Dünyanın en uzak köşelerinden okyanusları aşarak, ta Avusturalya'dan, Yeni Zelanda'dan kalkıp Gelibolu'ya ölülerini ziyarete gelen düşmanlarımızla, bir adımlık yolu yürümeye üşenen bizler yarın huzuru...
Ben hâlâ suyun içindeki paslanmış demire bakıyordum. O demir, bir zamanlar denizlerin derinliklerinde süzülen, korku ve hayranlık uyandıran bir makinenin kalıntısıydı. Şimdi ise sessizce yatıyor, geçmişin hikâyelerini fısıldıyordu. Rehberimiz konuşmaya başladığında, sesi bu eski enkazın üzerine bir perde gibi yayıldı ve bizi o günlere götürdü. “İşte arkadaşlar,” dedi rehberimiz, sesine hafif bir heyecan katarak, “şimdi size tarihin tozlu sayfalarından unutulmaz bir hikâye anlatacağım. Bu hikâye, Marmara Denizi’nde başlayan ve Çanakkale Boğazı’nda son bulan bir Fransız denizaltısının kaderini konu alıyor: Turquoise.” Sözleriyle birlikte gözlerimizin önünde 1915 yılının soğuk sonbahar günleri canlandı. Turquoise, 20 Ekim 1915’te Marmara Denizi’ne girmişti. Su altında 425 tonluk devasa gövdesiyle ilerleyen bu denizaltı, Fransız donanmasının gururuydu. Yaklaşık 45 metre uzunluğunda ve 4 metre genişliğinde olan bu çelik canavar, Toulon tersanesinde inşa edilmişti. Su üzerinde saatte 12 mil hız yapabiliyor, su altında ise bu hızını 8 mile düşürüyordu. Ancak o günlerde hiçbir teknoloji mürettebatın kaderini değiştirecek kadar güçlü değildi. Denizaltının motorları arızalanmıştı; görevini tamamlayamadan geri dönmek zorunda kalmıştı. Bu başarısızlık hissiyle dolu mürettebat için dönüş yolu daha da zorlu olacaktı. 30 Ekim günüydü… Saatler öğleden sonra 13:00 sularını gösteriyordu. Turquoise, Marmara Denizi’nden Çanakkale Boğazı’na doğru yol alıyordu. Akbaş Limanı önlerine geldiğinde beklenmedik bir şey oldu: Denizaltı Osmanlıların kıyıya döşediği ağlara takıldı! Manevra kabiliyeti sınırlanan denizaltı çaresizlik içinde su yüzüne çıkmak zorunda kaldı. O sırada sahil bataryalarında nöbet tutan askerler durumu fark etti. İçlerinden biri vardı ki o an tarihe geçecekti: Bursalı Ferhatoğlularından Necip oğlu Müstecip Onbaşı. Müstecip’in gözleri dikkatle hedefe kilitlenmişti. Karşısında devasa bir Fransız denizaltısı vardı; ama onun zihninde tek bir düşünce yankılanıyordu: “Bu tehlikeyi durdurmalıyım.” Komutanlarından emir beklemeden harekete geçti; çünkü biliyordu ki tereddüt ederse fırsat kaçabilirdi. Müstecip Onbaşı’nın elleri titremiyordu; çünkü eğitimlerinde öğrendiği her şeyi hatırlıyordu: Bir denizaltıyı etkisiz hale getirmenin en kesin yolu periskopunu vurmaktı. İlk iki atışı hedefi bulamamıştı ama üçüncü atış… İşte o üçüncü atış tam isabetti! Top mermisi Turquoise’nin periskopuna çarptığında çıkan metalik ses sahilde yankılanırken herkes nefesini tuttu. Periskopu delinen Turquoise artık kördü; manevra yapma yeteneğini tamamen kaybetmişti. Mürettebat içeride paniğe kapılmıştı; yoğun duman geminin içini dolduruyor, nefes almak bile zorlaşıyordu. Komutanları Vaisseau Henri Ravenel’in kontrolü elinden kayıp gidiyordu. Sonunda beyaz bir havlu sallayarak teslim oldular… Denizden yükselen çaresizlik dolu yüzler sahile ulaştığında Osmanlı askerleri zaferin tadını çıkarıyordu. Denizaltıya giren Osmanlı askerleri büyük bir sürprizle karşılaştılar: Mürettebatın panikle terk ettiği gemide gizli belgeler imha edilmemişti! Bu belgeler arasında İngiliz E-20 denizaltısıyla yapılacak buluşmanın koordinatları da vardı. Osmanlı komutanlığı hemen harekete geçti ve bu bilgiyi müttefik Alman kuvvetlerine iletti. Alman UB-15 denizaltısı verilen koordinatlarda pusu kurdu ve 5 Kasım’da İngiliz E-20’yi batırmayı başardı. Müstecip Onbaşı’nın başarısı sadece Osmanlı ordusunun değil tüm halkın moralini yükseltmişti. Denizaltı, İstanbul’a ulaştırıldıktan sonra Haliç Tersanesi’ne çekilmişti. Enver Paşa’nın katıldığı özel bir törenle Müstecip’e onbaşı rütbesi verildi ve ele geçirilen Fransız denizaltısına onun adı verildi: “Müstecip Onbaşı.” Bu isim değişikliği, sadece bir gemiye verilen ad değildi; aynı zamanda Türk milletinin inancını ve direniş ruhunu simgeliyordu. Harbiye Nazırı Enver Paşa’nın da katıldığı törende, Osmanlı bayrağı gururla dalgalandırılmıştı. Halkın gözleri önünde gerçekleşen bu tören, itilaf devletlerine karşı kazanılan zaferin açık bir göstergesiydi. Haliç Tersanesi’nde sergilenen denizaltı, halkın ziyaretine açılmıştı. İnsanlar akın akın gelerek bu zafer anıtını görmek istiyor, onun etrafında toplanarak kahramanca mücadeleyi yeniden hatırlıyorlardı. Ziyaretlerden elde edilen gelir ise muhtaç asker ailelerine bağışlanıyordu. Bu durum, savaşın zorluklarına rağmen dayanışma ruhunun ne kadar güçlü olduğunu gösteriyordu. Ancak bu zaferin yankıları uzun sürmedi. 1918 yılında Mondros Ateşkes Antlaşması’nın ardından İstanbul işgal edildiğinde Fransızlar için bu denizaltının Osmanlı’nın elinde bulunması büyük bir utanç kaynağıydı. Haliç Tersanesi’nde rehin tutulan “Müstecip Onbaşı” isimli denizaltı, Fransızlar tarafından gizlice ülkelerine kaçırıldı. Bu olay yalnızca bir geminin geri alınması değildi; aynı zamanda itilaf devletlerinin kendi onurlarını kurtarma çabasıydı. Fakat Türk halkının hafızasında bu denizaltının hikâyesi hep canlı kaldı; çünkü o artık sadece bir savaş ganimeti değil, bağımsızlık mücadelesinin sembollerinden biri olmuştu. Rehberi dinlerken ağ manialarının ne kadar önemli olduğunu daha iyi anlamıştım. Çelik ağlar ve mayın hatlarıyla örülen savunma sistemi sayesinde düşman donanmalarının Marmara’ya geçişi engellenmişti. Bu ağlar sadece fiziksel bariyerler değil; aynı zamanda Türk milletinin azminin ve kararlılığının somut birer yansımasıydı.
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.
Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Ne paylaşacaksınız?
Şiir, yazı, kitap ya da ileti için hızlıca ilgili alana geçin.