Toprak, her şeyi hatırlar. Üzerine düşen kanı, dökülen gözyaşını, yarım kalan sevdaları… Ve bir gün gelir, susarak konuşur. “Elis” işte o suskunluğun içinden doğan bir hikâyedir. Aynı toprağın çocukla...
Karadeniz’in o meşhur, hırçın rüzgârı, 1908 yılının yazında Bafra’nın yüksek yamaçlarına vurduğunda, taşıdığı sadece tuzlu suyun kokusu değildi. Dağ köylerinin ıssız yollarında, eski zamanlardan kalma bir huzursuzluğun uğultusu vardı. Balkanların tozlu yollarından, yanmış evlerinin hatıralarını sırtlarında taşıyarak gelen göçmen kafileleri, Çırahman, Ökse, Tevkeriş, Çinit, Andreandon ve Çınarlı köylerinin kapısına dayandığında, vadideki dengeler bir çırpıda bozulmuştu. Rum ahali, bu gelişe bir set çekmeye çalışıyordu. Fısıltılar, önce evlerin dar mutfaklarında, ocak başlarında, tütüne bulanmış yaşlıların dudaklarında başladı. Sonra, akşamüzeri sokaklara taştı. Beş köyde aynı anda çakan isyan kıvılcımları, Samsun’un üzerine uğursuz, kara bir bulut gibi çöküverdi. Adı, tarihin sayfalarına “Tevkeriş Ayaklanması” olarak kazınacak olan bu öfke seli, aslında derin bir güven kaybının ilk sancısıydı. Çarşıda artık insanlar gözlerini birbirine değdirmeden geçiyordu. Kadınlar, çeşme başında bakır güğümlerini doldururken, suyun şırıltısı arasında kulağı kirli haberlerde, gözü ise güvenilmeyen yollardaydı. Erkekler kahvehanelerde kelimelerini tartarak seçiyor, kuracakları her cümlenin altında bir gizli mana aranacağından korkuyorlardı. Tam bu gerginliğin dumanı tütmeye devam ederken, 12 Temmuz 1909 günü payitahttan gelen o haber, sakin bir göle atılan büyük bir kaya gibi dalgalandı: “Osmanlı vatandaşı olan herkes, dinine bakılmaksızın askere alınacaktır.” Bu karar, asırlardır bu topraklarda yaşayan Hristiyan ahali için bir dönüm noktası oldu. Tevkeriş’in dik yokuşlarına kurulu kilisenin çanları, o günden sonra ne dualar için ne de ayinler için çaldı; artık sadece huzursuzluğun ve yaklaşan fırtınanın habercisiydiler. Rum okullarının sıralarında, gençlere Yunan ordusu “kurtarıcı” olarak tanıtılırken, aynı gençlerin şimdi Osmanlı sancağı altında o orduya karşı cepheye çağrılması, vicdanlarda telafisi imkânsız çatlaklar açıyordu. Balkan Harbi patlak verdiğinde, çelişki artık bir hayat memat meselesine dönüştü. Köylerden zorla askere alınan Hristiyan gençler, ya firar ettiler ya da tüfeklerini ilk gördükleri çukura fırlatıp köyün yolunu tuttular. Kimi üniformasıyla, kimi sadece sırtındaki üniformayla geri dönmüştü. Ancak köy meydanına girmeye cesaretleri yoktu. Gece karanlığında birer gölge gibi evlerine süzülüyor, gündüzleri ise ormanın en kuytu köşelerinde saklanarak toprağı işliyorlardı. Eski komşuluklar, yerini keskin bir kuşkudan örülü duvarlara bıraktı. Dün aynı sofrada ekmeğini bölen, aynı tarlada terini silen insanlar, bugün birbirinin gölgesinden ürker olmuştu. Muhabbetin yerini düşmanlık, dostluğun yerini ise bir sessizlik fırtınası aldı. 1912 yılı, Karadeniz’in bu eski köylerine bir kâbus gibi çöktü; Balkan Savaşı hudutlarda değil, insanların tam kalbinde büyük bir kırılma yaratmıştı. Köy meydanında, gün