Toprak, her şeyi hatırlar. Üzerine düşen kanı, dökülen gözyaşını, yarım kalan sevdaları… Ve bir gün gelir, susarak konuşur. “Elis” işte o suskunluğun içinden doğan bir hikâyedir. Aynı toprağın çocukla...
TÜTÜN TARLASININ GÖLGESİNDE Nikola, her ayın bir gününü takvime değil, inancına göre ayırırdı. Bafra’nın kalabalık sokaklarını aşıp Aya Maria Kilisesi’nin o ağır, ahşap kapısından içeri girmek, onun için sadece bir ibadet değil, yorgun ruhunu bir limana yanaştırmaktı. Kilisenin içinde, dilden dile dolaşan mucizeleriyle bilinen Meryem Ana heykeli, mumların titrek ışığında adeta canlı bir suret gibi parlardı. Bafralı Hıristiyanlar için o heykel, sadece taştan yontulmuş bir sembol değil, imkânsızın sınırında bekleyen bir teselliydi. Çocuğu olmayan kadınların sessiz yakarışları, dertli babaların omuzlarındaki yükü bırakmak için diz çöktüğü o loş atmosfer, Nikola’nın da sığınağıydı. “Meryem Ana elini uzatırsa, rahim çiçeklenir, ocak tüter,” derlerdi; Nikola da bu söze inanmış, her seferinde ellerini o taş soğukluğuna emanet etmişti. Henrika’nın karnı her şiştiğinde, Nikola’nın kalbindeki umut da bir tütün filizi gibi yeşerirdi. Ancak kader, onun hayallerini hep farklı bir sayfaya yazmıştı. İlk çocukları Elis doğduğunda duyduğu sevinç, yerini tarif edemediği bir burukluğa bırakmıştı. Ardından gelen Eleni de bir kız evlattı. Henrika, “Kız da candır, evlattır,” diyerek onu teselli etmeye çalışsa da, Nikola’nın yüreğinde, soyadını ve tarladaki varlığını taşıyacak bir erkek evlat arzusu, dinmeyen bir ateş gibi yanıyordu. Nihayet, üçüncü gebeliğin müjdesi geldiğinde, dualarının kabul edildiğine inandı. Bir erkek çocuk… Aleko. İsmini “güçlü, dayanıklı” anlamına gelen o mühürlü isimden almıştı. Köyde kazanlar günlerce kaynamış, adaklar adanmış, bereketi müjdeleyen şaraplar ikram edilmişti. Nikola, sanki hayata karşı kazandığı ilk büyük zaferi kutluyordu. Ne var ki kader, Nikola’nın sevincini elinde tutmasına izin vermedi. Aleko, isminin aksine rüzgârda titreyen bir tütün yaprağı kadar zayıf ve kırılgandı. İncecik kolları, hastalıktan solgunlaşan yüzüyle annesinin dizlerinden bir an bile ayrılamıyordu. Henrika, gecelerini oğlunun ateşini ölçerek, başucunda nöbet tutarak geçiriyor; köyün yaşlı şifacısının dağlardan topladığı otlarla hazırladığı o acı şurupları çocuğun ağzına damlatmak için savaş veriyordu. Evde dengeler, bu zayıf çocuğun etrafında yeniden kurulmuştu. Elis, küçük kardeşine bambaşka bir gözle bakıyordu. İçinde filizlenen o erken yaşta annelik şefkatiyle, Aleko’yu bir kuş gibi koruyor, yanaklarına öpücükler konduruyordu. Ancak Eleni, bambaşka bir dünyanın içindeydi. Kardeşine gösterilen ilginin kendi payından çalındığını hissediyor, kalbinde gizli, sivri bir kıskançlık büyütüyordu. Nikola evde yokken, Aleko’nun üzerine atılıp onu çığlık çığlığa bıraktığı anlar, Henrika için hayatın bir başka ağır sınavıydı. Nikola tarladan yorgun argın eve döndüğünde, tütün kokusuna karışan çocuk çığlıkları ve Henrika’nın bitkin bakışlarıyla karşılaşıyordu. Kaderin mühürlediği o “güçlü” Aleko, şimdi bir ailenin tüm umutlarını üzerinde taşıyan, ince bir ipin ucunda duran bir yaşam gibiydi. Nikola tarlaya baktığında toprağın bereketini görüyordu ama eve döndüğünde, kendi soyunun devamını taşıyan bu kırılgan bedende, tütünün dumanı gibi havaya karışıp gitmesinden korktuğu bir hayal