinçle ağlamanın, gururla yas tutmanın adıdır. Bu topraklar, bir kez daha kanla yoğrulmuş, ama boyun eğmemişti. Karadeniz’in yolları o gün başka türlüydü. Taş patikalar, sisli geçitler, dere boyları, hepsi bir haberi taşır gibiydi, ağızdan ağıza, yürekten yüreğe… Rize’den, Of’tan, Sürmene’den silahını omzuna alıp yola düşenler Yanbolu Deresi’ne vardıklarında durdular. Bir atın yuları çekildi, bir tüfek yere dayandı. Soluk soluğa gelen bir haberci, sesi titreyerek bağırdı: “Zafer kazanıldı! Düşman kaçtı!” Söz daha havada dağılmadan bir uğultu yükseldi. Kimisi secdeye kapandı, kimisi dizlerinin üzerine çöktü. Bir ihtiyar, sakalını okşayarak “Elhamdülillah…” diye mırıldandı, sesi dere suyuna karıştı. Aynı saatlerde Tonyalılar Söğütlü’ye varmıştı. Henüz çarpışmanın hayaliyle yürüyen o yorgun bedenler, zafer haberini alınca birbirlerine sarıldılar. Omuz omuza çarpışamadan kazanılan bu zafer, gözlerinde hem sevinç hem burukluktu. “Geç kaldık,” dedi biri, “ama olsun… Kazandık ya.” Tirebolu’dan, Görele’den, Vakfıkebir’den gelenler Şalpazarı’na yaklaşırken duydular haberi. Bir genç, sevincinden tüfeğini havaya kaldırdı, bir başkası ağladı, çünkü kardeşi cephedeydi ve hâlâ dönmemişti. Sevinç çığlıkları dağlardan yankılandı, vadilerden geri döndü. Karadeniz’in taşlı yamaçları, insan sesleriyle doldu taştı. Herkes biliyordu: Bu, yalnızca kazanılmış bir muharebe değildi. Bu, bir milletin diz çökmemekteki ısrarıydı. Pulathane Kaymakamı Mehmet Ağa, aynı saatlerde, “Herkes cami önünde toplansın,” dedi, “kadınıyla erkeğiyle.” Meydan kısa sürede doldu. Kadınlar sırtlarında çocuklarıyla gelmişti, kimi siyah örtülere bürünmüş, kimi aceleyle giydiği entarinin üstüne şal atmıştı. Erkeklerin yüzleri sertti, güneş yanığıydı, bazısının kolu sargılı, bazısının alnında kurumuş kan izi vardı. Gözler… Gözler bambaşkaydı. Aynı bakışta hem zaferin ateşi hem de kaybın külü yanıyordu. Mehmet Ağa, caminin merdivenlerine ağır ağır çıktı. . Mehmet Ağa, merdivenin üstünde bir süre sustu. Rüzgâr paltosunun eteklerini hafifçe savuruyor, caminin taş duvarları bu suskunluğu büyütüyordu. Kalabalık nefesini tutmuştu. Kimse acele etmiyordu artık, çünkü söylenecek sözlerin yalnız bugüne değil, yarına da ait olduğunu herkes hissediyordu. Üzerindeki elbisesi düzgündü ama omuzları çökmüştü, bu zaferin yükünü taşıyordu sanki. Kalabalığa baktı, tanıdığı yüzleri seçti. Şehit analarını, dul kalan kadınları, yetim çocukları… Boğazını temizledi, sesi güçlü çıktı ama yüreği titriyordu. Mehmet Ağa başını kaldırdı, gözleri meydanı tek tek dolaştı. Yıkık evlerin sahiplerini gördü, koluna siyah bez bağlamış anaları, sessizce bekleyen çocukları… Sesi bu kez daha derinden, daha ağır çıktı:
“Ey kahraman Pulathaneliler!” dedi. “Bugün burada yalnızca düşmanın kaçışını değil, birbirimize olan bağlılığımızı görüyoruz. Siz bu toprağın sahibi olduğunuzu sözle değil, kanınızla ispat ettiniz.” Bir alkış koptu, dalga dalga yayıldı. Bir adam “Yaşasın!” diye bağırdı, sesi çatladı. Mehmet Ağa elini kaldırdı, meydan yavaşça sustu. “Bu topraklarda yazılan destan,” dedi, “dünya durdukça unutulmayacak. Bu yalnızca yasın hikâyesi değil, bu, umudun da hikâyesidir.” Bir an durdu, yutkundu. “Bugün insanlık bir kez daha gördü ki işgalciler, bu milletin toprağında hiçbir zaman muradına eremeyecek.” Sözler meydanın üzerine çöktü. Bir kadın ellerini semaya açtı, titreyen bir sesle “Âmin…” dedi. Ardından başka sesler yükseldi, yaşlısı, genci, yaralısı… “Âmin!” nidaları caminin duvarlarından yankılandı, göğe doğru yükseldi. Mehmet Ağa konuşmasını bitirdi sanıldı ama o, bir adım daha öne çıktı. Artık devletin dili değil, halktan biri konuşuyordu. Sesinde sertlik