Dünyanın en uzak köşelerinden okyanusları aşarak, ta Avusturalya'dan, Yeni Zelanda'dan kalkıp Gelibolu'ya ölülerini ziyarete gelen düşmanlarımızla, bir adımlık yolu yürümeye üşenen bizler yarın huzuru...
Rehber, Eceabat’ın kuzeyindeki dağların arasını işaret ederek durdu. Gözleri, ufukta yükselen dağların ardına dalmıştı; sanki orada saklı bir sırrı yeniden hatırlıyordu. Sesinde, geçmişin derin izlerini taşıyan bir titreme vardı. “Arkadaşlar,” dedi yavaşça, kelimeleri özenle seçerek. “Belki ismini duymuşsunuzdur… Şu dağın arkasında Yalova Köyü var.” Bir an sustu, sanki anlatacaklarının ağırlığını tartıyordu. “Savaş meydanlarına epeyce uzak olmasına rağmen İngiliz vahşetinden nasibini almaktan kurtulamamış o köyde yaşanan hüzünlü bir hikâyeden bahsedeceğim.” Grubun içinde sessizlik hâkimdi. Herkes rehberin ağzından çıkacak kelimelere kilitlenmişti. O ise gözlerini ufka dikmiş, geçmişin tozlu sayfalarını aralıyordu. “Binlerce kilometre öteden,” diye devam etti, sesi biraz daha alçalarak ama daha yoğun bir duyguyla, “bilmediği bir ülkede hiç tanımadığı farklı din ve ırktan insanlara yardım etmek için cepheye koşan Mehmetçiğin yanlış bilinen ismiyle Erika Ana’sından söz edeceğim.” Bu cümleler grupta hafif bir şaşkınlık yaratmıştı. Kimdi bu Erika Ana? Rehber, grubun merakını fark etmiş gibi gülümsedi ve açıklamaya koyuldu. “Aslında asıl adı Anna Schwarz,” dedi ve gözleri hüzünle parladı. “Memleketimizde Madam Erika diye biliniyor.” Bu isim bile kendi başına bir hikâye gibiydi; yabancı ama tanıdık, uzak ama yakın… Rehber derin bir nefes aldı ve sesine daha sıcak bir ton katarak devam etti: “Yalova köylülerine dikiş, nakış ve askerler için kıyafet dikmeyi öğreten Erika hemşireden bahsetmek istiyorum.” Bir an durdu; sanki anlatacağı hikâyenin büyüklüğü karşısında kelimeler yetersiz kalıyordu. Grubun dikkatini toplamak istercesine bakışlarını her birinin üzerinde gezdirdi. “Erika Ana,” dedi usulca, “yalnızca savaşın yaralarını sarmakla kalmadı; aynı zamanda insanlığın en zor zamanlarında bile iyiliğin nasıl filizlenebileceğini gösterdi.” Sesi titrediğinde herkes onun bu hikâyeyi ne kadar içten anlattığını hissetti. Dağların ardındaki köy artık sadece coğrafi bir yer olmaktan çıkmıştı; orası şimdi fedakârlığın ve insanlığın sembolüydü. Rehberin anlattıklarıyla o köyde yaşanan acılar ve umutlar adeta canlanıyor, herkesin zihninde yankılanıyordu. Anna, Avusturya’nın yemyeşil vadilerinde doğmuştu. Ancak hayat ona daha çocuk yaşta ağır bir yük yüklemişti. Babasını ve annesini küçük yaşta kaybetmiş, henüz on bir yaşındayken yetim kalmıştı. O yaşta bir çocuğun omuzlarına binen bu yalnızlık, Anna’nın ruhunda derin izler bırakmıştı. Ama kader, onu tamamen yalnız bırakmamıştı. Akrabaları Franz ve Franziska Heinz, küçük kızı yanlarına alarak ona sıcak bir yuva sunmuşlardı. Bay Heinz, bir fabrika işçisiydi. Zengin değildi