görüyordu. Zaman, Sürmeli Köyü’nün üzerinde bir tütün yaprağının ağır ağır sararması gibi fark ettirmeden akıp gidiyordu. Çocuklar artık büyümüş; Karaca Kışlası’nın orman eteklerinde sürülerle oyalanan o küçük hallerinden sıyrılıp, tarlanın sert gerçekliğiyle tanışan birer genç olmuşlardı. Sabah güneşin ilk kıvılcımları toprağa düşmeden, Niko ve çocukları tütün tarlalarının uçsuz bucaksız yeşil dalgaları arasına dalıyorlardı. Niko, köyde tütüncülüğüyle nam salmış bir adamdı. Onun tarlasındaki yapraklar, sanki toprağın en gizli bereketini emmiş gibi en gür, en parlak olanlardı. İşini bir sanatçı titizliğiyle yürütürken, çocuklarını da bu disiplinin içine oyunla katarak büyütmüştü. Tarlanın o boğucu sıcağını, onların enerjisiyle bir bayram şenliğine çevirirdi. “Hadi bakalım,” derdi Niko, nasırlı elleriyle alnındaki teri silerken. “En çok tütün kırana çarşıdan en güzel fistanı alacağım!” Bu ödül, çocukların ellerini birer makineye dönüştürürdü. Elis, bu yarışın tartışmasız lideriydi. Karığın başına ulaştığında rüzgârı arkasına alır, zafer nidasını tarlanın dört bir yanına yayardı: “Ben kazandım, ben kazandım!” Yan tarladan kardeşinin, amcasının sesi yükselirdi: “Elis, yine mi sen? Bu hızı nereden bulursun?” Elis, kollarını beline yaslayıp babasına doğru alaylı bir edayla seslenirdi: “Amca, sorman bile hata! Babamın bugüne kadar beni geçtiğini gördün mü hiç? Baba, ne oyalanıyorsun orada? Yoksa biriyle sohbet mi ediyorsun? Tembel seni!” Niko, kızının o cüretkâr kahkahası karşısında yorgunluğunu unutur, içtenlikle gülerdi. “Kızım, sizin arkanızda bıraktıklarınızı topluyorum. Biri peşinizden gelmezse yarım kalır bu tütün, ziyan olur.” Bu neşenin ortasında, gölgede oturan Aleko, kırılgan bir çiçek gibi her şeyi izlerdi. Elis, bazen işi gücü bırakıp kardeşinin yanına koşar, yanağına bir öpücük kondurarak ona sanki hayata dair bir güç aşılardı. Köylüler bu aileye gıpta ederdi; ancak o gülüşlerin altında, Aleko’nun her geçen gün biraz daha solan yüzüne dair içten içe bir sızı da hep vardı. Güneş tepeye dikildiğinde, tütün yapraklarının o ağır, bayıltıcı kokusu havayı sarardı. Yaprakların salgıladığı o zifir, Niko’nun yılların emeğiyle nasır tutmuş ellerini bile yakar, parmak aralarını yapış yapış bir tabakayla kaplardı. Elis, bir ara tütün fidelerinin arasına kaçamak bir şekilde dikilmiş bir domatesi koparıp ısırdığında yüzünü buruşturdu. Zifire bulanmış ellerine iğrenerek bakıp, “Off! Bu tütün denen zıkkımı nasıl içerler?” diye sordu. “İnsanın ellerini bu hale getirirse, ciğerlerine kim bilir neler yapar…” Babası, kızının o saf isyanına gülümseyerek baktı. Elis, çenesini dikleştirmiş, tütün yapraklarının gölgesinde parlayan kara gözleriyle, köyün en gözü pek kızı olmaya adaydı. Niko, kızının bu keskin zekâsına ve bitmek bilmeyen enerjisine bakarken, bir an duraksadı. O an, tütünün o ağır zifir kokusunda, çocuklarının geleceğinin sadece bu topraklara bağlı olmadığını hissetti. Ama hayat, şimdilik sadece bu tarladan ve bu neşeli yarıştan ibaretti; gerisi, kaderin sisli ufkunda bekliyordu. Güneş, Sürmeli Köyü’nün tarlalarına tepeden baktıkça toprak kokusu ağırlaşıyor, tütünün o keskin zifiri genizleri yakıyordu. Ancak Niko’nun çocukları için bu kavurucu öğle sıcağı bile babalarının sesiyle değişen bir masal sahnesine dönüşürdü. Niko’nun kelimeleri, tarlanın sınırlarını aşar; kimi zaman bir kahramanın