yoktu; kararlılık vardı. “Dinleyin beni,” dedi. “Evi barkı yıkılanların evlerini yeniden yapacağız. Taşı taşın üstüne koyacağız. Yetimlerimiz bizim evladımızdır, kimse onları sahipsiz sanmasın. Dullarımız bize emanettir, başlarını öne eğdirmeyeceğiz.” Kalabalığın içinden bir adam hıçkırdı. Mehmet Ağa gözlerini Kavaklı köylülerine çevirdi. “Siz çok çektiniz,” dedi. “Ateş gördünüz, açlık gördünüz. Ama Allah’ın izniyle, el ele verirsek bunların üstesinden geleceğiz.” Biraz nefes aldı. “Lakin” dedi, sesi bu kez daha kısıktı, “işimiz bitmedi. Bu zaferin bir de emaneti var. Canını veren yiğitlerimiz… Onlara son görevimizi yapacağız. Denizi tam karşıdan gören şu tepe var ya… Oraya defnedelim şehitlerimizi. Dalgalar her vurduğunda, rüzgâr her estiğinde bu toprakları kollasınlar.” Sözler meydanın ortasına ağır bir taş gibi düştü. Kadınlardan hıçkırıklar yükseldi. Bir genç, başını önüne eğdi, dudaklarını ısırdı. Kimse konuşamadı, çünkü herkes aynı acıyı başka başka yerlerinden taşıyordu. O an meydandaki herkes, içinden aynı duygunun geçtiğini hissetti. Bu yalnızca bitmiş bir savaş değildi. Bu, küllerin içinden doğrulan bir hayatın ilk günüydü. Erkekler dişlerini sıktı, kadınlar çocuklarını daha sıkı sardı. Omuzlar birbirine yaklaştı, yalnızlık geride bırakıldı. Şehitlerin naaşları, sessiz bir vakar içinde omuzlara alındı. Tahta sedyeler gıcırdadı, adımlar yavaşladı. Kadınlar ağıtlar yaktı. Her ağıt bir isimdi, bir yarımdı. Erkekler dualar okudu, dudakları titreyerek. O tepeye çıkılırken herkes suskundu artık. Deniz karşıdan bakıyordu, mavi, derin ve tanık. Ulve Hatun da kalabalığın içindeydi. Başında siyah örtüsü vardı, rüzgâr kenarlarını hafifçe dalgalandırıyordu. Omuzları dimdikti ama gözyaşlarını tutmuyordu. Akmasına izin vermişti, çünkü bazı acılar gizlenmezdi. Yanında oğlu vardı, küçücük eliyle annesinin elini sıkı sıkı tutuyordu. Ulve Hatun, çocuğun başını okşadı, fısıldadı: “Bak oğlum… Baban şimdi denizi görüyor. Biz de her baktığımızda onu göreceğiz.” Ve o gün, Pulathane’de sevinçle yas yan yana durdu. Zafer, gözyaşlarıyla mühürlendi. Çünkü bu topraklarda tarih, hep böyle yazılırdı: Gururla, acıyla ve asla eğilmeyen bir başla. Caminin avlusu, hem sükûtun hem de hayatın sesini taşıyordu. Taş zemine düşen gölgeler uzundu, savaşın ardından güneş bile daha ağır doğup batıyordu sanki. Avlunun bir köşesinde, sırtını soğuk taş duvara yaslamış halde Ulve Hatun oturuyordu. Üzerindeki koyu renk paltosu sade ama ağırdı, başındaki örtü özenle bağlanmıştı. Yüzü yorgundu, ama bakışları hâlâ diri, hâlâ seçiciydi. Bu topraklarda çok şey görmüş bir kadının bakışıydı, acıyı tanır, umudu sezerdi. Gözleri kalabalığın arasında gezinirken, elinde bakır bir siniyle yürüyen genç bir kıza takıldı. Kız, adımlarını küçük küçük atıyor, sanki taşlara basmaya bile çekiniyordu. Ela gözleri yere eğik, omuzları biraz içeri çökmüştü. Üzerindeki açık renk entari temizdi ama eskiyd, dirsek yerleri yıpranmış, beline sardığı kuşak defalarca düğümlenmekten incelmişti. Yüzünde mahcubiyetle karışık bir sessizlik vardı, öyle her genç kızda rastlanmaz bir hâl. Ulve Hatun, yanındaki hizmetkâra doğru hafifçe eğildi. “Şu sini taşıyan, ela gözlü kız…” dedi, sesi alçak ama dikkat kesilmişti. “Adı nedir onun?” Hizmetkâr hemen cevap verdi, başını saygıyla öne eğerek: “Sevinç Hatun derler.” Ulve Hatun’un kaşları hafifçe çatıldı, merakı derinleşmişti. “Kimin kızıdır bu?” dedi. “Soyu sopu bilinir mi?” Hizmetkâr bir an durdu; bu duraklamada bile söylenecek sözün ağırlığı vardı. “Babası birkaç yıl evvel vefat etti hatunum,” dedi usulca. “Yetimdir. Anasıyla yaşar. Sessiz, edepli bir kızdır.” Ulve Hatun’un yüzüne düşünceli bir ifade