Dünyanın en uzak köşelerinden okyanusları aşarak, ta Avusturalya'dan, Yeni Zelanda'dan kalkıp Gelibolu'ya ölülerini ziyarete gelen düşmanlarımızla, bir adımlık yolu yürümeye üşenen bizler yarın huzuru...
Gündüz, gece hiç durmadan direksiyon salladım. Uykusuzluk gözlerimi yakıyor, yorgunluk bedenimi esir alıyordu. Direksiyon başında geçen saatlerin ardından, nihayet Çanakkale’nin sönük ışıkları uzaktan görünmeye başladı. Şehir, bir çukurun içine saklanmış gibiydi; aşağıda parlayan o loş ışıklar, yorgun gözlerime bir hayal gibi göründü. Sabah ezanı okunuyordu ve bu kutsal ses, karanlıkla aydınlık arasındaki ince çizgiyi belirginleştiriyordu. Teknolojinin rehberliğinde günler öncesinden ayırttığım oteli buldum. Otel, feribot iskelesinin hemen karşısındaydı; denizin kokusu ve dalgaların hışırtısı buradan bile hissediliyordu. Ancak sabah saat dokuzdan önce otele yerleşme imkânımız yoktu. İçimdeki huzursuzluğu dindirmek için namaz kılmam gerekiyordu. Bu düşünceyle cami aramaya koyuldum. Deniz suyunun hışırtısı ve rüzgârın uğultusu ezanın sesini bastırıyordu; bu da caminin yerini bulmamı zorlaştırıyordu. Resepsiyondaki genç görevliye danıştım; bana camiyi tarif etti ama loş ışıkların altında sokaklar birbirine benziyordu ve tarif edilen yolu takip etmekte zorlanıyordum. Sokaklarda yürürken içime işleyen soğuk hava beni daha da uykusuz hissettiriyordu; montumun fermuarını boynuma kadar çektim ama yine de üşümekten kurtulamadım. Şehre girerken gördüğüm bir camiyi hatırladım; biraz uzak olsa da oraya doğru yürümeye karar verdim. Camiye vardığımda şadırvana yöneldim. Mart ayının keskin soğuğu ellerimi uyuşturmuştu; abdest alırken titriyordum, belki de sadece uykusuzluktandı bu titreme… Tarihi bir camiydi burası; taş duvarları geçmişin izlerini taşıyor, her köşesi sessiz bir hikâye anlatıyordu sanki. İçeri girdim ve imamı beklemeye başladım. Gelen giden azdı; birkaç kişi dışında kimse yoktu içeride. Cemaat küçük ama samimiydi; birlikte namazımızı kıldık ve içimde hafifleyen bir huzurla dışarı çıktım. Eşim arabada bekliyordu; yanına vardığımda gökyüzü artık aydınlanmaya başlamıştı, gece ile gündüzün kavuşma anına tanıklık ediyorduk adeta… Resepsiyona geri döndüğümüzde görevli bize saat dokuzdan sonra odamıza yerleşebileceğimizi söyledi ama otelin lokantasında kahvaltı yapabileceğimizi ekledi. Lokantaya geçtiğimizde ortam oldukça sakindi ancak dakikalar ilerledikçe kalabalık artmaya başladı. Aileler çocuklarıyla gelmişti; masalarda neşe dolu sohbetler yükseliyor, çocukların kahkahaları yankılanıyordu odada… Ancak yan masada oturan bir aile dikkatimi çekti: Önlerinde yiyemedikleri yemekleri gizlice çantalarına dolduruyorlardı. Bu hareketleri fark ettiğimde içimde garip bir duygu belirdi, belki mahcubiyet, belki de empati… Belli ki onlar da bizim gibi şehitliği ziyarete gelmişlerdi ve bu kutsal toprakların ağırlığını taşıyorlardı yüreklerinde… O an anladım ki Çanakkale sadece tarih kitaplarında yazılı olan bir destan değilmiş; burada her taşın altında insanlığın en derin duyguları yatıyor, her sokakta geçmişin izleri yankılanıyormuş… Ve bizler bu topraklara adım attığımız anda o ruhu hissetmeye başlıyormuşuz… Kahvaltı masasında oturmuş, sessizce çaylarımızı yudumluyorduk. Sabahın erken saatleri olmasına rağmen otelin restoranında bir hareketlilik vardı. Gözlerim, pencereden dışarıya bakarken, yarımadanın sisle örtülü siluetine takılıp