kılıç şakırtısı olur, kimi zaman Kaf Dağı’nın ardındaki o mahzun güzellerin içli türküsüyle havaya karışırdı. “Baba! Hani masal anlatacaktın?” diye sordu Elis, terden ıslanmış saçlarını alnından geriye doğru iterken. Yüzü güneşin etkisiyle al al olmuş, gözleri ise bir sonraki maceraya susamış gibi parlıyordu. Niko, eğildiği yerden doğrulup belini kütürdeterek kızına baktı. O, sadece yaprakları toplayan bir tütüncü değil, çocuklarının zihninde dünyalar kuran bir ustaydı. “Kızım,” dedi gülümseyerek, “yama aşağı beni geçtin ama yokuş yukarı bu hızla beni yorarsın.” Elis, dudaklarını büzerek kollarını iki yana açtı. “Mızıkçılık etme baba! Söz verdin, hadi yarışalım. Kazanan masalı seçer!” “Tamam,” dedi Niko göz kırparak, “madem öyle, yokuş yukarı geç de göreyim.” “Bu sefer kandırmak yok ama!” “Yarış başlasın!” Elis’in elleri, tütün fidelerinin arasında bir serçe gibi çırpınıyordu. İncecik parmakları, yaprakları zedelemeden ustaca koparıyor, karıkların arasında bir o yana bir bu yana uçuşuyordu. Niko geriden bağırıyordu: “Yavaş Elis, ziyan etme! Dalları incitme kızım!” “Ama baba, mızmızlık edip durma!” diye karşılık verdi Elis, kahkahalarla gülerek. Sıcağın altında nefes nefese kalmışlardı. Tütün yapraklarını avuç içinde düzgünce demetlemek, onları zedelemeden istiflemek bir sabır işiydi. Elis yine öne geçtiğinde, Niko geride kalarak kendi kendine bahaneler uydurmaya başladı. Ardından ciddi bir ifade takınarak seslendi: “Ben aslında seni geçebilirdim ama… Ayıp olmasın diye geride kaldım, biraz soluklanasınız istedim!” Elis ellerini beline koydu, yüzünü karartıp meydan okudu: “Yalancı seni!” Ardından kopan kahkahalar, tarlanın sessizliğini yırtıp köy yoluna kadar ulaştı. Niko, o an durup çocuklarının neşesine baktı. Yorgunluğu bir anlığına silindi gitti. Elis’in o kararlı, dimdik duruşu… Niko için bu neşeli anlar, tütünün o yakıcı zifirinden daha değerliydi. Bazen dertli bir iç çekişle kendine gelirdi: “Kızım… Ben yaşlandım artık. Siz gençsiniz, ben size yetişemem.” Elis bu sözü duyduğunda gözleri buğulanırdı ama o hemen gülümsemesini takınırdı; babasının yaşlandığını kabul etmek istemezdi. Niko, çocukların kırdığı yaprakları büyük bir titizlikle sepetlere doldurur, onları at arabasına taşırken her zaman kendine o ağır görevi biçerdi. “Baba, bekliyoruz!” diye seslendi Elis yeniden, güneşin altında parlayan bir elmas gibi. Niko, elinin tersiyle terini silip kızına baktı. Gözlerinin kenarındaki o ince kırışıklıklar, aslında bir ömrün özetiydi. Dudaklarında o bildik, bilge gülümseme belirdi. “Sabır erdemdir kızım, sabır… Anlatacağım elbet. Ama önce şu tütünler bir istiflensin, gönüller bir ferahlasın.” Tütün tarlası, o an yoksulluğun değil, bir babanın evlatlarıyla kurduğu o ölümsüz hatıraların kalesi olmuştu. Niko’nun sesi, tarlanın o kavurucu sessizliğini bir büyü gibi delip geçiyordu. “Bir zamanlar,” diye başladı, tütün yapraklarını nazikçe sepete yerleştirirken, “küçük bir köyde fakir bir kadınla kızı yaşarmış.” Elis ve Eleni, sanki az önce terden sırılsıklam olan yorgun bedenleri yokmuş gibi, pürdikkat babalarına odaklanmışlardı. Niko’nun kelimeleri, onları tarlanın o tozlu sıcağından alıp, masalların serin ve gizemli koridorlarına taşıyordu. “Kızın babası çok evvel ölmüş,” dedi Niko, sesi bir anlığına ciddileşerek. “Annesi, sabahtan akşama dek durup dinlenmeden çalışırmış. Ama kızı… Ah o kızı!” Niko hafifçe başını salladı, Elis kıkırdayarak babasının sözünü bekledi. “Kızı, çıkrığın önünde tembel tembel oturur, sadece hayal kurar, bir iplikçik bile bükmezmiş. Annesi artık dayanamayıp, ‘Böyle giderse evde kalacaksın, seni kimse beğenmez!’ diye bağırmış ve bir tokat atmış.” Elis, babasının sesindeki o sertliği duyunca dudaklarını büzdü. Annenin tokadı, sanki kendi yanaklarına inmiş gibi üzgündü. Eleni ise ellerini dizlerine vurup öfkeyle parladı: “Ama baba, niye vuruyor ki? Yazık değil mi o kıza?” Niko, kızlarının bu merhametli tepkisine gülümseyerek masalın ağlarına devam etti. Kraliçe’nin kapıdan geçişini, annenin yalanını, kızın saraya götürülüşünü anlatırken sesini alçalttı. “Kraliçe onu aldı, sarayda tavanına kadar yünle dolu bir odaya soktu. ‘Bunu bitirirsen oğlumla evleneceksin, çünkü ben çalışkanları severim,’ dedi ve kapıyı kilitledi.” Elis, ellerini şaşkınlıkla iki yana açtı: “O kadar yün mü baba? Çıkrığın başında bir ömür geçse yine bitmez!” “Bitmez elbette,” dedi Niko, sanki masalın içindeki o yün dağlarını kendisi de görüyormuş gibi. “Zavallı kız üç gün boyunca sadece ağladı. Dördüncü gün Kraliçe gelip bir şey yapılmadığını görünce şaşkınlıktan donup kaldı. Kız bahaneler uydurdu ama nafile…” Niko, tam bu noktada sesini gizemli bir tonla alçalttı. “Tam her şey bitti derken, kız pencereden dışarı baktı. Bahçede üç ihtiyar kadın gördü. Birinin kocaman bir başparmağı, diğerinin devasa bir ayağı, üçüncüsünün ise sarkık bir dudağı vardı…” Kızların gözleri büyüdü. Eleni, “Kimdi bunlar baba?” diye fısıldadı. Niko, “Sana yardıma geldik,” dediler, diye devam etti üç ihtiyar kadının sesini taklit ederek. “‘Bizi düğününe halaların olarak davet edersen, senin yerine bütün yünü biz büküp iplik yaparız.’ Söz verdiler, Elis. Söz verdiler ve o yün odasına girdiler.” Niko, tütün yapraklarını dizmeyi bırakıp kızlarının gözlerinin içine baktı. Tütün tarlasının zifir kokusu, masaldaki o eski yün ve sabır kokusuna karışmıştı. Her ikisi de, o ipliklerin nasıl büküleceğini, o imkânsız sınavın nasıl aşılacağını merakla bekliyordu. Niko, hikâyeyi bir düğüm atar gibi burada bıraktı ve muzip bir ifadeyle gülümsedi. “İşte,” dedi, “bazen en imkânsız dertlerin çözümü, hiç ummadığın kapılardan, hiç ummadığın ‘halalar’ tarafından gelir. Niko’nun betimlemeleriyle o saray odası, tütün tarlasının ortasında sanki ete kemiğe bürünmüştü. Elis ve Eleni, babalarının anlattığı o üç yaşlı kadının şekilsiz yüzlerini, sanki yanı başlarındaki tütün sıralarının arasından çıkıp gelecekmiş gibi hayal ettiler. “Baba… O kocaman parmaklı kadın çok korkunçtu,” dedi Elis, babasının koluna daha sıkı sokularak. Niko ise nasırlı elleriyle bir yaprağı sapından ustaca ayırırken gülümsedi. “Korkmayın kızlarım, onların kalbi güzel. Her nasır, her kırışıklık, her o şekilsiz uzuv aslında alın terinden doğar. Onlar, ömürlerini iplik bükerek tüketmiş, kendi hayatlarını o çıkrığa adamış kadınlardı.” Masal, düğün şenliğine evirildiğinde tarlanın boğucu havası bir anda dağıldı. Niko, Prens’in sevincini öyle bir coşkuyla anlattı ki, sanki kendi yoksul kulübelerinin tavanı değil, sarayın altın yaldızlı kubbeleri üzerlerinde yükseliyordu. Ancak hikâyenin finali, kızların zihninde asıl kırılmayı yarattı. İhtiyar kadınlar, Prens’in şaşkın bakışları önünde sırlarını ifşa ettiler: “Çıkrık ayakla çevrilir, yün