Aptallığın en büyük kanıtı, aynı şeyi defalarca yapıp farklı bir sonuç almayı ummaktır einstein
ELİS
Toprak, her şeyi hatırlar. Üzerine düşen kanı, dökülen gözyaşını, yarım kalan sevdaları… Ve bir gün gelir, susarak konuşur. “Elis” işte o suskunluğun içinden doğan bir hikâyedir. Aynı toprağın çocukla...
6. Bölüm

KARAPINAR ÇEŞMESİ

21 Okuyucu
0 Beğeni
0 Yorum
KARAPINAR ÇEŞMESİ
Karapınar Çeşmesi, Sürmeli köyünün sessiz bir tanığıydı. Alın taşında, yılların yorgunluğu ve yosunların arasında hâlâ seçilebilen o Latince harfler, “Bin dokuz yüz sekiz yılında yapıldı, nice yıllara,” diyerek sanki zamanın kendisine meydan okuyordu. O yazı, bir hatıra gibi taşın üzerinde donmuş, köyün tüm sırlarına, acılarına ve neşesine ortak olmuştu. Yıllar geçse de çeşme, akıp giden suyunun altında sessizliğini korumaya devam ediyordu.
O gün köyde çamaşır günüydü. Sürmeli’nin kadınları, başlarında renkli yazmaları ve kolları sıvanmış entarileriyle çeşmenin etrafını bir renk cümbüşüne çevirmişlerdi. Gümüş gibi parlayan suyun şırıltısı, kadınların bitmek bilmeyen kahkahalarına, çocukların cıvıltılarına ve tokmakların taşa vuran ritmik seslerine karışıyordu. Kazanların altında çıtırdayarak yanan ateş, dumanını kıvrıla kıvrıla gökyüzüne salarken, havaya karışan o sıcak buhar, kadınların yüzlerine değip geçiyor, saçlarına nemli bir ışıltı katıyordu. Kimileri kocalarını çekiştiriyor, kimileri kızlarının kısmetine dair düşlerini fısıldıyordu. Çeşme başı, Sürmeli köyünün aynasıydı; sevinç de, tasa da, umut da, dedikodu da hep burada hayat bulurdu.
İşte o hareketliliğin tam ortasında, Elis göründü. Elindeki bakır leğeni, sanki bir hükümdar gibi ağır bir edayla taşıyordu. Başındaki beyaz örtü alnına hafifçe kaymış, ensesinden firar eden birkaç kumral saç teli yanaklarına yapışmıştı. Güneşin altında pembeleşen yüzünde, gençliğin o taze ama hüzünlü parıltısı vardı. Sessizce ilerlerken, dudaklarından ince, içli bir türkü dökülmeye başladı. Sesi öyle yumuşak, öyle derinden geliyordu ki, sanki kalbinin en kuytu, en gizli köşesinden kopup gelen bir vedaydı.
Leğenini yere yerleştirdi, küllü suyu döktü, sabunu avuçlarında köpürttü. Taşın başına oturduğunda, narin parmakları köpüklerin içinde bir neyzenin parmakları gibi dans ediyordu. Sabun köpükleri güneşte parlıyor, sanki suyun üzerinde gümüş yıldızlar yanıp sönüyordu. Elis’in her hareketi, hem zarafetini hem de omuzlarındaki görünmez yükü dışa vuruyordu; sanki sadece çamaşırların kirini değil, ruhunda biriktirdiği sancıları da bu köpüklerle arındırmaya çalışıyordu.
Türküsü giderek daha içli, daha dokunaklı bir hâl aldı. Sesinin bazen yükselip bazen kısılması, havada uçuşan bir hasretin izi gibiydi. Her nağmede saklanmış bir aşk, her tınıda dile gelmeyen bir özlem vardı. Çeşme başındaki kadınların kahkahaları yavaş yavaş sustu, genç kızların fısıldaşmaları kesildi. Suyun sesi, Elis’in türküsüyle birleşip o anı büyüledi. Elis, gözlerindeki dalgınlıkla aslında orada değildi; o, çok uzaklarda, başka bir zamanın ve başka bir bakışın peşindeydi.
