Politika kansız savaş, savaş ise kanlı politikadır. mao
ÇANAKKALE'YE YÜRÜYÜŞ
Dünyanın en uzak köşelerinden okyanusları aşarak, ta Avusturalya'dan, Yeni Zelanda'dan kalkıp Gelibolu'ya ölülerini ziyarete gelen düşmanlarımızla, bir adımlık yolu yürümeye üşenen bizler yarın huzuru...
8. Bölüm

ECEABAT KASABASI

41 Okuyucu
0 Beğeni
0 Yorum
ECEABAT KASABASI
Feribot, Çanakkale Boğazı’nın serin sularını yararak Eceabat’a yaklaşırken güvertede duran herkesin bakışları kıyıya çevrilmişti. Ufukta beliren kasaba, yalnızca birkaç evden ve bir iskeleden ibaret görünmüyordu; sanki tarihin sessizce kıyıya vurmuş hâliydi. Rıhtım boyunca sıralanan anıtlar ve heykeller, uzaktan bakıldığında sis içinden çıkan siluetleri andırıyordu. Yaklaştıkça şekiller belirginleşiyor, her biri geçmişten bugüne uzanan bir hatıranın taşıyıcısı gibi görünüyordu.
Feribot hızını azalttı ve ağır ağır iskeleye yanaştı. Karada bekleyen araçlar uzun kuyruklar oluşturmuştu. Otomobillerin ardından otobüsler inmeye başladı. İnsanların yüzlerinde günlük hayatın telaşıyla tarihî bir yere gelmenin sessiz heyecanı yan yana duruyordu.
Kasabanın sokaklarına ilerledikçe Eceabat’ın geçmişi daha belirgin hissediliyordu. Yamaçlara doğru yükselen evler, dar yollar ve balkonlardan sarkan Türk bayrakları yaklaşan Çanakkale Deniz Zaferi etkinliklerinin habercisiydi. Bazı meydanlarda Atatürk portreleri ve kutlama hazırlıkları göze çarpıyordu. Burası yalnızca küçük bir sahil kasabası değildi; Türk tarihinin önemli dönüm noktalarından birine komşuluk eden yaşayan bir hafızaydı.
Sahil meydanında Çanakkale Savaşları’nı anlatan temsili düzenlemeler hazırlanmıştı. Top maketleri, siper canlandırmaları ve bilgi panoları ziyaretçileri geçmişe götürüyordu. İnsanlar bu sahnelerin önünde duruyor, fotoğraflar çekiyor ve anlatılanları dikkatle dinliyordu. Sessizlik içinde dolaşanların yüzlerinde ortak bir saygı hissi vardı.
Kasabanın çeşitli noktalarına yerleştirilen heykeller de dikkat çekiyordu. Bu eserler yalnızca estetik bir unsur değil, aynı zamanda hafızayı canlı tutan sembollerdi. Aralarında yürürken insan, tarihin bu topraklardan bütünüyle çekilmediğini hissediyordu.
Tam o sırada rehberimizin sesi duyuldu:
“Arkadaşlar, karşınızda gördüğünüz yer Eceabat kasabasıdır. Eski adı Maydos’tur.”
Otobüsteki herkes dikkat kesildi.
Rehber anlatmayı sürdürdü:
“Rivayetlere göre bölge, Orhan Gazi’nin oğlu Süleyman Paşa’nın komutanlarından Ece Bey ile ilişkilendirilir. Ece Bey’in mezarının bugün Gelibolu’ya bağlı Karainebeyli köyünde bulunduğu kabul edilir.”
Bu sözlerle birlikte baktığımız sokaklar yalnızca taş ve duvardan ibaret olmaktan çıktı. Her köşe, geçmişten bugüne uzanan uzun bir yürüyüşün parçası gibi görünmeye başladı.
Eceabat adı da halk anlatılarında “Ece’nin abat ettiği yer” şeklinde yorumlanır. Bugün bu isim, yalnızca bir yerleşim yerini değil; tarih, fedakârlık ve hatırayı taşıyan bir kıyı kasabasını da anlatıyordu. Eceabat, boğazın sularına yaslanmış hâliyle geçmişin sesini bugüne ulaştırmaya devam ediyordu.
Yarbay Mustafa Kemal komutasındaki 19. Tümen’in önce bu bölgeye konuşlandırıldığını, ardından Bigalı Köyü’ne geçtiğini öğrenmek bile hepimizi derinden etkiledi. Haritalarda birkaç çizgi gibi görünen yerlerin, bir zamanlar savaşın yükünü taşıdığını düşünmek insana hem hüzün hem de gurur veriyordu.