batımına karşı kurulan ateşin başında, herkesin gözü Baba Todor’daydı. Bembeyaz sakalları göğsüne kadar inen, gözleri kuyunun en dibindeki karanlık kadar derin ama bir o kadar da eski bilgelerle dolu olan bu adam, köyün yaşayan hafızasıydı. Gençler, ellerinde yontulmamış odunlarla ateşin etrafına doluşmuş, hararetle istikbalden konuşuyorlardı. Kimi, “Hürriyet geldi! Artık zincirler kırıldı, herkes istediğini yapacak!” diye bağırıyor, kimi ise tedirgin bakışlarla karanlığı süzüyordu. Baba Todor, ağır ağır nefesini dışarı verdi. Dumanlı havada sesi, yılların yorgunluğunu taşıyan bir yankı gibi yükseldi: “Çocuklar...” dedi. “Hürriyetin fazlası da azı da insanı zehirler. Fazlası kudurtur, azı isyan ettirir. İnsana ölçü lazım, terazi lazım. Ben göremem, ama aha şuraya kertiyorum...” Eğildi, parmağıyla yanındaki eski, kurumuş meşe kütüğüne sertçe bir çizik attı. Kıymıklar havaya saçıldı. Gençler sustu, bir an birbirlerine baktılar. Kimisi bu yaşlı adamın kehanetiyle güldü, kimisi ise o çizikten ürperip bakışlarını ateşe çevirdi. Oysa o gece kütüğe atılan o çizik, yıllar geçtikçe bölgenin kaderine kazınacak olan büyük bir acının ilk harfi olacaktı. O andan sonra hiçbir şey, gerçekten de eskisi gibi olmayacaktı. Sürmeli köylülerinin bu topraklara kök saldığı tarih, zamanın sisli perdesinin ardında bir muammaydı. Kimi yaşlılar, onların Karadeniz’in kuzeyindeki uçsuz bucaksız bozkırlardan sökün edip geldiğini anlatırdı. Bazıları Saka, bazıları Kuman, bazıları Uz ya da Peçenek derdi; rivayetler muhtelifti. İsimleri Roma’nın, Bizans’ın, Pontus’un paralı asker listelerinde, kılıçlarının keskinliğiyle nam salmış bir şekilde geçerdi. Ama nihayetinde kader, onları bu kıyıya, bu dağlara, bu ovaya demir atmaya zorlamıştı. Eskiden yüzlerini göğe döner, göğün maviliğinde Gök Tanrı’nın nefesini ararlardı. Doğruyu gösteren, ödüllendiren ve cezalandıran o yüce kudrete inanırlardı. Ancak asırlar geçtikçe, bozkırın eski inancı yerini İsevi öğretilere bıraktı. Çocuklar artık haç çıkararak büyüyor, köyün üzerinde çınlayan kilise çanlarının ritmiyle nefes alıyorlardı. Bu dağlar artık onların yurdu, sevdalarının yeşerdiği ve nihayetinde ebedi uykularına daldıkları yerdi. O günlerde bu coğrafyada yaşayan bir insanın milliyetini dış görünüşünden ayırmak, denizin rengini kıyıdaki kumdan ayırmak kadar zordu. Kömür karası, orman yeşili ya da fırtınalı bir Karadeniz mavisi... Gözler farklı, ancak bakışlar aynıydı. Saçlar çoğu zaman kara, bazen kumral; yüz hatları, eda, duruş hep birbirinin aynısıydı. Tek fark, ibadethanelerin kapısındaydı. Türkler caminin minaresine, Rumlar kilisenin çanına bakardı. Lakin ellerini açtıkları o uçsuz bucaksız gökyüzü birdi. Yolları ayrı, ama özlemleri ve korkuları aynıydı. Köyde gündelik hayat, bir ırmağın iki yakası gibi birbirine karışırdı. Ekmek aynı taş fırından çıkar, yemekler aynı tencerenin buharında kokardı. Bir düğünde zurna çalarken Rum komşu da halaya durur; bir cenazede ağıt yakılırken Türk komşu gözyaşını gizlemezdi. Tek ayrım, kadınların başındaki örtünün kıvrımındaydı. Rum kadınlarının yas gibi taşıdığı siyah eşarp ve kara entari ile Türk kadınlarının beyaz işlemeli yazmaları ve rengârenk fistanları arasındaki o ince çizgiden ibaretti bu ayrılık. Kaderleri ise hep aynı sızıda birleşirdi. 