dudakla ıslatılır, parmakla bükülür. İşte bunun için biz böyleyiz!” Prens, o an iplik bükmenin o ağır bedelini, genç karısının o narin ellerinin artık bu zahmete girmeyeceğine dair verdiği sözüyle noktalamıştı. Masal bittiğinde, tarlada derin bir sessizlik oldu. Sadece uzaklardan gelen bir kuşun sesi, tütün yapraklarının o hafif hışırtısına karışıyordu. Niko, kızlarının gözlerindeki o masalsı ışıltıyı izlerken muzipçe gülümsedi. “Söyleyin bakalım,” dedi, sesine bilge bir ton katarak, “siz bu masaldan ne ders çıkardınız?” Eleni, her zamanki hazırcevaplığıyla başını yana eğip gülümsedi: “Baba, bana soruyorsan… Bu dünyada tembellerin şansı çokmuş. Ben onu anladım. Bir şey yapmadan da işin içinden çıkılabiliyormuş!” Niko, gözlerini kısarak kızına baktı ve kahkahasını tarlaya saldı. “Hadi git oradan sen de! Ya o ihtiyarlar hiç yardıma gelmeseydi? Ya hayat, senin karşına o mucizevi kadınları hiç çıkarmasaydı? O zaman ne yapardın?” Elis, ablasının sözlerine katılmadığını belirten bir edayla atıldı. Bakışlarında, babasının anlattığı masalın ötesine geçen bir kavrayış vardı. “Bence öyle değil baba. Ben şunu anladım: Tanrı, fakirlere, kimsesizlere ve iyi niyetli olanlara bir yolunu bulup yardım eder. Önemli olan, o yardımı hak edecek bir dürüstlükte durabilmek.” Niko, Elis’in bu olgun cevabı karşısında sustu. Elindeki tütün yapraklarını sepete bırakırken, kızının yüzündeki o ışığın, masallardaki tüm prenseslerden daha sahici olduğunu fark etti. Tütün tarlasının sıcağında, hayatın zorluklarına karşı çocuklarının ruhunda biriken bu inanç, Niko için her şeyden daha büyük bir servetti. Masal bitmişti ama hayatın kendi hikâyesi, daha yeni başlıyordu. Niko’nun yüzüne, tütün tarlasının o ağır sıcağında bir anlık bir gölge düştü. Gözleri, tarlanın sınırlarını aşarak çocukluğunun geçtiği o uzak, yoksul ve belirsiz zamanlara kaydı. Bir ömrün bütün birikimi, o kısa bakışta saklıydı; yoksulluğun ve çaresizliğin o tanıdık tortusu, çatık kaşlarının arasında birikti. Ancak bu hüzün, uzun sürmedi. Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrılırken gözlerinin içi, evlatlarının varlığıyla yeniden ışıldadı. “Doğru söyledin kızım,” dedi, sesi rüzgârla harmanlanarak. “Bu dünya kimin tembel, kimin çalışkan olduğuna bakmaz bazen. Ama insanın kalbi temizse, Tanrı bir kapıyı kapatıp ötekini açar. Bunu hiç unutmayın.” Masalın büyüsü dağılsa da, havada bıraktığı o tatlı hüzün dağılmamıştı. Elis’in dudaklarından ince, titrek bir türkü dökülmeye başladı. Sesi, tütün yapraklarının hışırtısına, güneşin altında kavrulan toprağın nefesine karışıyordu. Eleni, ablasının nağmelerine usulca eşlik ettiğinde, sanki yaz sıcağı bir nebze olsun kırılmış, rüzgâr serinlemişti. Tarlanın ucundan amcalarının neşeli ve tok sesi yankılandı: “Yüksek sesle söyleyin de kulaklarımızın pası dökülsün, kızlar!” Ardından, o cılız gölgeden Aleko’nun alaycı sesi duyuldu: “Baba, bunların sesi kargadan beter vallahi!” Elis, hemen diklendi, gözlerindeki o hırçın ışıltı tekrar belirmişti. “Aleko, sen önce kendi sesine bak da sonra bize laf et!” Eleni, ablasının savunmasında bir kalkan gibi dimdik durdu. İkisi, inadına daha gür, daha yüksek sesle türkülerini bağırmaya başladılar. Tütün zifirinin o ağır ve yapışkan kokusu üzerlerine sinmişti; elleri simsiyah, parmakları yapış yapıştı. Elis, parmaklarını birbirine sürterek “Şu ellerimize