ama yüreği sevgiyle doluydu. Anna’ya kendi çocukları gibi davranıyor, onun eksikliğini hissetmemesi için ellerinden geleni yapıyorlardı. Bu sevgi dolu evde büyüyen Anna Schwarz, zorluklara rağmen hayata tutunmayı öğrenmişti. Anna ilkokula başladıktan sonra halk okuluna devam etti. Okul yılları boyunca çalışkanlığı ve azmiyle dikkat çekiyordu. Ancak hayatın gerçekleri onu erken yaşta çalışma dünyasına itmişti. Okulu bitirir bitirmez zengin bir ailenin yanında oda hizmetçisi olarak işe girdi. Bu aile, Osmanlı İmparatorluğu’nun başkentine taşınmaya karar verdiğinde Anna da onlarla birlikte İstanbul’a gitmek zorunda kaldı. Genç kız için bu yeni şehir, hem bilinmezliklerle dolu hem de umut vaat eden bir yerdi. Geniş çevresi olan bu aile büyük bir evde oturuyor ve sık sık misafir ağırlıyordu. Anna’nın sade yaşamı içinde böylesine görkemli bir ortamda bulunmak başlarda ona yabancı gelse de zamanla alıştı. Bir gün o eve gelen misafirlerden biri, genç kadının kaderini değiştirecekti: Askerî Tabip Dr. Ragıp Bey… İlk karşılaşmalarında bile Ragıp Bey’in bakışlarında farklı bir şey vardı; sanki kalbinin derinliklerinden gelen sıcaklıkla Anna’ya bakıyordu. Ziyaretlerini sıklaştıran Ragıp Bey’in niyeti kısa sürede anlaşıldı: O artık sadece ev sahiplerini değil, Avusturyalı oda hizmetçisi kızı görmek için geliyordu. Ragıp Bey’in cesareti ve dürüstlüğü Anna’yı etkilemişti. Bir gün tüm cesaretini toplayarak genç kıza evlenme teklif ettiğinde Anna’nın gözleri mutlulukla parladı ve teklifi kabul etti. Düğünleri aynı yıl içinde gerçekleşti; bu düğün sadece iki insanın değil, iki farklı kültürün de birleşmesiydi adeta. Anna Schwarz, Liesing’deki kendisini büyüten ailesine nişan ve düğün haberini sevinçle duyurduğu mektuplar yazdı. İstanbul’dan gönderdiği satırlarda kocasını nasıl taparcasına sevdiğini anlatıyordu: “Yanında kendimi dünyanın en mutlu kadını olarak görüyorum,” diyordu mektuplarında. Anna’nın hayatı kolay olmamıştı; daha genç yaşta hayatın zorluklarıyla tanışmıştı ama şimdi yanında onu seven ve koruyan biri vardı: Dr. Ragıp Bey… Onunla birlikte geçirdiği her anı kutsal sayıyor, sadık bir eş olmanın ne demek olduğunu her davranışıyla gösteriyordu. Anna Schwarz’ın hikâyesi sadece aşkın değil, aynı zamanda sadakatin de hikâyesiydi. Hayatın acımasız yüzünü erken yaşta görmüş olan bu kadın, kocasına hem eş hem de can yoldaşı olmuştu. İstanbul’un hareketli sokaklarında yürürken ya da evlerinde huzur içinde otururken her zaman birbirlerine duydukları sevgiyi hissedebiliyorlardı. Anna’nın kalbi artık yalnız değildi; o kalp şimdi sevgiden doğan güçlü bağlarla sarılmıştı… Ve bu bağlar onları hayatta karşılaşacakları her türlü zorluğa karşı koruyacaktı. Balkan Savaşı başladığında, o, yüreğinde insanlığa hizmet etme aşkıyla dolup taşan bir kadın olarak cepheye gitmeye karar verdi. Kızılay Hemşiresi olarak görev