yerleşti. Gözlerini yeniden Sevinç’e çevirdi. Kız, siniyi bir kenara bırakmış, geri dönüyordu. Ulve Hatun’un dudaklarında belli belirsiz bir tebessüm belirdi. “Pek de güzelmiş,” diye mırıldandı, sanki kendi kendine. Ardından bakışları sertleşti, karar verilmişti artık. “Çağırın şu kızı yanıma.” Hizmetkâr uzaklaşırken Ulve Hatun gözlerini Sevinç’ten ayırmadı. Birkaç dakika sonra Sevinç, utangaç adımlarla yaklaştı. Ellerini göbek hizasında kavuşturmuştu; yüzü kızarmış, nefesi sıklaşmıştı. Başını kaldırmaya cesaret edemiyor ama Ulve Hatun’un varlığını iliklerinde hissediyordu. Ulve Hatun ona sıcak ama ölçülü bir gülümsemeyle baktı, eliyle yanını gösterdi. “Gel,” dedi. “Otur bakayım yanıma.” Sevinç hemen dizlerinin üzerine çöktü. Başını öne eğmişti, ama kalbinin çarpıntısı sessizliği delip geçecek gibiydi. Ulve Hatun, ağır ama nazik bir hareketle elini uzattı, Sevinç’in çenesinden tutup yüzünü kaldırdı. Ela gözler, ilk kez bu kadar yakından ve doğrudan bakıyordu. “Rahat ol,” dedi Ulve Hatun. Sesi yumuşaktı ama buyurgandı. “Korkma. Söyle bakalım… Yavuklun var mı?” Sevinç’in yüzü daha da kızardı. Gözleri yeniden yere indi. Dudakları aralandı ama ses çıkmadı. Bu sessizlik, bir cevaptan daha çok şey söylüyordu. Ulve Hatun sabırla bekledi, sonra sesini biraz daha yumuşattı: “Sevdiğin var mı kızım?” Sevinç’in dudakları titredi. Yine konuşamadı. Ne “var” diyebildi ne “yok”. O masum, savunmasız hâl, Ulve Hatun’un içindeki ana yüreğini kabarttı. Bu kızda kırılacak bir dal değil, yeşerecek bir fidan görüyordu. Ulve Hatun doğruldu, sesi bu kez daha kararlı çıktı: “Seni baş göz etmek isterim.” Sevinç’in başı bir anlık refleksle hafifçe kalktı. Ulve Hatun, avlunun öbür ucunda duran genç adamı işaret etti. Omuzları geniş, yüzü sert ama bakışları derindi. Üzerinde sade bir cepken, belinde kuşağı vardı. “Şu yiğit var ya…” dedi. “Ona Deli Kasım derler.” Sesindeki hafif alay, sözlerinin ciddiyetini gizleyemiyordu. Sevinç’in omuzları titredi. Bu kez sesi fısıltı kadar cılızdı ama netti, “Siz bilirsiniz hatunum…” Bu teslimiyet, bu kadere razı oluş Ulve Hatun’un hoşuna gitmişti. Başını yavaşça salladı. “Anlaştık o vakit,” dedi. “Bundan böyle seninle sıkça görüşeceğiz.” Eliyle gitmesini işaret etti. Sevinç usulca kalktı, adımlarını yere bastığını hissederek uzaklaştı. Yüzü hâlâ kızarıktı ama göğsünde yeni bir his vardı, adını bilmediği bir umut, ürkek ama sıcak. Caminin önü o gün başka bir şeye tanıklık etti. Acı hâlâ oradaydı, kayıplar tazeydi ama korkunun, çaresizliğin, boyun eğmenin, sırtı yere gelmişti. İnsanlar dağıldığında meydan boşaldı belki, ama o sözler, o umut, o gün orada kalan herkesin içine kök saldı. Ve herkes biliyordu: Bu topraklar bir kez daha ayağa kalkmayı öğrenmişti.
Aradan bir ay geçmişti ki Padişah II. Mahmut’tan hediyeler geldi. Kahramanlık gösteren halka gönderilmişti bu ihsanlar. Ama asıl hediye, sandıklardan çıkan kumaşlar ya da altınlar değil, kaderin iki insanın yolunu birleştirmesiydi. Deli Kasım’ın evlenmesi böyle başlamıştı. İlk adımı atan Ulve Hatun’un sezgisi, sabrı ve iradesi meyvesini vermişti. Yıllar sonra Pulathane’de görkemli bir düğün kuruldu. Kaymakam ve eşinin desteğiyle Deli Kasım ile Sevinç Hanım hayatlarını birleştirdiler. Davullar çaldı, horonlar oynandı, ama en çok konuşan şey, göz göze geldiklerinde duyulan o sessiz anlaşmaydı. Kader, ince ipliklerle örmüştü bu hikâyeyi. Ve herkes, o eski sözü bir kez daha hatırladı: “Kısmet ise gelir yemeden, kısmet değilse ne gelir elden.”
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.
Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Ne paylaşacaksınız?
Şiir, yazı, kitap ya da ileti için hızlıca ilgili alana geçin.