bakın,” dedi iğrenerek. “Bu koku hiç çıkmıyor, ömrümüz hep böyle tütün tarlasında geçecek galiba?” Niko, kızlarının bu isyanına ve inatçı neşesine bakarken yüzüne koca bir tebessüm yayıldı. Yorgunluğu artık sadece gözlerindeki çizgilerde okunuyordu. “Haydi, bakalım, tembel tenekeler!” diye gürledi kararlı bir sesle. “Şu sepetleri arabaya yerleştirmeme yardım edin de, güneş iyice yakmadan köye varalım.” Birlikte sepetleri kaldırırken kollarındaki ağırlık, tütünün yorgunluğuyla birleşti. Sepetler at arabasına özenle yerleştirildiğinde, çocukların yüzündeki o yorgunluk yerini oyunun heyecanına bıraktı. Arabaya binme kavgası, her zamanki gibi ritüel halini almıştı. “Hayır, bu sefer sıra bende!” “Olmaz, geçen sefer de sen oturmuştun!” Didişmeleri, arabayı çeken atın kişnemesiyle kesildi. Araba sallanarak patikaya vurduğunda, arkaya oturanın sevinci öndekine bulaştı. Arkalarında yükselen toz bulutu, köyün güneşinde altın rengi bir hale gibi parlıyordu. Yol üzerindeki başka bir arabayı geçerken yükselen kahkahaları, tüm o yoksulluğun ve zifir kokusunun üzerlerinden silinip gitmesini sağlıyordu. O an için, dünyaları sadece o tozlu yol, atların nal sesleri ve birbirlerine duydukları o derin bağdan ibaretti. Arkalarında küçülerek kaybolan patikaya bakarken, hepsi geleceğin ne getireceğini bilmeden, sadece o anın huzuruna tutunmuştu. Köye vardıklarında, Bafra’nın öğle sıcağı toprağı adeta bir fırına çevirmişti. At arabasından indiklerinde onları evlerinin eşiğinde, taze mısır çorbasının o iç ısıtan, huzur veren kokusu karşıladı. Sofranın ortasına bırakılmış kızarmış domatesler, biberler ve patlıcanlar, tütün tarlasının o keskin yorgunluğunu silip süpürecek bir ziyafet gibiydi. Ev, bir anda çocukların kahkahalarıyla, o saf çocukluk neşesiyle doldu; sanki tarlanın o ağır zifir kokusu, kapının dışında bırakılmıştı. Kahvaltı biter bitmez, çalışma düzeni hemen kuruldu. Çocuklar, sanki hiç yorulmamışlar gibi iğneleri kaptıkları gibi kendilerini evlerinin önündeki o asırlık üzüm asmasının serin gölgesine attılar. Hasırın üzerine devrilen tütün sepetlerinin etrafına birer halka gibi dizildiler. Güneş, batının kızıllığına boyanıp sıcağını yitirene kadar sürecek olan o meşakkatli ama neşeli tütün dizme yarışı yeniden başladı. İnce iğneler tütün yapraklarını delip geçerken, çocukların gözlerindeki oyun coşkusu, yorgunluğun bir an bile esir almasına izin vermiyordu. Niko, günün ağırlığı omuzlarına iyice çöktüğünde, bazen gözlerini hafifçe kapatır, dudaklarından derin, yanık bir türkü süzülürdü. O anlarda sesine çöken hüzün, sanki yılların biriktirdiği sessiz acıların bir dışa vurumuydu. Çocuklar işi gücü bırakır, büyülenmiş gibi onu dinlerdi; sesindeki o kederli tını, bazen yüreklerini ürkütür, onları bambaşka, daha karanlık bir dünyaya sürüklerdi. Niko, tam bu hüzünlü sessizliğin ortasında, ansızın sesini değiştirir; bir tiyatro oyuncusu ustalığıyla fısıltılı, gizemli bir tonla anlatmaya başlardı: Hortlaklar, cinler, dağların derinliklerinde yaşayan periler… Köyün efsanelerinden, dedelerinin dilinden dökülen o tekinsiz hikâyeler, asmanın yaprakları arasından süzülen akşam karanlığıyla birleşince, her yaprak hışırtısı bir hayaletin ayak sesi gibi gelmeye başlardı. Karanlık tamamen çöküp tütünlerin çoğu dizildiğinde, çocukların gözlerine uyku girmek bilmezdi. Niko’nun anlattığı o hayaletler, Elis’in