Aptallığın en büyük kanıtı, aynı şeyi defalarca yapıp farklı bir sonuç almayı ummaktır einstein
ÇANAKKALE'YE YÜRÜYÜŞ
Dünyanın en uzak köşelerinden okyanusları aşarak, ta Avusturalya'dan, Yeni Zelanda'dan kalkıp Gelibolu'ya ölülerini ziyarete gelen düşmanlarımızla, bir adımlık yolu yürümeye üşenen bizler yarın huzuru...
7. Bölüm

HALEP VAPURU VE AKBAŞ ŞEHİTLİĞİ

18 Okuyucu
0 Beğeni
0 Yorum
“Arkadaşlar, şimdi lütfen işaret ettiğim sahile bakın,” dedi rehberimiz, sesi hafifçe titreyerek. Gözleri, ufka doğru uzanan o tarihi noktaya odaklanmıştı. “Çünkü oraya gidemeyeceğiz. Vaktimiz kısıtlı. Ama bilmenizi isterim ki, orası bir zamanlar savaşın kaderini değiştiren olaylara tanıklık etmiş eski Akbaş İskelesi.”
Bir an duraksadı, sanki geçmişin ağırlığı omuzlarına çökmüş gibiydi. Sonra derin bir nefes aldı ve devam etti: “Düşman, Çanakkale direnişini kırmanın tek yolunun ikmal yollarını kesmek ve ordunun moralini bozmak olduğunu çok iyi biliyordu. Bu yüzden denizaltılarını Çanakkale Boğazı’ndan geçirip Marmara Denizi’ne ulaşmaya çalışıyorlardı.”
Rehberimizin sesi daha da derinleşti; anlatırken adeta o günleri yaşıyor gibiydi: “Birkaç başarısız denemenin ardından bu görevi ilk başaran Avustralya’nın ‘AE2’ denizaltısı oldu. Ancak bu başarı ne yazık ki uzun sürmedi. Denizaltı, tek bir gemi bile batıramadan yakalandı ve batırıldı.”
Bir an sustu, gözleri ufka dalmıştı. Ardından ekledi: “Ama AE2’nin son hamlesi düşman için çok önemliydi. Boğazın geçiş yolunu düşman kuvvetlerine şifreyle bildirmişti.” Bu sözler havada asılı kaldı; grubun üzerinde sessizlik hâkimdi.
Rehberimiz konuşmasını sürdürdü, sesi artık daha kararlıydı: “Yüzbaşı Martin Eric Dunbar-Nasmith komutasındaki İngiliz ‘E-11’ denizaltısı, 19 Mayıs 1915 günü bu yolu izleyerek Marmara’ya girdi ve İstanbul’a doğru ilerlemeye başladı.”
Sesi biraz daha yükseldi; anlatımı giderek dramatikleşiyordu: “Nasmith burada ilk gemiyi batırdıktan sonra Marmara sularında ilerlemeye devam etti. E-11’in görevi tam yedi ay sürdü! Bu süre boyunca Osmanlı Donanması’nın en önemli savaş gemilerinden biri olan Barbaros Hayrettin zırhlısının da içinde bulunduğu tam 94 gemimizi batırdı.”
Grubun yüzlerinde dehşet dolu ifadeler belirmişti. Rehberimiz ise anlatmaya devam ediyordu: “Yüzbaşı Nasmith sadece askerî hedeflere saldırmıyordu; cepheye erzak ve mühimmat taşıyan sivil gemileri de durduruyor, ama sivil mürettebatı tahliye ettikten sonra onları batırmaya özen gösteriyordu.”
Rehberimiz elini tekrar ufka doğru uzattı: “İşte burası Akbaş Limanı… Muharebeler boyunca Türk Ordusu’nun ikmal üssüydü.” Sesi hüzünle dolmuştu; kelimeleri ağır ağır seçiyor gibiydi.
“Marmara’dan gemilerle gelen cephane ve erzak buradan cepheye naklediliyordu,” diye devam etti rehberimiz, gözleri uzaklara dalarak. “Cepheden gelen yaralılar ise buradan İstanbul’daki hastanelere taşınıyordu.”
Bir an sustu; grup da onunla birlikte sessizliğe büründü. Herkes o anları hayal etmeye çalışıyordu, yaralı askerlerin acıyla inleyen seslerini, cephane taşıyan yorgun işçilerin ter içindeki yüzlerini…
Rehberimiz son bir kez daha konuştu: “Bu topraklarda yaşananlar sadece birer tarih kitabında yazılı değildir arkadaşlar… Burada her taşın altında bir hikâye yatıyor; her dalga geçmişten bir fısıltı getiriyor bize.”
Sözlerini bitirirken gözleri nemlenmişti; grup ise derin bir saygıyla onu dinliyordu. O an herkes farkındaydı ki bu sadece bir savaş değil, insanlığın dayanıklılığına dair unutulmaz bir destandı.