Kasabanın sokaklarında yürürken balkonlardan sarkan Türk bayrakları ve meydanlara asılan Atatürk portreleri dikkatimizi çekiyordu. Ertesi gün yapılacak Çanakkale Deniz Zaferi anmaları için hazırlıklar büyük ölçüde tamamlanmıştı. Meydanlarda kurulan düzenekler, asılan afişler ve hareket hâlindeki insanlar, yaklaşan günün heyecanını hissettiriyordu.
Eceabat, ilk bakışta sakin bir sahil kasabası gibi görünse de içinde çok daha derin bir hafıza taşıyordu. Dar sokakları, boğaza açılan kıyıları ve tarihî atmosferiyle geçmişin izlerini bugüne ulaştırıyordu. Burada yürürken yalnızca bir yerleşim yerini gezmiyorduk; Çanakkale’nin hafızasına dokunuyorduk.
Boğazdan esen rüzgâr bayrakları dalgalandırıyor, sahildeki sessizlik zaman zaman martı sesleriyle bölünüyordu. O an Eceabat’ın yalnızca Çanakkale Boğazı’nın kıyısında bulunan bir kasaba olmadığını düşündük. Burası, Türk tarihinin en önemli hatıralarından birini taşıyan, geçmiş ile bugünü aynı ufukta buluşturan özel bir yerdi.
Otobüs sahil boyunca ilerlerken boğazın mavisi ufukta geniş bir çizgi gibi uzanıyordu. Yolcuların çoğu camlardan dışarı bakıyor, sessizce manzarayı izliyordu. Ancak bir süre sonra kıyı geride kaldı; yol dağlara doğru kıvrılmaya başladı. Virajlar sıklaştı, otobüs ağır ağır yükseldi. İçeride alışılmadık bir sessizlik vardı. Herkes rehberin anlatacaklarını bekliyordu.
Rehberimiz mikrofonu eline aldı.
“Arkadaşlar,” dedi, “birazdan göreceğiniz bölge, Çanakkale Savaşları sırasında ağır bombardımanlara maruz kalan yerlerden biridir. Kasaba defalarca saldırıya uğradı; evler yıkıldı, birçok yapı kullanılamaz hâle geldi.”
Otobüsteki bakışlar camlara yöneldi.
Rehber aşağıyı işaret etti.
“Bulunduğumuz hattın aşağı kesimlerinde, bir dönem yaralı askerlerin tedavi edildiği Çamburnu Hastanesi’nin bulunduğu alan yer alıyordu. Hastane, üzerinde Hilal-i Ahmer işaretleri bulunmasına rağmen bombardımandan zarar gördü.”
Bir an sustu.
“Yaralıların taşındığı, sağlık görevlilerinin gece gündüz çalıştığı bu yer de savaşın yıkımından kurtulamadı.”
Aşağıdaki arazi artık daha net görünüyordu. Taşlık alanlar, dağınık kalıntılar ve boğaza doğru açılan yamaçlar sessizdi. Oysa bir asır önce aynı yerde telaş, duman ve koşuşturmalar yaşanmıştı.
Otobüs ilerlemeye devam etti.
Rehber yeniden konuştu:
“Bakın, aşağı tarafta gördüğünüz bölge Çamburnu Kalesi ve İsimsiz Yüzbaşı Şehitliği’nin bulunduğu alan. Bu topraklar yalnızca savaşın değil, fedakârlığın da izlerini taşıyor.”
Otobüste kimse konuşmuyordu.
Camların ardından görülen manzara yavaş yavaş geride kalıyordu; fakat anlatılanlar zihinlerde kalmaya devam ediyordu. Boğazın sessizliği ile savaşın hatırası yan yana duruyor gibiydi.
Bu yollar yalnızca bir coğrafyaya çıkmıyordu. Her dönemeç, geçmişten bugüne taşınan bir hatıranın içinden geçiyordu. Çanakkale’de tarih, bazen bir anıtta, bazen bir şehitlikte, bazen de sessizce uzanan bir yamaçta yaşamaya devam ediyordu.
Yorum Yapın
Yorum yapabilmeniz için üye olmalısınız.
Yorumlar
© 2026 Copyright Edebiyat Defteri
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Üyelik
Giriş paneli

Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.

ÜYELİK GİRİŞİ

KAYIT OL