Kardeşi Aleko’nun yıpranmış bezlerini sabunlarken ellerinde sevgi dolu bir titreyiş vardı. Her tokmak darbesi, kendi içindeki ağırlıkları dövüyordu. Fotini, yanındaki komşusuna usulca eğildi: “Bu kızda bir hâller var… Gözleri hep uzaklarda. Yüreği kabına sığmıyor galiba.” Diğeri ise dudaklarını büzerek karşılık verdi: “Âşık olmuş derlerse şaşmam. Bir kızın türküsü böyle yanık olur mu başka?”
Elis bu fısıltıları duymadı, ama kalbi her şeyi sezmişti. Omuzları hafifçe titredi, elindeki tokmak yere düştü. Başını kaldırıp uzak dağlara, o puslu ufuklara baktığında, orada bir yüz, bir çift yeşil göz gördü. O an, etrafındaki kadınlar, kazanlar, dumanlar ve tüm o gürültülü hayat arka planda silinip gitti. Sadece Elis’in ışığı kaldı. Türküsü bittiğinde çeşme başında oluşan o garip sessizlikte, herkes aynı şeyi düşündü: Elis’in kalbinde büyüyen bu sır, çok yakında tüm köyün kaderini değiştirecek bir kırılma noktası olacaktı.
Karapınar Çeşmesi, Sürmeli köyünün sadece bir su kaynağı değil, atan kalbiydi. Taş oluklarından dökülen suyun o bitmek bilmeyen şırıltısı, zamanla köyün kendi ritmi haline gelmişti; bazen neşeli bir türkünün nağmelerine eşlik eder, bazen de bir annenin sessizce yutkunduğu o içli ağıtların yankısına dönüşürdü. O su, susuzluğu gidermenin çok ötesinde bir şifa gibiydi; köyün tüm umutlarını, bastırılmış korkularını ve gizli sevdalarını taşırdı. Her bir damla, toprağa değil, köyün belleğine düşüyor, yılların izini o serin taşların üzerinde sessizce kaydediyordu.
Genç kızlar, bakır taslarıyla su doldurmak için sıraya girdiklerinde, aslında bir ritüelin içindeydiler. Taslar dolarken, gözlerinde sakladıkları hayaller de çeşmenin serinliğinde kendine bir yer bulurdu. Dudaklarının ucuna ilişen o utangaç tebessümler, taşlara vuran öğle güneşi gibi anlık parlar, sonra gençliğin verdiği o yoğun utançla pembeye çalan yanakların ardına saklanırdı. Onlar için çeşme, bir su durağından ziyade, kalplerin dilsizce buluştuğu kutsal bir köprüydü.
Bakışların dili, bu çeşme başında en yüksek mertebedeydi. Bir çift yeşil gözle karşılaşmak, yüreğe fısıldanan, kimsenin duymadığı bir sır gibiydi. Kimi zaman bir delikanlı, çeşmeye giden yolun üzerindeki ağacın gölgesine ilişir, saatlerce kıpırdamadan izlerdi. Kelimelere ihtiyaç yoktu; delikanlının bakışı bir soru, kızın başını öne eğip suya bakması ise bir cevaptı. O an, çeşme taşlarında sadece su değil, kaderin kendisi akardı.
Çamaşır günleri geldiğinde ise çeşme başı bir şenlik alanına, bir dert meclisine dönüşürdü. Kadınlar kollarını dirseklerine kadar sıvayıp tokmaklarını ellerine aldıklarında, sadece çamaşır dövmezlerdi; içlerindeki o ağır, hırçın yükleri de suya bırakırlardı. Tokmakların taşa vurduğu her tok ses, biriken bir öfkenin, bir hüznün ya da tükenmek bilmeyen bir sabrın dışa vurumuydu. Köpüklerin arasından yükselen kahkahalar göğe savrulur, bazen tam ortasında asılı kalırdı; çünkü kadınlar orada hem dertleşir, hem de birbirlerinin yükünü paylaşırdı.
