Şehir griydi. Gökyüzünün griliği alışılmış bir şeydi; sonbahardan kalma bir yorgunluk gibi aylarca tepede asılı dururdu. Ama bu başka bir griydi. Bu kez renk sadece bulutlardan değil, insanların yüzle...
Hasan Abi dükkânın kepengini her sabah aynı saatte açardı. Saat yedi buçuk. Ne yaz ne kış değişirdi bu saat, ne yağmur ne kar. Çünkü küçük esnaf için zaman, saatle değil; borçla ölçülürdü. Dükkân geç açılırsa müşteri değil, umut eksilirdi. Kepengi kaldırırken çıkan metal sesi mahallenin sabah alarmı gibiydi. Karşı apartmandaki yaşlı kadın perdeyi aralar, fırına giden çocuk başını çevirir, işe yetişen adam saatine bakardı. Hasan Abi’nin bakkalı mahallenin ortasında küçük bir nabız gibi atardı. İçeri girince ilk yaptığı şey ışıkları yakmak değil, veresiye defterine bakmaktı. Tezgâhın altındaki çekmecede duran o eski, kalın defter artık dükkânın en ağır eşyasıydı. Kağıttan yapılmıştı ama taş gibi ağırlığı vardı. Defteri açtı. Sayfalar doluydu. İsimler yan yana dizilmişti. Zeynep. Fatma Teyze. Murat Usta. Sevim Abla. Emekli Kemal Bey. Her ismin yanında rakamlar vardı ama Hasan Abi onları para olarak görmüyordu. O rakamlar birer hikâyeydi. Zeynep’in satırında süt ve ekmek vardı. Sonra yağ. Sonra çocuklar için makarna. Her alışverişin yanında küçük küçük tarihler. Geciken ödemeler değil, uzayan hayatlar vardı orada. Eskiden insanlar veresiye isterken utanırdı. Şimdi utanmıyorlardı. Çünkü utanmak için insanın kendini suçlu hissetmesi gerekirdi. Artık kimse kendini suçlu hissetmiyordu; sadece yorgun hissediyordu. Hasan Abi de “Sonra verirsin” demeyi öğrenmişti. Çünkü bazen para istemek, bir insanın son gurur parçasını da almak gibi geliyordu. Ama dükkânın toptancısı aynı anlayışta değildi. Telefon yine sabahın erken saatinde çaldı. “Hasan Bey, ödeme gecikti.” Karşıdaki ses resmi ve düzdü. Sanki insanla değil, eksik bir hesapla konuşuyordu. “Biliyorum abi,” dedi Hasan Abi. “Bu hafta toparlayacağım.” “Geçen hafta da öyle dediniz.” Hasan Abi sustu. Çünkü bazı cümlelere cevap değil, yalnızca sessizlik yakışırdı. “Bakın,” dedi adam, “biz de bekliyoruz ama daha fazla uzamaz.” Telefon kapandı. Hasan Abi elindeki telefonu bir süre bırakmadı. Sonra yavaşça tezgâha koydu. Dükkânın sessizliği daha da büyüdü. Raflara baktı. Çay vardı. Şeker vardı. Deterjan, makarna, un… Her şey yerli yerindeydi ama yine de dükkân eksik görünüyordu. Çünkü eksik olan ürün değil, satın alma gücüydü. Kapı açıldı. İlk müşteri Fatma Teyze’ydi. Başındaki eşarbı sıkıca bağlamıştı. Elinde bez torbası vardı. Her zamanki gibi önce raflara değil, Hasan Abi’nin yüzüne baktı. “Günaydın evladım.” “Günaydın teyze.” Bir süre hiçbir şey söylemeden dolaştı. Sonra iki ekmek, yarım kilo şeker ve küçük bir paket çay getirdi. Poşeti hazırlarken sesi alçaldı. “Yine deftere yazsak…” Hasan Abi başını kaldırmadan cevap verdi. “Yazarız teyze.” Kadın teşekkür etmedi. Çünkü teşekkür bazen borcu büyütürdü. Sadece başını hafifçe eğdi. Kapıdan çıkarken arkasında yaşlı bir yorgunluk kaldı. Öğlene doğru dükkân biraz hareketlendi. Okuldan çıkan çocuklar geldi. Kimisi sakız aldı, kimisi sadece fiyat sormak için içeri girip çıktı. Bazıları hiçbir şey almadan buzdolabındaki soğuk içeceklere baktı. Hasan Abi çocukların bakışını tanıyordu. O bakış, sahip olamamanın sessiz bakışıydı. Bir ara Emre geldi. Sessiz çocuktu. Çok konuşmazdı. Elinde bozuk paralar vardı. “Bir ekmek alabilir miyim abi?” “Tabii oğlum.” Paraları tezgâha dikkatlice dizdi. Eksik çıkmasın diye iki kez saydı. Çocuklar bazen yaşıtlarından değil, evin bütçesinden büyürdü. Hasan Abi ekmeği uzattı. Sonra ayağına baktı. Ayakkabının sol tabanı yine açılmıştı. Bir şey söylemedi. Bazı yoksulluklar konuşulmazdı. İnsan ya görmezden gelir ya da kalbinin içine sessizce koyardı. Sadece ekmeğin yanına küçük bir çikolata bıraktı. Emre hemen başını kaldırdı. “Abi, param yetmez.” “Biliyorum,” dedi Hasan Abi. “Bu benden.” Çocuk tereddüt etti. Sevinmek bile bazen utanılacak bir şey gibi gelirdi. “Gerek yoktu…” “Al hadi. Ders çalışırken iyi gider.” Emre yavaşça aldı. “Sağ ol abi.” O teşekkür, sabahki bütün telefonlardan daha gerçekti. Çocuk çıktıktan sonra Hasan Abi uzun süre kapıya baktı. Kendi oğlunu düşündü. Üniversite için başka şehre gitmişti. Her telefon konuşmasında “İyiyim baba” diyordu ama babalar bilir; bazı iyilikler sadece cümledir. Akşamüstü güneş dükkânın camına vurdu. Işık rafların üzerine düştü ama içeriyi aydınlatmadı. Hasan Abi kasayı açtı. Günün kazancını saydı. Rakam küçüktü. Çok küçüktü. Elektrik faturası vardı. Toptancı borcu vardı. Ev kirası vardı. Kızının kurs parası vardı. Bir insan bazen kendi dükkânında yavaş yavaş batardı ve buna iflas değil, hayat denirdi. Kepengi kapatmadan önce son kez veresiye defterine baktı. Parmaklarını kapağın üstünde gezdirdi. Bu defter sadece borçları değil, mahallenin birbirine tutunma biçimini taşıyordu. Her isim bir yük değil, bir bağdı. Ama bağlar da bazen insanı aşağı çekerdi. Kepengi indirdi. Metal sesi bu kez daha ağır geldi. Sokak kararıyordu. İnsanlar evlerine dönüyordu. Herkes elindekini değil, eksileni taşıyordu. Hasan Abi cebinden sigarasını çıkardı, sonra geri koydu. Onu bile hesap etmek gerekiyordu artık. Başını kaldırıp gökyüzüne baktı. Şehir aynıydı. Ama herkes biraz daha borçluydu. Birbirine, hayata ve yarına.
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.
Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Ne paylaşacaksınız?
Şiir, yazı, kitap ya da ileti için hızlıca ilgili alana geçin.