kalmıştı. O an, içimde tarif edemediğim bir huzur ve aynı zamanda bir hüzün vardı; sanki bu toprakların taşıdığı yükü hissediyordum. Birden otel görevlisi genç bir kadın yanımıza yaklaştı. Yüzünde sıcak bir gülümseme vardı ama gözlerinde hafif bir ciddiyet okunuyordu. “Amca, şehitliği ziyaret etmek istiyor musunuz?” diye sordu nazikçe. Başımı kaldırıp ona baktım. Sorusu beni hazırlıksız yakalamıştı ama cevabım belliydi. “Evet,” dedim tereddütsüz. “Ama kendi arabamla gitmeyi düşünüyorum.” Kadın hafifçe başını eğip gülümsedi, ardından sakin ama kararlı bir ses tonuyla konuştu: “Bir rehberle gitmenizi tavsiye ederim. Rehbersiz ziyaretiniz anlamsız olur. Yüz yıl önce yarımadada yaşananları rehberiniz hafızalarınızda canlandıracağından emin olabilirsiniz.” Sözleri zihnimde yankılanırken kısa bir süre düşündüm. Haklıydı belki de… Bu topraklarda yaşananları tam anlamıyla kavrayabilmek için bir rehberin anlatımı gerekliydi. Ama yorgundum; son birkaç günün yoğunluğu bedenimi ve ruhumu tüketmişti. Kendi başıma gitmek daha kolay gibi görünüyordu ama derinlerde bunun yeterli olmayacağını biliyordum. “Tamam,” dedim sonunda, kararımdan emin olarak. Rehbere isimlerimizi yazdırdık. Kafileyle şehitliği ziyaret etmek benim için iyi olacaktı; bunu kendime itiraf ediyordum artık. Ancak uykusuzluktan gözlerimi açmakta zorlanıyordum ve bu durumu eşime belli etmemeye çalışıyordum. Yiğitliğe veriyor, kuyruğumu dik tutmaya çalışıyordum ama içten içe bitkin olduğumu biliyordum. Saatler 9:30’u gösterdiğinde iskele önünde toplandık ve rehberimiz bizi güler yüzle karşıladı. Genç bir kadındı; beş yıllık Turizm Fakültesi mezunu olduğunu söylediğinde sesindeki gururu hissettim. Onun enerjisi ve bilgisiyle bu yolculuğun daha anlamlı hale geleceğini o an anladım. Feribota binmeden önce araçlar sıraya dizildi; önce otobüsler, ardından otomobiller yerlerini aldı. Saat 10:00’a doğru feribota bindik ve içerideki curcuna hemen dikkatimi çekti. İnsanlar Boğaz’ı daha iyi görebilmek için adeta birbirleriyle yarışıyorlardı; herkes en güzel manzarayı kapmanın peşindeydi. Feribotun içinde kadınların çokluğu dikkatimi çekti; çoğu gruplar halinde gelmişti ve aralarında heyecanlı sohbetler dönüyordu. Kadınların geçmişe olan ilgisi beni düşündürdü: Belki de biz erkeklerden daha fazla geçmişi öğrenmek istiyorlar ya da tarihimizin izlerini daha derinden hissetmeye çalışıyorlardı… Kim bilir? Onların bu merakı bana ilham verdi; belki de biz erkeklerin unuttuğu bazı duyguları onlar hala koruyorlardı. Feribotun başka köşelerinde seyyar satıcılar ellerinde Çanakkale Savaşı’nı simgeleyen resimler ve heykellerle dolaşıyorlardı. İnsanlara bu hatıraları sunarken yüzlerinde hem ticari hem de manevi bir ifade vardı; sanki sadece satış yapmıyorlar, aynı zamanda tarihe dokunmamızı sağlıyorlardı. Tek tip elbiseli garsonlar ise yüksek sesle bağırarak çay servisi yapıyordu: “Çay içen var mı?” diye avazları çıktığı kadar bağırmaları ortamın karmaşasına ayrı bir renk katıyordu. Boğaz’ın serin rüzgârları yüzümü okşarken feribotun kenarına yaklaştım ve suyun üzerinde dans eden ışıkları izledim. İçimde garip bir heyecan vardı; birazdan ayak basacağımız topraklarda yaşanan kahramanlık hikâyelerini dinlemek için sabırsızlanıyordum… Feribotun pervanesi, boğazın soğuk ve derin sularını dalgalandırmaya başladığında, içimde tarif edemediğim bir heyecan kabardı. Sanki bu yolculuk sadece bir kıyıdan