“Komşu,” derdi biri, tokmağını sabunlu suya daldırırken, “senin Niko yine kahvede mi? Günleri orada mı geçiyor?” Diğeri, ellerindeki sabun köpüklerini dizlerine silip iç geçirirdi: “Eee, erkek milleti işte… Bizim yükümüzü çeşme taşır, onların yükünü kahve.”
Bu kısa ve özlü sohbetler, gün boyu akar giderdi. Çeşmenin serin gölgesinde yoğrulan bu hikâyeler, sabun köpükleri gibi uçup gitmez, nesilden nesile aktarılarak köyün hafızasına işlenirdi. Hava kararana kadar süren bu vakitler, kadınların ev telaşından, bitmek bilmeyen ev işlerinden uzaklaşıp kendi kimliklerine kavuştukları nadir anlardı. Çeşme, onların gizli dünyasıydı; sığınaktı.
Gençler için ise çeşme başı, aşkın en masum ve en utangaç sahnesiydi. Belki bir gülümseme, belki bir anlık göz göze geliş, yıllarca sürecek bir sevdanın ilk kıvılcımını yakardı. Taşlara düşen su damlalarıyla birlikte kalpler de ritim tutar, umutlar o suyun yolunda filizlenirdi.
Karapınar Çeşmesi, köyün sessiz şairiydi; dilden dile dolaşan hikâyelerin, dillere destan sevdaların ve kuşaktan kuşağa taşınan o büyük kaderin yegâne tanığıydı. Oraya her gelen, yalnızca susuzluğunu dindirmekle kalmaz; hayatın bütün renklerini, acısını, sevincini ve en çok da sevgisini o serin taşlarda bırakırdı. Orası artık bir su kaynağı değil, Sürmeli köyünün tarihinin yazıldığı büyülü bir dünya olarak hafızalara kazınmıştı.
Stavro için o sabah, diğerlerinden farklı bir şafakla söktü. Çatı aralığından içeri sızan ilk ışık huzmesi, yüzüne vurduğunda içindeki o tanımsız telaşı daha da körükledi. Pencereden giren kavak yapraklarının hışırtısı, sanki ona bir ismin şarkısını fısıldıyordu: Elis. Yüreği, bir bayram sabahının davulu gibi gümbür gümbür çarpıyordu. O günün, kendi kaderinin yönünü belirleyecek bir dönemeç olacağını iliklerine kadar hissediyordu.
Bayramlık elbiselerini özenle üzerine geçirdi. Pirinç çerçeveli küçük aynayı eline aldığında, yansımasında sadece kendi yüzünü değil, zihninin derinliklerine kazınmış olan o narin hatları gördü. Elis… Karapınar Çeşmesi’nin suyu kadar berrak, kavak dalları gibi dalgalanan saçları rüzgârda savrulan o kız. Onu ilk gördüğü anı hatırladı; köyün bütün sesleri susmuş, zaman o çeşme başındaki şırıltının içinde donup kalmıştı. O günden sonra Stavro’nun geceleri düşe, gündüzleri ise hayale dönüşmüştü.
Stavro, derenin karşı yamacındaki Kavak Tepe Mahallesi’nde yaşıyordu. Ancak ayakları, iradesinden bağımsız olarak onu her seferinde o çeşmeye sürüklüyordu. Hayvanlarını otlatmak, köyün dilindeki o bitmek bilmez bahanesiydi. Arkadaşları, “Stavro, senin inekler artık sudan çok yıldız yiyor!” diye takılırken, onun gönlünde başka bir çobanın hüküm sürdüğünden habersizlerdi.
O sabah yola koyulduğunda içini karanlık bir bulut kapladı. Adımları ağırlaştı. Ya başkasını seviyorsa? Ya çoktan birine söz verdiyse? Bu düşünceler, yüreğine saplanan birer hançer gibiydi. Ama özlemin ateşi, korkunun o buz gibi soğuğunu eritip geçmeye yetiyordu. Tepeliğin ucundaki kayalıkların üzerine oturduğunda, çeşme başındaki hayatın gürültüsü rüzgârla birlikte kulağına ulaştı.