yapıyordu; Trakya’nın Hilal-i Ahmer hastanelerinde yaralıların acılarını dindirmek için gece gündüz çalışıyordu. Her pansumanında, her ilaç dağıtışında, her teselli sözünde insanlığın en saf duygularını taşıyordu. Bu hastanelerden birinde kocası Dr. Rağıp Bey başhekim olarak görev yapıyordu. Onlar sadece eş değil, aynı zamanda savaşın karanlık yüzüne karşı birlikte mücadele eden iki kahramandılar. Ancak savaşın acımasızlığı onları ayırdı. Bir gün Anna Schwarz adında bir kadın ve küçük bir çocukla birlikte Bulgarlara esir düştü. Esaretin soğuk zincirleri bile onun merhamet dolu kalbini durduramadı. O artık sadece bir hemşire değil, yüzlerce muhtaç insana yardım eli uzatan bir “yardım meleği” olmuştu. Avusturya vatandaşı olması nedeniyle Bulgarlar ona saygı duyuyorlardı; bu saygı, onun daha fazla insana ulaşmasını sağladı. Ama yine de esaretin belirsizliği ve sevdiklerinden uzak olmanın acısı yüreğini kavuruyordu. Dr. Rağıp Bey ise eşinin kaybolduğu haberini aldığı anda dünyası başına yıkılmıştı. Liesing’deki eşinin amcasına ve teyzesine yazdığı mektupta bu umutsuzluğu hissediliyordu: “Eşim kayıp… Onun nerede olduğunu bilmiyorum.” Kaleminden dökülen kelimeler çaresizlikle doluydu; her harfi bir ağırlık gibi ruhuna çöküyordu. Ama kaderin cilvesi bu ya, kısa süre sonra başka bir mektup gönderdi Dr. Rağıp Bey: “Bulundu! Karım bulundu!” Bu kez satırlarında tarifsiz bir sevinç vardı; sanki yeniden nefes alabilmişti. Hayat, onlara kısa da olsa bir umut ışığı sunmuştu. Gelibolu kara muharebeleri başladığında o cesur kadın tekrar gönüllü oldu; çünkü insanlara yardım etmek onun için sadece bir görev değil, yaşamının anlamıydı. Önce Tekirdağ’da bir hastanede çalışmaya başladı; yaralı askerlerin iniltileri arasında onların acısını hafifletmek için elinden geleni yapıyordu. Dr. Rağıp Bey’in Müşir von Sanders’in karargâhına atanmasıyla birlikte o da kocasına yakın olmak istedi ve Yalova’daki hastaneye nakil oldu. Erica adıyla bilinen bu fedakâr kadın, Eceabat’ın Yalova köyündeki sıhhiye çadırında hizmet vermeye başladı. Rüzgâra açık alanlarda kurulan çadırlarda sabahlıyorlardı; soğuk gecelerde titreyen elleriyle yaraları sarıyor, düşman ateşi altında bile korkusuzca çalışıyordu. Bir süre sonra çadırlar daha korunaklı olduğu düşünülen bir tepenin ardına taşındı ama burası da düşman ateşine açıktı. Dr. Rağıp Bey, eşi ve diğer hemşireler için daha güvenli bir yer yapılması gerektiğini düşünerek Von Sanders’e ricada bulundu ancak bu talep kabul edilmedi. O zor günlerde Erica yalnızca askerlerin değil köylülerin de yardımına koşuyordu; herkes onu iyilikseverliğiyle tanıyordu. Hastanedeki çalışanlar ona “Ana Hatun” diye hitap ediyorlardı çünkü o gerçekten de herkesin annesi gibiydi: Şefkatli, koruyucu ve cesur… İnsanların gözlerinde onun varlığı umut ışığıydı; savaşın tüm karanlığına rağmen o ışık hiç sönmedi. Erica Ana, savaşın