ve Eleni’nin hayal dünyasında devleşir, ufacık bir esinti bile kalplerini yerinden hoplatırdı. Ama işin sırrı da tam buradaydı: Bütün bu korkular, bütün bu türküler ve kahkahalar, aslında o tütünlerin tellerine dizilen birer ilmekti. Herkes bilirdi ki; günün sonunda o sepetler boşalacak, tütünler ipe dizilecek ve ortaya çıkan şey sadece bir ürün değil, bir ailenin gülüşleri, hüzünleri, korkuları ve düşleriyle yoğrulmuş, ilmek ilmek işlenmiş bir hayat olacaktı. Gece, tütün kokusu ve masalların birbirine karıştığı o huzurlu örtüyle üzerlerine serilirken, köy derin bir uykuya hazırlanırdı. …………………………………..
ÇEŞME BAŞI Yaz güneşi, Sürmeli topraklarını bir ocak gibi kavururken, Elis’in tek sığınağı Karapınar çeşmesiydi. O gün, gömleğinin yakasına kadar sızan ter ve saçlarının alnına yapışan ıslaklığı, çeşmeden fışkıran o buz gibi suyla bir nebze olsun hafifleyecekti. Avuçlarını doldurup yüzüne çarptığında, hissettiği şey serinlik değil, damarlarında aniden dolaşmaya başlayan bambaşka, yakıcı bir ateşti. Tam o sırada, rüzgârın yaprakları hışırdatması gibi hafif bir sesle irkildi. Başını kaldırdığında, çeşme taşının gölgesine sığınmış o siluetle göz göze geldi. Yabancı bir delikanlı… Gözleri, köyün o puslu yeşilinden daha derin, daha canlı bir renkte ışıldıyordu. Elis, ne yapacağını bilemeden başını öne eğdi, dudakları korkudan ve heyecandan titriyordu. “İsmin nedir güzel kız?” Sesi, bir davet gibi havada asılı kaldı. Elis, şaşkınlığını hırçın bir savunma mekanizmasıyla örtmeye çalıştı: “Sana ne!” Testisini kaptığı gibi fırladı, ama bir el koluna dokundu. Dokunuş, cildinde bir kıvılcım gibi yankılandı. “Dur… Korkma,” dedi delikanlı telaşla. “Seni incitmek istemedim.” “Ama ettin!” dedi Elis, nefes nefese. Delikanlı ısrarlıydı: “Bana ismini bağışla, ne olur.” Elis’in içindeki mantık sesi, “Sakın!” diye bağırıyordu ama kalbi, çoktan teslim bayrağını çekmişti. Dudakları istemsizce aralandı: “Elis… Marangoz Todor’un torunu Elis.” İsmini yabancının zihnine bir mühür gibi bırakmanın utancıyla oradan nasıl uzaklaştığını hatırlamıyordu bile. Avluya girdiğinde kalbi, sanki kaburgalarını dışarı fırlatacak bir mahkûm gibi vuruyordu. “Kalbin varmış da ben bugüne kadar bilmiyormuşum,” diye fısıldadı kendi kendine. Annesi Henrika, unlu ellerini önlüğüne silerek kapıda belirdiğinde, Elis’in yüzündeki o alışılmadık kızıllığı hemen fark etti. “Elis, gel bakayım buraya. Ateşin mi var senin? Yüzün kıpkırmızı olmuş!” “Yok ana… Hızlı geldim, ondan,” dedi Elis, bakışlarını kaçırarak. Henrika’nın gözleri kısıldı, tedirgin bir ifadeyle kocasını, Niko’yu çağırdı. Bafra’nın yollarında dolaşan eşkıya söylentileri, Rum kızlarını dağa kaldırma haberleri, annenin yüreğini ağzına getiriyordu. “Bir daha kızı yalnız göndermeyelim, Niko. Ortalık çok kötü, Tanrı korusun.” O gece Elis yatağında dönerken, o yeşil gözleri, kolundaki o hayali dokunuşu zihninden atamıyordu. Ertesi gün dayanamayıp her şeyi Eleni’ye anlattı. Eleni, ablasının bu gizli heyecanıyla kıkır kıkır güldü: “Abla, bak göreceksin, o yabancı seni bulacak!” “Deli seni! Olacak şey mi?” “Abayı yakmış o sana, kaçamazsın!” Elis gece boyunca karanlık tavana bakarak, “Tanrım… Aşk bu mu?” diye sordu. Fakat hemen ardından o acı gerçek zihnine çöktü: Eğer o bir Türk’se, eğer bu toprakların kanlı bölünmüşlüğü aralarına bir duvar örerse ne olacaktı? Bir yanı