Kadınların, kızların kahkahaları vadinin içinde yankılanıyordu. Stavro’nun gözleri o kalabalığın içinde tek bir yüzü, tek bir bakışı arıyordu. Kalbi, boğazında atıyordu sanki. Dizlerini karnına çekip kollarını sıkıca sardı, başını öne eğdi. Rüzgâr saçlarını karıştırırken, sanki içindeki o dizginlenemez fırtınayı dünyaya haykırıyordu.
Dudaklarından sessiz, titrek bir dua döküldü:
“Tanrım… Ne olur, onu bir kez daha göreyim. Yalnızca bir kez…”
Aşağıda, çeşme başında şenlikli bir telaş vardı. Köyün genç kızları bakraçlarıyla suyun berrak şırıltısına eşlik ediyor, bir yandan yazmalarını düzeltip şakalaşırken bir yandan da utangaç gözlerle etrafı süzüyorlardı. Stavro, kayanın üzerinde nefesini tutmuş, hayatının bütün akışını değiştirecek o anı bekliyordu. Eğer Elis gelirse, suyun berraklığında sadece yansımasını değil, kendi geleceğini de görecekti. O an, Stavro için sadece çeşmeye akan bir suyun değil, iki farklı dünyanın kesiştiği o büyük kırılma noktasının başlangıcıydı.
Ve işte o an! Kalabalığın o telaşlı ritminin arasından zarif bir gölge gibi süzülen Elis, Stavro’nun görüş alanına girdiğinde, sanki zamanın çarkları bir anlığına durdu. Stavro’nun kalbi göğüs kafesini zorluyor, nefesi boğazında düğümleniyordu. Gözleri, sanki başka hiçbir şeyi görmeye programlanmamışçasına yalnızca ona kilitlenmişti. Elis’in beyaz yazması rüzgârın hafif esintisiyle nazlı nazlı dalgalanıyor, güneş ışınları saçlarının kıvrımlarında bin bir kıvılcım gibi dans ediyordu. O saniyelerde koca köy meydanı susmuş, etraftaki sesler bir sis perdesinin ardında kalmıştı; dünyada yalnızca o ve o kız kalmıştı.
Stavro, o an tüm kaygılarını, yarının belirsizliğini ve içindeki korkuları bir kenara itti. Tüm varlığı, Elis’in beyaz yazmasının ardındaki masumiyette eriyip gitti. Ama yine de o eski soru, zihninin en kuytu köşesinde yankılanmaya devam ediyordu: “Acaba o da benimle aynı duyguları hissediyor mu?” Bu bilinmezliğin yarattığı hem yakıcı bir heyecan hem de içten içe kemiren bir hüzünle, bir köşeye büzüldü. Yine de biliyordu; bugün burada, bu mesafede olmak bile başlı başına bir armağandı. Sevda bazen yalnızca nefesini hissedebildiğin bir yakınlıkta durabilmek, karşılık beklemeden ruhunla o nefesi solumaktı.
Çeşmenin önündeki kızlar şakalaşıyor, sabunlu sular kahkahalarla göğe saçılıyordu. Stavro ise bir köşede, elindeki yonca yapraklarını tek tek koparıyordu: “Seviyor… Sevmiyor…” Parmakları titriyor, gözleri Elis’in üzerinde geziniyordu. Her yaprakta umudunu yeniden diriltiyor, her koparışta biraz daha cesaret topluyordu. Son yaprak elinde kaldığında, zihninde Elis’in o güneşten daha sıcak gülüşü belirdi. Kararını vermişti. Bir sonraki karşılaşmalarında, “Seni görmeden duramıyorum,” diyecekti, “geceleri uyuyamıyorum!”