1915 yılına gelindiğinde Bafra, derin bir sessizliğin maskesini takmıştı. Sokaklarda Rum Okulu, Türklerin iptidai ve rüştiye mektepleri, Ermenilerin Torkomian Varjaran’ı ve Madam Aydınyan’ın idaresindeki kız mektebi yan yana varlıklarını sürdürüyordu. Türk mektebinin müdürü Rıza Efendi, o yuvarlak gözlüklerinin ardında ağır bir adamdı; sabahları çocuklarını “Selamünaleyküm evlatlarım” diyerek karşılar, öğle aralarında ise gölge bir köşeye çekilip kitaplarına dalardı. Madam Aydınyan ise ince yüzlü, dimdik yürüyüşü ve soğuk bakışlarıyla, elindeki defterin ciddiyetini hayatının tek kuralı yapmıştı. Ancak Karadeniz’in üzerinde, kimsenin konduramadığı ama herkesin hissettiği o görünmez duman yükselmeye başlamıştı. Ayrılık ateşi, sinsice körükleniyordu. Başlarda kimse bu fısıltılara aldırış etmedi; “Gelip geçici bir rüzgâr, bizden uzak kalır” dediler. Fakat yanılıyorlardı. Zira camide de kilisede de din adamlarının ağzından çıkan sözler, artık hoşgörünün yumuşak dilinden değil, nefretin sert donukluğundan besleniyordu: “Dinsizler… Kâfirler… Gâvurlar…” Bu kelimeler, birer hançer gibi dostluğun tam kalbine saplanıyordu. Güven solduruyor, sofradaki tuzun tadını kaçırıyordu. Çocuklar bile oyunlarında safları ayırmaya başlamıştı; bir yanda haç işareti yapan minikler, diğer yanda ellerini göğe açıp dua edenler… Oysa daha dün aynı çamurun içinde yuvarlanıp beraber gülmüşlerdi. Kahvehanelerde sakallarını sıvazlayan ihtiyarlar, “Bu iş hayra alamet değil,” diye mırıldanıyor, yaklaşan fırtınanın ayak seslerini, rüzgârın sesinden ayırt etmeye çalışıyorlardı. Ama kimse yüksek sesle konuşmaya cesaret edemiyordu; zira her söz, o barut dolu havaya atılan bir kıvılcımdı. Bafra, büyük bir girdabın tam ortasında kalmıştı. Kimi bu yolu nefretle çizerken, kimi barışın incecik, cılız umuduna tutunuyordu. Ancak sağduyu, o gürültülü çatışmanın içinde, bir yaprağın kasırgadaki çaresizliği gibi boğulup gidiyordu. Samsun ve çevresinde, yılların biriktirdiği sessizliğin yerini artık mekanik bir tıkırtı, bir hazırlık telaşı almıştı. Rum ahalisi kendi teşkilatlarını, gizli hücrelerini, cemiyetlerini kurmaya başlamıştı. Şehrin dar sokaklarında yankılanan matbaa makinelerinin sesi, gazetelerin manşetlerine dökülen kışkırtıcı cümleler, açılan okullardaki yeni müfredat; her şey, asırlardır süren o eski beraberliği bir uçuruma doğru itiyordu. Bu cesaretin kaynağı sadece kendi inançları değildi elbet; dünyanın değişen dengeleri, büyük devletlerin iştahlı bakışları ve çökmekte olan bir imparatorluğun omuzlarındaki yorgunluktu. Bir zamanlar aynı sofrada, aynı ekmeği bölüşen dostların hatıraları, artık birer kül yığını gibi savruluyor, yerini soğuk menfaat hesaplarına bırakıyordu. Köy kahvesinin önünde, gölgesi akşam güneşiyle uzayan Hacı Mehmet Ağa, elindeki tespihi yavaşça çekerken hüzünle mırıldandı: “Komşu komşunun külüne