diğerine geçmek değil, geçmişin derinliklerine doğru yapılan bir seferdi. Martılar, hoş geldiniz dercesine üzerimizden süzülüyor, kanatlarının hafif hışırtısı rüzgârla birleşip kulağıma eski zamanların fısıltılarını taşıyordu. Yolcuların ellerinden kaptıkları simit parçaları için birbirleriyle yarışan martılar bile bu anın büyüsüne kapılmış gibiydi; onların telaşında bile bir tarih kokusu vardı. Yarımada karşımızdaydı. Uzakta, sislerin arasında belli belirsiz seçilen siluetiyle sessizce duruyordu. On on beş dakikalık bekleyişin ardından feribot nihayet Eceabat’a doğru hareket etti. İlk defa feribota biniyordum ve bu deneyim bana yabancı olduğu kadar büyüleyiciydi de. Hava açıktı; gökyüzü masmavi, rüzgâr güneşin sıcaklığını boğazın soğuk sularına hapsetmişti. Feribot kıyıdan uzaklaştıkça güçlü bir akıntının varlığı kendini hissettirdi; suyun yüzeyindeki hareketlilik adeta görünmeyen bir kudretin işaretini veriyordu. Rehberimiz eliyle boğazı işaret ettiğinde herkes dikkat kesildi. Sesinde hem bilgi veren bir öğretmenin ciddiyeti hem de geçmişe duyulan derin bir saygının titreşimleri vardı. “Arkadaşlar,” dedi yavaşça, sesi boğazın serin rüzgârına karışarak yankılandı, “şu boğaza iyice bakın.” Hepimiz gözlerimizi maviye çevirdik; dalgaların üzerinde dans eden ışık huzmeleri sanki bizi çağırıyordu. Rehber devam etti: “Binlerce insan her gün buradan gelip geçiyor ama hiçbiri altında gizlediği mezarları fark etmiyor.” Bu sözlerle birlikte içime garip bir ağırlık çöktü. Boğaz artık sadece suyun akıp gittiği sıradan bir yer değildi; altında sakladığı hikâyelerle yaşayan devasa bir tarih kitabına dönüşmüştü. “Yosun tutmuş paslı anıtları düşünün,” diye ekledi rehber, sesi biraz daha alçalarak ama daha etkileyici hale gelerek. “Aslında batıklar… Onlar mavi derinliklerde uyuyan çelikten savaş anıtlarıdır.” Bu cümleyle birlikte gözümün önünde hayali görüntüler canlandı: Paslanmış gemi enkazları, yosunlarla kaplanmış top namluları ve o gemilerin içinde son nefeslerini vermiş askerlerin hayaletleri… Rehberimizin sesi titremeye başladı ama kelimeleri daha da anlam kazandı: “Onlar nice askerin son nefesini verdiği yerlerdir… Ocakların parçalandığı… Anaların yüreğine ateş düşüren savaş mezarlıklarıdır.” Bu sözler hepimizi susturdu. Feribotun motorunun ritmik uğultusu dışında hiçbir ses duyulmuyordu artık. Rehberimiz devam etti: “Çanakkale Savaşı’nda geleceğe gönderilmiş birer zaman makinesi gibi düşünün onları… Barışın önemini anlatan ve verilen kayıpları yüzümüze haykıran sessiz çığlıklardır batıklar.” O an boğaza baktığımda gördüğüm şey artık sadece su değildi; her dalga sanki geçmişten gelen bir mesaj taşıyor gibiydi. Her biri barış için verilmiş mücadelelerin yankısını fısıldıyordu kulaklara… Bu sessizlikte bile binlerce hikâye vardı; her biri acıyla yoğrulmuş ama umutla biten hikâyeler… Feribot ilerledikçe yarımada daha da yaklaşıyor, sislerin arasından belirginleşiyordu. O topraklarda yaşananların ağırlığını hissetmemek mümkün değildi artık. Rehberimizin sözleri zihnimde yankılanmaya devam ederken içimde tarifsiz bir minnettarlık duygusu belirdi: Bu topraklarda hayatını verenlere, barış için mücadele edenlere ve bize bu tarihi hatırlatanlara karşı…
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.
Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Ne paylaşacaksınız?
Şiir, yazı, kitap ya da ileti için hızlıca ilgili alana geçin.