Fakat o an sadece Stavro değil, Elis de aynı görünmez bağın çekimindeydi. Kalabalığın neşeli karmaşasına rağmen Elis’in aklı, her zaman olduğu gibi o yamaçtaki siluetteydi. Nihayet tepede duran o tanıdık gölgeyi fark ettiğinde, kalbinin içinde bir kuşun kanat çırptığını hissetti. Gözleri sevinçle ışıldadı, dudaklarının kenarında istemsiz, çekingen bir tebessüm filizlendi.
Tam o sırada, sesi gümüş gibi parlayan bir kadın, o yanık Karadeniz türküsünü başlattı. Ezginin hüznü, meydandaki neşeli kahkahaların üzerine ince bir tül gibi serildi. Kadınlar hep bir ağızdan eşlik etmeye başladılar; sesler gökyüzüne yükseliyor, çınar dallarında dalga dalga yankılanıyordu. Yaşlılardan biri coşkuyla bağırdı: “Hadi kızlar, kalkın bakalım oyuna!”
Genç kızlar, tokmağı ve maşrapayı yere bırakıp birer birer meydana atıldılar. Elis de onların arasındaydı. Yanakları utançtan al al olmuştu ama gözleri o eski ışıltısından daha parlak, daha derin bir şevkle yanıyordu. Oynuyordu, ayakları toprağın ritmiyle birleşiyordu ama aklı hep o tepedeydi. Her dönüşünde göz ucuyla Stavro’yu arıyor, onun siluetine her takıldığında kalbinde ince, tatlı bir ürperti hissediyordu.
Oyunun en coşkulu anında Elis durdu. Derin bir nefes alıp o neşeli çemberden usulca sıyrıldı. Kalabalığın uğultusu arkasında kalırken, adımlarını derenin boyundaki kavak ağaçlarına doğru çevirdi. Rüzgâr yazmasını çekiştiriyor, kaderi onu görünmez bir iple Stavro’ya doğru çekiyordu.
Yukarıda, tepedeki kayalıkta oturan Stavro ise çenesini yumruğuna dayamış, Elis’in her adımını bir avcının dikkatiyle izliyordu. İçinde kaynayan fırtına artık kabına sığmıyordu; cesaretle korkunun o kadim savaşı en şiddetli anındaydı. Çeşme başındaki türküler ve kahkahalar artık onun için anlamsızdı. Onun dünyasında sadece Elis vardı ve Elis, artık ona doğru yürüyordu. Bu, köyün bildiği masallardan farklı bir hikâyenin, o büyük kırılma noktasının ayak sesleriydi.
Stavro, tepeden aşağıya gözlerini bir an bile ayırmadan izlediği o zarif gölgenin, çeşmenin gürültüsünden sıyrılıp kavak ağaçlarının serinliğine doğru süzüldüğünü gördü. İşte o an, kalbinde birikmiş tüm endişelerin, tüm o yıllanmış korkuların bir kıvılcımla alev alıp kül olduğunu hissetti. Önce sendeledi, ayakları toprağı yadırgıyor gibiydi; ama sonra bir cesaretle yerinden fırladı. Dizlerindeki o titreme artık bir engel değil, heyecanının kanıtıydı. “Hayır,” diye geçirdi içinden, sesini duyacakmış gibi, “bu fırsat kaçmaz!”
Adımları önce ağır, kararsız bir yürüyüştü; sonra ise kalbinin ritmiyle hızlanan, durdurulamaz bir koşuya dönüştü. Her adım, göğsüne sığmayan o ateşi daha da büyütüyor, ciğerlerine dolan havayı bir sevda türküsüne çeviriyordu.
Elis ise mısır tarlasının kenarında, kavak ağaçlarının hışırtısı altında duruyordu. Çeşmeden yükselen o neşeli kadın kahkahaları, artık metrelerce uzaktaki başka bir hayata aitmiş gibiydi. İnce parmakları, heyecandan birbirine kenetlenmiş, yazmasının ucunu çekiştirip duruyordu. Dudaklarından dökülen o tek kelime, ormandaki rüzgârın sesinden daha kısıktı: “Geliyor…”
Yanakları al al olmuştu. Gözleri ufka, sanki sadece bir manzara izliyormuş gibi baksa da, tüm duyuları yaprakların arasından gelen o ayak seslerine kilitlenmişti. “Bana ne oluyor?” diye fısıldadı kendine, kalbinin göğüs kafesinde bir kuş kanadı gibi sertçe çırpınmasına engel olamayarak. “Sakin olmalısın, Elis…”
Ama Stavro göründüğünde, sakinlik denen şey bir hayalden ibaret kaldı.