Seferberlik ilan edilmiş, Osmanlı Devleti’nin tüm kaynakları savaşın acımasız yükünü taşımak için seferber edilmişti. Türk sularındaki bütün deniz taşıtlarına el konulmuştu; her biri, cepheye asker ve mühimmat taşımak ya da yaralıları güvenli bir şekilde hastanelere ulaştırmak için görevlendirilmişti. O günlerde “Şirket-i Hayriye” adıyla bilinen şehir hatları vapurları, bu görevde hayati bir rol oynuyordu. Bu gemiler arasında, 1881 yılında inşa edilmiş, 110 metre uzunluğundaki görkemli Halep Vapuru, savaşın en trajik hikâyelerinden birine tanıklık edecekti.
1915 yılının Ağustos ayının son günleri… Çanakkale Savaşları’nın en kanlı çarpışmalarından biri olan Arıburnu ve Anafartalar mıntıkasında ağır yaralanan Mehmetçikler, gece boyunca Akbaş Limanı’na taşınıyordu. Her biri yorgun, bitkin ve kanlar içinde… Yaralı askerlerin iniltileri gecenin sessizliğini delip geçiyor; sedyelerle taşınan bedenler Halep Vapuruna yerleştiriliyordu. Bu vapur onların umudu olmuştu; İstanbul’da hastane haline getirilen Selimiye Kışlası’na götürülmek üzere hazırlanıyordu.
Gece boyu süren hummalı çalışmalar sonunda tam 200 yaralı asker gemiye bindirildi. Ancak o yoğunlukta kimse geminin üzerine Kızılay bayrağını asmayı düşünememişti. Halep Vapurunun bacaları hâlâ siyah dumanlar tüttürüyor, gövdesi ise beyaz bir huzur gibi Marmara’nın sularında bekliyordu. Yaralıların gözlerinde umutla karışık bir korku vardı; belki de içlerinden bazıları bu yolculuğun son yolculuk olacağını hissediyordu
Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte Akbaş Limanı’nda hareketlilik başlamıştı. Ancak limanın çevresinde sinsice dolaşan başka bir tehdit vardı: İngiliz E-11 denizaltısı… Yüzbaşı Martin Eric Dunbar Nasmith komutasındaki bu ölümcül araç, Marmara Denizi’nde Osmanlı’nın ikmal yollarını kesmek için devriye geziyordu. Nasmith’in periskopundan gördüğü manzara belliydi: limanda demirlemiş üç vapur…
Saat 07:20 civarında E-11 denizaltısı harekete geçti. Limanın çevresinde devriye gezen gambota saldırarak dikkatleri üzerine çekti. Gambot ve yakındaki destroyer hemen karşılık verdi; denizaltıyı uzaklaştırmak için ateşe başladılar. Ancak bu sırada Nasmith’in gözleri limandaki vapurlara kilitlenmişti.
Nasmith’in seyir defterine yazdığı ifadeler o anki kararını açıkça ortaya koyuyordu: “Periskoptan limanda bağlı üç vapur görüyordum. Bunlardan yakınımızda olanı, Kızılay amblemleriyle boyanmış bir hastane vapuruydu. Ona saldırmaktan hemen vazgeçip diğer vapura yöneldim ve torpidoyu ateşledim. Üzerinde hiçbir işaret bulunmayan bu vapur muhtemelen cephane taşıyordu.”
Ancak kaptan yanılmıştı… Torpido Halep Vapuru’nun ön kısmına isabet ettiğinde büyük bir patlama meydana geldi. Geminin gövdesi hızla su almaya başladı; panik dalgası yaralı askerlerin arasında yayıldı. Ne yazık ki o gece cepheden gelen yaralı sayısı öylesine fazlaydı ki diğer gemiler dolmuştu ve 200 kadar asker Halep Vapuru’na bindirilmişti – ama Kızılay bayrağı henüz asılmamıştı.
Gemideki askerler zaten ağır yaralıydı; çoğu hareket edemeyecek durumdaydı. Patlamanın ardından yaşanan kaos içinde kurtulma şansı bulamadılar.
Halep Vapuru’nun batışıyla birlikte 200 kahraman Türk askeri şehit oldu… Cesetler batan gemiden çıkarıldı ve Akbaş Limanı’nda topluca defnedildi. Kanlı üniformalarıyla toprağa verilen bu kahramanlar için burada bir şehitlik yapıldı – bugün “Akbaş Şehitliği” olarak bilinen bu yer, onların ebedi istirahatğahıdır.


Yorum Yapın
Yorum yapabilmeniz için üye olmalısınız.
Yorumlar
© 2026 Copyright Edebiyat Defteri
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Üyelik
Giriş paneli

Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.

ÜYELİK GİRİŞİ

KAYIT OL