Dünyanın en uzak köşelerinden okyanusları aşarak, ta Avusturalya'dan, Yeni Zelanda'dan kalkıp Gelibolu'ya ölülerini ziyarete gelen düşmanlarımızla, bir adımlık yolu yürümeye üşenen bizler yarın huzuru...
Gözlerimi önümde yükselen heybetli anıttan alamıyordum. Sanki geçmişin derinliklerinden bir haykırış, bir çağrı gibi gökyüzüne doğru uzanıyordu. Denizden yükselen bu devasa yapı, bir füze gibi suyun üstünde dimdik duruyordu. Hafızamda ne olduğunu anlamaya çalışırken, zihnim beni istemsizce tarihin tozlu sayfalarına götürüyordu. Bir anda kendimi savaşın tam ortasında buldum. Koşturan atlılar, yaralı taşıyan eski ahşap at arabaları ve süngü hücumunu siperlerde bekleyen askerlerin yüzlerindeki kararlılık… Hepsi gözümün önünde canlanıyordu. Top sesleri kulaklarımda yankılanıyor, barut kokusu burnuma kadar geliyordu sanki. Bu hayallerin içinde kaybolmuşken, rehberimizin sesi beni gerçek dünyaya geri çekmeye çalışıyordu ama kolay olmuyordu. “Arkadaşlar,” dedi rehberimiz tok ve dikkat çekici bir sesle, “elimle işaret ettiğim yöne dikkatlice bakın, lütfen.” Sesiyle birlikte başımı çevirdim ve Eceabat’ın hemen Edirne yolu üzerinde, denizin içinde duran paslanmış demir yığınına gözlerimi diktim. Daha önce fark etmiştim ama ne olduğuna dair kesin bir fikrim yoktu. Rehberimiz işte o nesneyi gösteriyordu. “Şu gördüğünüz paslanmış demir yığını,” diye devam etti rehberimiz, “savaşın büyük izlerini bugün hala taşıyor.” Sesi giderek daha etkileyici bir tona bürünüyordu. “Bu paslı demir parçası, büyük emeklerle inşa edilmiş ve Çanakkale Boğazı’nda alınan binlerce tedbirden günümüze ulaşabilmiş kanıtlardan sadece biri.” Rehberin sözleriyle birlikte hayal gücüm yeniden harekete geçti. O günlerin dehşeti gözümde canlandı: Marmara Denizi’nde ilerleyen düşman denizaltıları, sessizce avlarını ararken suyun altından ölüm saçıyorlardı. Rehberimiz anlatmaya devam ettikçe içimdeki duygular kabarıyordu. “Çanakkale Savaşı sırasında,” dedi rehberimiz derin bir nefes alarak, “onlarca gemimizi denizaltı saldırılarında kaybettik.” Bu cümleyle birlikte içimde tarifsiz bir hüzün dalgası yükseldi. “Bırakın gemilerimizi,” diye ekledi rehberimiz biraz daha sertleşen bir tonla, “o günlerde Marmara Denizi’ne geçen düşman denizaltıları bir trenimizi bile vurmuştu.” Bu sözler zihnimde yankılanırken gözlerim tekrar paslı demir yığınına kaydı. O artık sadece bir metal parçası değildi; o günlerin acısını ve mücadelesini taşıyan sessiz bir tanık gibiydi. Rehberimiz anlatmaya devam ediyordu: “Çanakkale Boğazı’nın düşman denizaltılarına kapatılması gerekiyordu.” Bu cümledeki kararlılık adeta o dönemin ruhunu hissettiriyordu bana. “Denizin içine devasa bir ağ oluşturulmasına karar verilmişti,” dediğinde ise aklımda bu ağın nasıl göründüğüne dair imgeler belirdi. Rehberimiz açıklamalarını sürdürdü: “Daha önce İstanbul Boğazı’nda ilk portatif ağ yapılmıştı ama Çanakkale için çok daha büyük ve dayanıklı bir demir ağ gerekiyordu.” Sözlerinde hem gurur hem de o dönemin zorluklarına duyulan saygının izlerini hissedebiliyordum. O paslı demir yığını artık benim için sadece eski bir kalıntı değil; tarihin derinliklerinden gelen güçlü bir mesajdı. Her detayıyla savaşın zorluğunu ve Türk milletinin azmini hatırlatan bu hikâye karşısında büyülenmiştim. Anıtın heybeti altında dururken