Stavro yaklaştıkça, yüzünde beliren o sıcak, içten gülümseme Elis’in kalbindeki tüm kalkanları bir anda eritti. Adımları artık ne korkak ne de aceleciydi; kararlı bir sessizlikle yaklaştı ve Elis’in ellerini avuçlarının arasına aldı. Parmakları birbirine kenetlendiğinde dünya, o daracık mısır tarlasının sınırları içinde durmuştu. Sessizlikte sadece kalplerinin çarpıntısı vardı; birbirine uyum sağlayan, aynı melodiyi terennüm eden iki ayrı hayatın tek bir ritmi…
Stavro yavaşça eğildi. Dudakları, yılların suskunluğunu bozacak bir yemin gibi Elis’in dudaklarıyla usulca buluştu. O an, mısır tarlalarının yeşili, uzaktaki çeşmenin uğultusu, gökyüzündeki kuşun çığlığı… Hepsi silindi. Sadece onlar ve onları izleyen gökyüzünün sessiz tanıklığı vardı.
Stavro geri çekildiğinde, sesi bir dua kadar titrek ve kutsaldı:
“Seni görmeden duramıyorum, Elis…”
Elis’in nefesi kesildi, gözleri nemlendi ama o gülümseme dudaklarından eksilmedi. Ellerini sıkıca yazmasına dolayarak, fısıltıyla karşılık verdi:
“Ben de…”
Bu sözcükler havada asılı kaldı, bir yankıya bile ihtiyaç duymadan birbirlerinin kalbine mühürlendi. Zamanın nasıl geçtiğini, güneşin nerede durduğunu bilmiyorlardı; sonsuzluğun içinde bir anlık kayboluştu bu. Elis sonunda geri çekilip saçlarını aceleyle düzeltirken, etrafına telaşla baktı, birisi görecek miydi? Ama Stavro’nun gözleri ondan başka hiçbir şeye odaklanmıyordu.
Stavro, cebinden çıkardığı küçük, yabani papatya demetini nazikçe uzattı. “Bu papatyalar kadar güzelsin,” dedi, sesi huzurla doluydu.
Elis’in yüzü kızardı, gözlerini kaçırmaya çalıştı ama mutluluğun o yoğun, neredeyse ürkütücü ağırlığı altında eziliyordu. Kestane rengi gözlerin derinliklerine bakarsa, bir daha geri dönemeyeceğinden emindi. Stavro bunu sezdi; nazikçe Elis’in yüzünü avuçlarıyla tuttu, başını kaldırıp onu kendi dünyasının güvenli sularına çekti.
O an Elis anladı: Artık ne bu hislerden, ne de bu yeşil gözlü yabancıdan kaçmak mümkündü. Hayatının kırılma noktası buydu; önünde artık ne köyün dedikodusu, ne eşkıya korkusu ne de o imkânsız ayrılıklar vardı. Sadece huzur, güven ve aşkla harmanlanmış o yeni dünya vardı.
Stavro’nun zihninde o cümle, bir nehrin kayalara vuruşu gibi sürekli yankılanıyordu: Seni gördüğüm günden beri yüreğimden çıkmıyorsun. Elis’in kestane rengi gözlerinin derinliğinde ilk kaybolduğu o an, Stavro’nun içinde yıllardır uyuyan bir fırtına kopmuştu. Adını bile bilmediği bu kız, Stavro için artık nefes almak kadar hayati, toprak kadar gerçekti.