acımasız yüzüne rağmen insanlığını kaybetmeyen bir yürekti. Çanakkale cephesinde, Hilal-i Ahmer hastanesinde görev yapan bu cesur kadın, yalnızca bir hemşire değil, aynı zamanda askerlerin “Ana Hatun” diye andıkları bir şefkat meleğiydi. Onun sıcak gülümsemesi ve içtenliği, yaralı Mehmetçiklerin acılarını hafifletiyor, köylü kadınlarla birlikte askerlere kıyafet dikerken bile etrafına umut saçıyordu. Günler gecelere karışıyor, Erica Ana dinlenmeden çalışıyordu. Ancak her gün gözlerinin önünde genç bedenler sönüyor, çocuk yaşta kınalı kuzular can veriyordu. Bir gün ağır yaralı bir Mehmetçik elini sımsıkı tuttu. Gözlerinden yaşlar süzülürken titrek bir sesle sordu: “Annemi görecek miyim?” Erica Ana’nın kalbi sıkıştı; boğazında düğümlenen kelimeleri güçlükle çıkarabildi: “Ölmeyeceksin… İyi olacaksın… Anneni göreceksin.” Oysa biliyordu; bu genç asker de diğerleri gibi hayata tutunamayacaktı. Yine de ona yalan söylemek zorundaydı; çünkü o an için Mehmetçiğin tek ihtiyacı umuttu. Askerin son nefesini verirken cebinden annesinin diktiği oyalı mendil çıktı. Erica Ana kendi gözyaşlarını bu mendille sildi ve ardından Mehmetçiğin göz kapaklarını usulca kapattı. Her ölüm onun ruhunda derin yaralar açıyordu ama pes etmiyordu. Çünkü biliyordu ki burada olmak onun kaderiydi; bu topraklarda insanlığa hizmet etmek için bulunuyordu. Dr. Ragıp Bey ise Hilal-i Ahmer hastanesinin başındaki isimdi. O da en az Erica kadar fedakârca çalışıyor, hastanenin güvenliğini sağlamak için çabalıyordu. Kendi imkânlarıyla hastanenin çatısına kocaman bir kırmızı haç işareti yaptırmıştı; belki düşman uçakları bunu görür ve saldırmaktan vazgeçerdi diye düşünüyordu. Ancak İngilizlerin bu sembole saygı duyacaklarına dair pek de umutlu değildi. Tarihler 17 Aralık 1915’i gösterirken saat 15:00 sularında İngiliz keşif uçakları Yalova Köyü’ndeki Hilal-i Ahmer hastanesinin üzerinde dolaşmaya başladı. Uçağın alçalışını izleyen herkes tedirgin olmuştu; belli ki İngiliz donanmasına hastanenin koordinatları bildiriliyordu. Uçak kaybolduktan yalnızca on dakika sonra bombardıman başladı. Hastane çatısında yirmi metre genişliğinde kırmızı hilal işareti bulunmasına rağmen İngilizler tüm ahlaki kuralları hiçe sayarak bombalarını yağdırdılar. Patlamaların sesi kulakları sağır ederken Erica Ana ve diğer sağlık çalışanları panikle yaralıların yanına koştu. Ancak ne yazık ki bu saldırıda birçok masum hayatını kaybetti; aralarında Erica Ana da vardı. Erica Ana’nın ölümü yalnızca Hilal-i Ahmer ailesini değil, tüm cepheyi yasa boğdu. Onun fedakârlıkları unutulmadı; mezar taşına şu sözler kazındı: “Yaralı Türk askerlerini tedavi ederken top mermisi ile hayatını kaybeden Doktor Yüzbaşı Ragıp Bey’in eşi Alman hemşire Erica.” Bu sözler onun insanlık adına yaptığı büyük hizmetlerin sessiz bir tanığı olarak kaldı. Bu İngilizlerin ilk sabıkası değildi, son da