yalnızca geçmişe değil; aynı zamanda geleceğe de bakıyordum. Çünkü burada yaşanan her şey bize yalnızca tarih değil, aynı zamanda ders olmuştu: Vatan sevgisi ve bağımsızlık uğruna verilen mücadele asla unutulmamalıdır. Boğazın serin suları, o günlerin hatırasını hâlâ derinliklerinde saklıyordu. Yıllar önce, 27 Haziran sabahında, Nara Burnu’na doğru ağır ağır ilerleyen gemilerde hummalı bir çalışma vardı. İki bin metre uzunluğunda ve yüz metre derinliğe inecek şekilde tasarlanmış devasa çelik ağlar, insanüstü bir çabayla taşınıyordu. Bu ağlar, yalnızca demirden yapılmış değildi; her bir parçası milletin azmiyle, inancıyla örülmüştü. Ancak bu büyük çaba düşmanın gözünden kaçmamıştı. Gökyüzünde dolaşan düşman uçakları, bu çalışmayı fark eder etmez zırhlılardan top atışlarına başlamıştı. Patlayan mermilerin yankısı boğazın iki yakasında yankılanırken, Türk askerleri yılmadan görevlerine devam ediyordu. Her patlama, her sarsıntı onların kararlılığını daha da pekiştiriyordu. Ağlar, düşman ateşi altında bile boğaza çekilmişti. Sanki bu çelik parçalar değil de milletin iradesi suyun altına yerleşiyor gibiydi. Ve işte o günlerden biri olan 14 Eylül’de İngiliz E-7 denizaltısı bu çelik ağlara takıldı. Denizaltının çaresizce su yüzüne çıkışı, Türk direnişinin sessiz ama güçlü bir zafer nidâsıydı. Bugün boğazın derinliklerinde paslanmış halde yatan o demir parçaları, yalnızca metal yığınları değildi; onlar tarihin tanıklarıydı. Her biri savaşın soğuk yüzünü görmüş ve vatan toprağı için verilen mücadelenin sessiz şahitleriydi. O günlerde milletimiz tek bir şey için yemin etmişti: Denizden, karadan ve havadan gelen düşmanı payitahta geçirmemek! Çanakkale Boğazı sadece bir suyolu değil; yarımada vatandı! Devlet tüm imkânsızlıklara rağmen boğazın en dar yerine adeta çelikten bir bent vurmuştu. O günün teknolojisiyle binlerce ton ağırlığındaki bu demir parçalarını boğaza çekmek akıl alacak iş değildi. Ama Türk milleti için imkânsız diye bir şey yoktu. Her santimetresi kanla sulanmış bu topraklarda vatan olmanın bedeli çok ağırdı. Çanakkale’nin soğuk rüzgârları arasında nöbet tutan askerler gibi, o çelik ağlar da yıllardır boğazda sessizce nöbet tutuyordu. Suyun içinde paslanmaya yüz tutmuş bu demir parçaları hâlâ haykırıyordu: “Ben buradayım!” Düşmana karşı dimdik duran bu sessiz tanıklar, geçmişte olduğu gibi bugün de vatan sevgisinin sembolüydü. Bu hikâye sadece demirden yapılmış ağların hikâyesi değildi; aynı zamanda insan ruhunun sınırlarını zorlayan fedakârlıkların destanıydı. O günlerde genç yaşlı herkes tek bir amaç için birleşmişti: Vatan savunması! Kadınlar cephane taşırken erkekler cephede savaşıyor; çocuklar dualarıyla destek veriyordu. Çelik ağların her düğümünde Mehmetçiğin alın teri vardı; her parçasında anaların gözyaşı saklıydı. Bu yüzden o ağlar sadece düşman denizaltıları için değil, aynı zamanda milletimizin azim ve kararlılığı için de aşılmazdı. Bugün bizlere düşen görev ise o günlerin hatırasını unutmamak ve gelecek nesillere aktarmaktır. Çünkü Çanakkale sadece bir savaş değil; bağımsızlık uğruna verilmiş en büyük mücadelelerden biridir.
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.
Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Ne paylaşacaksınız?
Şiir, yazı, kitap ya da ileti için hızlıca ilgili alana geçin.