Cesaretini topladı, boğazındaki düğümü çözmek ister gibi yutkundu ve o kaçınılmaz soruyu fısıldadı: “Daha adını bile bilmiyorum…”
Elis, Stavro’nun gözlerindeki o saf samimiyeti, o derin adanmışlığı gördüğünde kalbinin göğüs kafesinde bir kuş gibi çırpındığını hissetti. Bu yabancı, sanki yıllardır uzak diyarlardan beklediği bir emanet gibi tanıdık geliyordu.
“Ne fark eder?” dedi Stavro, bakışlarını bir an bile ondan ayırmadan. “Benim adım Stavro, Kavaklı Tepe’denim.”
Elis, yüzüne yayılan o içtenlikle hafifçe gülümsedi. “Benimkini zaten biliyorsun, Elis,” dedi sesi, mısır tarlalarından esen rüzgâr kadar hafif bir tonda.
Stavro derin bir nefes aldı; sanki tüm hayatını tek bir ana sığdırmak istercesine, hiç tereddüt etmeden fısıldadı: “Evlen benimle.”
Bu iki kelime, Elis’in dünyasını yerle bir etmeye yetti. Dudakları aralandı ama kelimeler boğazında bir düğüm gibi tıkandı kaldı. Stavro’nun gözlerinde hem kavurucu bir tutku hem de denizler kadar derin, sonsuz bir güven vardı. Elis, onun gözlerinde kendi geleceğinin yansımasını görüyordu.
“Ne diyeceğimi bilmiyorum,” dedi Elis, sesi neredeyse bir yaprak hışırtısı kadar hafifti.
Stavro hafifçe öne eğildi, ellerini Elis’in ellerine doğru uzattı. Parmaklarının birbirine değdiği o an, aralarından geçen sıcaklık ikisinin de yüreğini hızlandırdı. “Bir şey deme,” dedi Stavro, sesi ikna edici ve kararlıydı. “Evlen benimle. Hem de hemen; babandan isteyelim seni. Seni görmeden, senin kokunu solumadan yaşayamam artık.”
Elis’in elleri bir sonbahar yaprağı gibi titriyordu. Hayatının belki de en mutlu anını yaşıyordu ama aynı zamanda, içini yavaş yavaş kemiren o karanlık korkuyu da hissediyordu. Köyün katı kuralları, bitmek bilmeyen dedikodular, ailelerin, toprakların ve sınırların ördüğü görünmez duvarlar… Her şey onu dehşete düşürüyordu.
“Ayrılalım,” dedi Elis kısık sesle, gözlerini kaçırarak. “Biri görürse, sonra laf söz olur, ikimiz de yanarız.”
Stavro’nun yüzüne düşen o gölgeyi, hayal kırıklığının getirdiği o anlık karanlığı fark etti. Elis’in içi sızladı ama başka çaresi olmadığını biliyordu; bu sevda, köyün gözlerinden saklanmalıydı.
“Bir daha ne zaman görüşeceğiz?” diye sordu Stavro. Sesi hâlâ umut doluydu ama içinde, ayrılığın yarattığı o derin endişeyi gizleyemiyordu.
Elis omuzlarını silkti, başını önüne eğdi. Gözlerinden akan yaşları gizlemek istercesine uzaklara daldı. “Bilmem ki…” diye fısıldadı.
O an ikisi de biliyordu; bu ayrılık sadece mısır tarlasından bir kopuş değil, kaderlerinin birbirine düğümlendiği o büyük kırılma noktasının ta kendisiydi. Arkalarında bırakacakları sessizlik, aslında gelecekte yaşayacakları fırtınanın sessizliğiydi.
Elis, o mısır tarlasının gölgesinden ayrılıp dere boyu koşarak eve döndüğünde, içindeki dünya artık eski dünyası değildi. Kalbi, yerinden çıkacakmış gibi atıyor; attığı her adım, geride bıraktığı o sihirli ana, Stavro’nun o kararlı bakışlarına geri dönmek ister gibi titriyordu. O gece evinin avlusuna girdiğinde, her şey bir rüya kadar hafif, ama bir o kadar da ağır bir gerçeklik gibi omuzlarına çökmüştü. Artık hiçbir şey eskisi gibi olamazdı.