olmayacaktı. Uluslararası savaş hukukuna aykırı bir şekilde, hastane yerle bir edilmişti. Gökyüzü kara dumanlarla kaplanmış, patlamaların yankısı yürekleri titreten bir uğultuya dönüşmüştü. Ragıp Bey, atının dizginlerini sımsıkı kavramış, kalbindeki korkuyla top mermisinin düştüğü yere doğru son sürat ilerliyordu. Yüreği sıkışıyor, nefesi daralıyordu. Eşini düşünüyordu; Anna… Bombardıman başlamadan hemen önce çadırından çıkmıştı. Neden dışarı çıkmıştı? Belki de bir hastaya yardım etmek için… Ama şimdi o korkunç ihtimal zihnini kemiriyordu: Ya ona bir şey olmuşsa? Ragıp Bey’in gözleri toz bulutunun arasında seçmeye çalışıyordu. Ve sonra gördü… O an dünya durdu sanki. Top mermisi tam eşinin olduğu yere düşmüştü. Anna’nın narin bedeni yerde hareketsiz yatıyordu. Sağ bacağı kalçasından kopmuştu; bu manzara Ragıp’ın ruhunu delip geçen bir hançer gibiydi. Ama yüzünde başka yara bere yoktu; sanki hâlâ huzurlu uyuyor gibiydi… Ancak gerçek çok daha acıydı: Anna Schwarz oracıkta ölmüştü. Ragıp Bey dizlerinin üzerine çöktü, elleri titreyerek eşinin soğuyan eline uzandı. “Anna…” diye fısıldadı boğazına düğümlenen kelimelerle. Gözlerinden yaşlar süzülürken, içindeki boşluk büyüdükçe büyüyordu. Onu kurtaramamıştı… Sevdiği kadın artık yoktu. Bombardımanda iki asker de ağır yaralanmıştı ama Ragıp Bey’in gözleri hiçbirini görmüyordu artık. Tüm dünya sessizleşmişti onun için; sadece Anna’nın cansız bedeni ve içindeki tarifsiz acı vardı. O gece Ragıp Bey karanlık çadırında otururken elinde titreyen bir kalem tutuyordu. Karısının ailesine yazması gereken mektup önündeydi ama kelimeler boğazında düğümleniyor, kâğıda dökülmekte direniyordu. Her harf, her cümle onun için yeni bir yara açıyordu. Sonunda derin bir nefes aldı ve yazmaya başladı: “Sevgili Amca,” “Graf Hochberg’in Alman Sahra Hastanesinde gönüllü hemşire olarak çalışan zavallı karım 17 Aralık 1915 günü bir şarapnel parçasıyla öldü.” Bu cümleyi yazarken kalemi duraksadı; gözyaşları kâğıda damladı ama devam etti: “Bu beklenmeyen ölüm beni o kadar çok sarstı ki yazmakta zorlanıyorum.” Kâğıttaki kelimeler bulanıklaşıyor ama Ragıp Bey yazmayı sürdürüyordu: “Graf Hochberg’in sahra hastanesi genel karargâhtan sadece 20 dakika uzakta bulunuyordu. Anna oradaki fedakârlık isteyen görevinden çok mutluydu çünkü hep bana yakın olmak isterdi.” Sanki her kelimeyle Anna’yla yeniden konuşuyormuş gibi hissediyordu: “Bombanın patlamasını duyduğum anda onun yanına atla gittim ama artık o yoktu…” Bu cümlede kalemi durdu; elleri titredi ve başını eğip hıçkırıklara boğuldu. Bir süre sonra kendini toparlayarak devam etti: “Zavallı karımın acı çekmeden ölmüş olması tek tesellimdir.” Ama bu teselli bile yüreğini hafifletmiyordu: “Bunun dışında yeri doldurulamaz acı kaybımdan dolayı sonsuz üzüntü duyuyorum.” Son satırlarda ise tüm duygularını kâğıda döktü: “Onu çok seviyordum… Bana çok güzel