muhtaçtı evlat... Ne ara külü ateşe çevirdik de birbirimizin canına kast eder olduk?” Yanında, yüzü bir harita kadar derin çizgilerle dolu ihtiyar Todor oturuyordu. Bir an sustu, gözlerini ufuktaki kararan dağlara dikti ve ağır bir iç çekti. “İnsan evladının gözünü kin bürüyünce Mehmet Ağa...” dedi, sesi çatallı bir rüzgâr gibiydi. “Göz, külü de görmez olur, ateşi de. Kendi yaktığı yangında boğulacağını bilemez.” Ama bu sözler, kahvenin gürültülü öfkesi arasında silinip gidiyordu. Artık sokaklarda en çok bağıran, en çok kan dökmeyi vaat edenin sözü geçiyordu. “Yapmayın! Birlikte yaşamayı unutmayın!” diye haykıran, vicdanın sesini taşıyan o cılız çığlıklar, kalabalığın körleşmiş öfkesinde bir yankı bulamıyordu. Herkes, kendi adaletini kendi namlusunun ucunda arıyordu. Kimi sarığına, kimi siyah cübbesine sığınmış, doğruluğu sadece kendi kitabının kenarına hapsetmişti. Cami kürsüsünden de, kilise minberinden de sevgiden ziyade intikamın soğuk nefesi yükseliyordu. Din, artık bir huzur değil, bir silah haline getirilmişti. Yine de, her karanlığın içinde tutunacak bir ışık parçası olurdu. “Onlar bizimle yaşadı; düğünümüzde halay çektiler, cenazemizde omuz verdiler” diyen, yüreği hâlâ o eski bağla çarpanlar vardı. Fakat bu ses, kasırga altında titreyen, korunaksız bir mum alevi gibiydi; gürültüde, kine bulanmış havada boğulup gidiyordu. Zaman, bir çark gibi hızla dönüyor, roller el değiştiriyordu. Bir gün güçlü olanın haklı sayıldığı, ertesi gün ise tarihin çöplüğüne atıldığı bir devirde, insan hayatı devletlerin masa başındaki haritalarında sadece bir rakamdı. “Biz aynı ekmeği böldük” diyenlerin sesi, yerini fısıltılara, fısıltılar ise korkuyla büyüyen büyük yalanlara bıraktı. Anadolu’nun kaderi, artık kanla ve barutla yeniden yazılıyordu. Rum köylerinde fısıldanan, “Burası bizim yurdumuz!” cümlesi, artık bir dilek değil, bir dayatmaydı. Türk köylerinde ise karşılık gecikmedi: “Gâvurları kovun, topraklar size kalsın!” Fitne tohumu, o bereketli topraklara bir kez saçılmıştı. Rum çeteleri, dışarıdan gelen destekle cesaretlenirken, Osmanlı’nın zayıflayan iradesi çaresizliğin gölgesinde kalıyordu. Güvensizlik, köylerin damarlarına kadar işledi. Çocukların neşeli kahkahaları azaldı, kapı komşusunun selamı soğudu. Bir zamanlar aynı çeşmeden su içenlerin hatıraları, birer birer hafızalardan silindi. Cepheye gönderilen gençlerin arkasında kalan köyler, sahipsiz birer yetim gibi boyun bükmüştü. Türkmen köylüleri, geceleri uyumuyor, ellerinde eski tüfeklerle nöbet tutuyordu. Kadınlar, çocuklar, yaşlılar... Kimse bu işin kazananı olmayacağını, en ağır bedeli yine masumların ödeyeceğini göremiyordu. Tarih, bir kez daha güçlünün yazdığı, acının mürekkebiyle damgalanmış o tanıdık hikâyesini sahneye koyuyordu. Kırılma noktası aşılmış, köprüler çoktan atılmıştı. Artık geri dönüş yoktu, sadece yaşanacak olan büyük kış başlıyordu.
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.
Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Ne paylaşacaksınız?
Şiir, yazı, kitap ya da ileti için hızlıca ilgili alana geçin.