Günler geçtikçe Elis’in dalgınlığı arttı. Akşam sofrasında, önündeki çorba tasına boş boş bakarken aklı hep Kavaklı Tepe’nin rüzgârındaydı. Henrika, kızının yüzündeki bu değişimi, gözlerindeki o gizli ışıltıyı bir anne sezgisiyle hemen yakalamıştı. Bir gece, sofradan sonra mutfağın loş ışığında kocasına yaklaştı. Sesi, sanki bir sırrı değil de bir felaketi haber verir gibi kısık ve titrek çıktı: “Bizim kıza bir şeyler oldu, Niko…”
Niko, elindeki tütünü yavaşça bırakıp dikkatle karısına döndü. “Ne oldu? Ne gördün?”
Henrika, derin bir iç geçirerek devam etti: “Bir delikanlıya vuruldu galiba. Stavro diye biriymiş… Kavaklı Tepe’den.”
Niko’nun yüzü, Nebiyan Dağı’nın fırtına öncesi gökyüzü gibi karardı. Kaşları çatıldı, odanın havası bir anda ağırlaştı. Sessizlik, evin duvarları arasında yankılanırken, Niko uzun süre düşündü. Nihayet sessizliği bozduğunda sesi sert, ama altında saklayamadığı bir endişeyle yankılandı: “Bunu araştırmak lazım.”
Elis’in kalbini çalan bu genç adam kimdi? Ailesi, töresi, güvenilirliği neydi? Bu sorular Niko’nun zihnini bir mengene gibi sıkıyordu. Henrika ise mutfağın köşesinde, ellerini havaya açmış, usulca dua ediyordu:
“Allah’ım… Kızımın mutluluğunu koru.”
Aynı dakikalarda Elis, odasında yatağına uzanmış, karanlık tavana bakıyordu. Gözlerini kapattığında Stavro’nun o gün mısır tarlasında kurduğu cümle, sanki odanın içinde yankılanıyordu: “Ben seni görmeden yaşayamam artık.”
Bu söz, Elis’in ruhunda derin bir iz bırakmıştı. Hem öylesine büyük bir heyecan veriyor hem de onu uçuruma düşecekmiş gibi korkutuyordu. Geleceğin belirsizliği, köyün yazılı olmayan ağır gelenekleri ve insanların dili, üzerine bir kâbus gibi çökmeye hazırlanıyordu. Ama kalbindeki o yeni filizlenmiş his, hiçbir gücün susturamayacağı kadar güçlüydü.
O esnada, Kavaklı Tepe’nin serin rüzgârı Stavro’nun yüzünü okşuyordu. O da uyuyamamıştı. Elis’in o narin gülüşü, mısır tarlasında rüzgârla savrulan saçları zihninde bir film şeridi gibi akıp duruyordu. Kendi kendine, gecenin karanlığına karşı söz veriyordu: “Ne olursa olsun, o eli bir kez daha tutacağım ve bir daha bırakmayacağım.”
Gece ilerledikçe ikisi de bambaşka yerlerde, aynı yıldızların altına uzanmışlardı. Yıldızlar, bu yasak ve körpe sevdanın tek şahidiydi. Uzak mesafeler, ailelerin beklentileri ve köyün o bitmek bilmeyen dedikoduları, o gece kalplerindeki ateşi söndürmeye yetmiyordu. Bu hikâye henüz yeni başlıyordu; tıpkı baharın ilk çiçeklerinin sert rüzgâra direnerek açması gibi… Henüz zaman, bu sevdanın bir kader mi yoksa bir kurbanlık mı olduğunu gösterecekti. Ama şimdilik, Bafra’nın sessiz gecesinde yalnızca iki kalbin ritmi duyuluyordu: Hayat boyu sürecek bir bağın, ilk sessiz melodisi.
Yorum Yapın
Yorum yapabilmeniz için üye olmalısınız.
Yorumlar
© 2026 Copyright Edebiyat Defteri
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Üyelik
Giriş paneli

Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.

ÜYELİK GİRİŞİ

KAYIT OL