şeyler öğretti, beni yetiştirdi ve ona minnettarım.” Sonunda dayanamayarak içindeki yakarışı dile getirdi: “Oh zavallı Annam! Niçin benden böyle acı vererek ayrıldın?” Yasımı kelimelere dökmekte ne kadar aciz kaldığımı biliyorum. Lütfen beni bağışlayınız. Zavallı Anna… O narin ruh, tam da mutluluğun eşiğindeyken, benden öyle bir ayrıldı ki, bu acıyı tarif etmek mümkün değil. İki ay önce binbaşı rütbesine yükseltildim; ama bu başarının tadını çıkaracak bir kalbim yok artık. Çünkü ben sadece onu sevdim ve tek arzum onu mesut etmekti. Ah, sevgili Amca! İçimdeki bu tarifsiz boşlukla nasıl başa çıkacağımı bilemiyorum. Gözyaşlarım belki biraz olsun yüreğimdeki yangını söndürür diye ağlamak istiyorum; ama her damla daha fazla yakıyor içimi. Benim zavallı Anna’mın cenaze töreni… O günün ağırlığı hâlâ omuzlarımda. Kalabalık bir topluluk vardı orada; Almanlar, Avusturyalılar, Türkler… Hepsi onun için toplanmıştı. Bir askerî bando bile vardı o gün. Ekselans Müşir Liman von Sanders Paşa dahi cenazeye katıldı. Türk subayları İstanbul’dan çelenk sipariş etmişlerdi; mezarına tam 15 çelenk kondu. Mezarını mermerden yaptıracağım, sevgili Amca. Etrafını demir parmaklıklarla çevireceğim ki kimse onun huzurunu bozamasın. Ama ne yaparsam yapayım, onun yokluğunu dolduramayacağımı biliyorum. Benim zavallı karım… Ah, Anna! Ne zengin ne de fakirdi; ama öyle asil bir kalbi vardı ki dünyaya sığmazdı o iyilik dolu yüreği! İnsanların iyiliğini düşünmekten başka bir şey bilmezdi. Beni her konuda yetiştirdi; bana hayatı öğretti. Ama şimdi güneş benim için doğmuyor artık, sevgili Amca! Her sabah gözlerimi açtığımda içimde bir karanlık büyüyor ve bu karanlıkta kayboluyorum. Onun gülüşü olmadan dünya bomboş geliyor bana. Acımı unutmaya çalışıyorum ama nafile… Zavallı sevgilim Anna’mın hatırası her an yanımda ve onsuz geçen her saniye bir ömür gibi ağır. Allaha ısmarladık benim sevgili Amcam… İnşallah Liesing’te görüşürüz ve belki yüzümdeki bu kederi biraz olsun hafifletebilirsiniz. Lütfen benim en derin üzüntülerimi bütün dostlara iletiniz. Sizin Dr. Ragıbınız Çanakkale Cephesi’nde 5’inci Ordu Başhekimi Mezar taşına şu sözler yazıldı: “Yaralı Türk askerlerini tedavi ederken top mermisiyle hayatını kaybeden Dr. Yüzbaşı Ragıp Bey’in eşi Alman Hemşire Erica.” Ancak o mezar taşı ne kadar doğruyu anlatabilirdi ki? Çünkü Anna Schwarz’ın fedakârlığının ölçüsü yoktu… O artık sadece Avusturyalı bir hemşire değildi; o Türk olmuştu… Vatan olmuştu… Anna Schwarz’ın hikâyesi yalnızca Çanakkale’nin değil; insanlığın da unutulmaz destanlarından biri oldu. Ölüm onun bedenini bizden almış olabilir ama ruhu sonsuza dek Çanakkale topraklarında yaşamaya devam edecekti.
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.
Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Ne paylaşacaksınız?
Şiir, yazı, kitap ya da ileti için hızlıca ilgili alana geçin.