ona tekrar o yeşil gözleri görmeyi dilerken, diğer yanı “Rumların hain, Türklerin düşman sayıldığı bu devirde ne yaptın Elis?” diye azarlıyordu. O yeşil gözlerin arkasında yatan kimlik, bir sevdanın başlangıcı mı, yoksa yaklaşan bir fırtınanın ilk işareti miydi? Bunu zaman gösterecekti ama Elis, o gün çeşme başında çoktan bir kırılma noktasına çarpmıştı. Eskiden avluda açan bir papatya, Elis’in tüm gününü aydınlatmaya yeterdi. Şimdi ise çiçeklerin o masum beyazlığı bile yüzünde tek bir gülümseme uyandırmıyor, aksine içindeki o tarifsiz boşluğu derinleştiriyordu. Elis, kendi içine hapsolmuş bir kuş gibi suskunlaşmış, etrafındaki dünyadan kopmaya başlamıştı. Henrika, kızının bu sessizliğini bir gölge gibi izliyor, onun kaçamak bakışlarından her şeyi seziyordu. Bir gün, güneş avluyu altın sarısına boyarken Henrika kızını yanına çağırdı. Saç örgüsünü düzeltirken sesi, bir anne şefkatiyle yumuşaktı. “Elis,” dedi, “çok durgunsun bu aralar. Bir derdin mi var?” Elis, “Yok ana…” diye fısıldadı, bakışlarını tozlu toprağa dikerek. Henrika, kızının yüzünü avuçlarının arasına alıp gözlerinin içine baktı. Gözlerini hafifçe kısarak, sanki bir sırrı çözmeye çalışır gibi fısıldadı: “Son yaşananlar seni korkutmasın. Tanrı her şeyi görür, bize yardım eder. Yoksa… Âşık mı oldun sen deli kız?” Elis’in gözleri korkuyla açıldı. Kalbi göğüs kafesini zorlarken, “O da nereden çıktı ana? Hem kime âşık olacakmışım ben?” diye inledi. Ancak tam o sırada odanın içinden gelen bir kıkırtı, Elis’in yüzünü alev alev yaktı. Eleni, her şeyi duymuştu. Elis, öfkeyle odasına çıktığında kardeşini Nani bebeğine elbise dikerken buldu. “Bana bak sarı sıçan!” diye tısladı, sesindeki titremeyi bastırmaya çalışarak. “Anneme bir şey söylemedin, değil mi?” Eleni, oyununa devam ederken gözlerini kısıp o meşum alayla karşılık verdi: “O kadar bebek istiyorsan, git o yeşil gözlüyle evlen de kendi bebeğini doğur cicim!” Bu söz, Elis’in yüreğine zehirli bir hançer gibi saplandı. Bir anlık öfkeyle bebeğe uzandı ama Eleni kahkahalarla kaçmaya başladı. Merdiven başında, tam da babası Niko’nun heybetli cüssesiyle karşılaştıklarında ikisi de donup kaldı. Eleni’nin yüzü bembeyaz olmuştu; içinden dualar ederek ablasını ele vermemek için nefesini tuttu. Niko, kaşlarını çatarak kızlarına baktı. Sesi sert değil ama sorgulayıcıydı: “Ne oluyor kızlar?” Eleni hemen bir bahane uydurdu: “Baba, ablam bebeğimi elimden alıyor, onunmuş güya!” Niko, Elis’e döndü. Bakışları, kızının içinde kopan fırtınayı sezmiş gibi dikkatliydi. “Elis, koca kız oldun artık,” dedi yumuşak bir tonla. “Bırak kardeşin oynasın.” Elis, dudaklarını büküp “Hıhh… Kıskanç işte!” diyerek odasına kapandı. Ama kalbi, dışarıdan görünmeyen o devasa fırtınayla sarsılıyordu. O gece yatağına uzandığında, göz kapaklarının ardında yine o yeşil gözler belirdi. Çeşme başındaki o an, artık sadece bir anı değil, hayatının geri kalanını belirleyecek ince, geri dönüşü olmayan bir kader çizgisiydi. Elis, kendi odasının karanlığında, o yeşil gözlerin esiri olarak uykuya daldığında, dışarıdaki dünyanın ne kadar değişmekte olduğundan habersiz, sadece kendi içindeki o yasak sevdanın ağırlığını hissediyordu.
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.
Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Ne paylaşacaksınız?
Şiir, yazı, kitap ya da ileti için hızlıca ilgili alana geçin.