Şehir griydi. Gökyüzünün griliği alışılmış bir şeydi; sonbahardan kalma bir yorgunluk gibi aylarca tepede asılı dururdu. Ama bu başka bir griydi. Bu kez renk sadece bulutlardan değil, insanların yüzle...
Ertesi sabah şehir yine aynı griyle uyandı. Televizyondaki haber unutulmuş gibi görünüyordu ama bazı cümleler kolay kaybolmazdı. İnsan bazen bir sözü günlerce içinde taşırdı; özellikle de o söz, aç karnına söylenmişse. Zeynep mutfakta bayat ekmekleri küçük küçük doğrayıp fırına veriyordu. Çocuklar kahvaltıda yesin diye kıtır yapıyordu. İsraf artık ahlaki bir mesele değil, ekonomik bir zorunluluktu. Bir lokma ekmek çöpe gitmezdi; çünkü bazen insan bir lokmayı değil, ertesi günü kurtarmaya çalışıyordu. Radyoda sabah haberleri dönüyordu. Aynı tartışma sürüyordu. Sunucu, milletvekili iftarındaki menüye gelen tepkileri anlatıyor, ardından stüdyodaki yorumcular sırayla konuşuyordu. Herkes aynı cümleyi farklı kelimelerle söylüyordu: “Abartılıyor.” Zeynep elindeki bıçağı bıraktı. Abartı. Bu kelime ona hep garip gelirdi. Çünkü hayatında hiçbir şey abartı değildi. Kira gerçekti. Elektrik faturası gerçekti. Markette geri bırakılan yumurta gerçekti. Çocuğun okul servisinden vazgeçmek gerçekti. İnsan ancak tokken bazı şeylere “abartı” diyebilirdi. Kapı çaldı. Gelen, karşı komşusu Sevil’di. Elinde küçük bir tabak vardı. “Dün akşam biraz fazla pilav olmuş,” dedi. “Size getirdim.” Zeynep tabağa baktı. Pilav azdı ama niyet büyüktü. “Niye zahmet ettin?” Sevil omzunu silkti. “Zahmet değil. Bugün sende olur, yarın bende.” Mahallelerde dayanışma çoğu zaman büyük laflarla değil, küçük tabaklarla dolaşırdı. İkisi mutfakta ayakta konuşmaya başladı. Konu dönüp dolaşıp aynı yere geldi: hayat pahalılığı. Sevil içini çekti. “Duru geçen gün resim kursunu yine sordu.” Zeynep başını salladı. “Murat da dün süt istedi. Çocuk bazen sadece süt istiyor, insan kendini daha kötü hissediyor.” Bir süre sustular. Sonra Sevil hafif bir gülümsemeyle dedi: “Biz yanlış markette doğmuşuz galiba.” Bu kez ikisi de güldü. Gerçekten komik olduğu için değil; ağlamamak için. Hasan Abi dükkânda gazeteyi açmıştı. İlk sayfada yine aynı tartışma vardı. Büyük puntolarla yazılmıştı: “Millet ne yiyorsa…” Gazeteyi katladı. Sabah ilk müşteri emekli Kemal Bey oldu. Her zamanki gibi yavaş adımlarla içeri girdi. “Günaydın Hasan.” “Günaydın hocam.” Kemal Bey raflara baktı. Uzun uzun değil; hesap ederek. Bir çay, yarım kilo şeker, biraz zeytin. Kasaya geldiğinde sesi alçaldı. “Bu ay yine biraz deftere yazsak…” Hasan Abi hiç beklemeden başını salladı. “Yazarız hocam.” Kemal Bey teşekkür etmedi. Çünkü belli bir yaştan sonra teşekkür etmek değil, mahcup olmamak daha önemliydi. Tam çıkarken gazeteye göz attı. “Dün akşamki haber…” Hasan Abi cümlenin devamını bekledi. Kemal Bey hafifçe gülümsedi. “Tarih bazen utanılacak şeyleri çok iyi hatırlar.” Bu cümle dükkânda bir süre asılı kaldı. Ali ise belediye önünde beklerken telefonunda sosyal medyaya bakıyordu. İnsanlar ikiye ayrılmıştı. Bir kısmı öfkeliydi, bir kısmı savunuyordu. Ama en çok dikkatini çeken şey başkaydı: herkes konuşuyordu, ama kimse gerçekten duymuyordu. Yanındaki Murat sigarasını yakmadan elinde çevirdi. “Biz burada işe dönmenin hesabını yapıyoruz, memlekette menü tartışılıyor.” Ali başını salladı. “Menü değil aslında. Kimin insan yerine konduğu tartışılıyor.” Bu cümleden sonra ikisi de sustu. Çünkü bazı gerçekler söylendikten sonra sessizlik ister. Ayşe hastanede yaşlı bir hastanın refakatçisiyle konuşuyordu. Kadın, ilaç listesini elinde buruşturmuştu. “Bunların hepsini almak zorunda mıyız hemşire hanım?” Ayşe listeye baktı. Sorunun cevabını biliyordu ama söylemenin ağırlığını da biliyordu. “Doktor gerekli gördü…” Kadın gözlerini indirdi. “Birini alıp birini almasak olmaz mı?” İşte memleketin en acı reçetesi buydu. İnsanlar artık tedavi değil, eksiltme yöntemi arıyordu. Ayşe cevap veremedi. Çünkü bazı sorular tıbbi değil, vicdaniydi. Akşamüstü Emre okuldan dönerken arkadaşlarının kantinden aldığı tostlara baktı. Cebinde yalnızca dönüş parası vardı. O paraya dokunmadı. Açlık bazen midede değil, gururda hissediliyordu. Eve geldiğinde annesi kıtır ekmekleri masaya koymuştu. “Bugün güzel olmuş,” dedi. Gerçekten güzel miydi, yoksa annesi üzülmesin diye mi söylüyordu, kendisi de bilmiyordu. Ama çocuklar bazen sevgiyi böyle gösterirdi: Yokluğu normalmiş gibi davranarak. Gece olduğunda televizyon yine açıldı. Aynı yüzler, aynı tartışmalar, aynı açıklamalar… Ama bu kez kimse dikkatle dinlemiyordu. Çünkü insanlar bazen bir noktadan sonra öfkelenmeyi bırakır. Yerine daha sessiz, daha tehlikeli bir şey gelir: alışmak. Kemal Bey ışığı kapatmadan önce düşündü: Bir toplum yalnızca yoksullukla değil, adaletsizliğe alıştığında da çöker. Asıl korkulması gereken buydu. Açlık değil. Normalleşen eşitsizlik. Bir taraf sofradaki antrikotu savunurken, diğer taraf ekmeği bayatlamasın diye hesap yapıyorsa; mesele artık yemek değil, vicdandı. Pencerenin dışında şehir sessizdi. Ama o sessizlikte herkes aynı şeyi düşünüyordu: Bu mesafe sadece sofralar arasında değildi. İnsanlarla devlet arasında, umutla gerçek arasında, sözle hayat arasında da büyüyordu. Ve bazı mesafeler yürüyerek kapanmazdı. DOKUZUNCU BÖLÜM Rakamların Soğukluğu Sabah haberleri bu kez daha sessiz açıldı. Sanki ekran bile anlatılan şeylerin ağırlığını taşıyamıyordu. Sunucunun sesi aynıydı ama kelimelerin içi daha boş geliyordu. “Emekli maaşlarının 22.000 TL seviyesinde olduğu… bayram ikramiyelerinin ise 4.000 TL olarak belirlendiği…” Kemal Bey televizyonun karşısında çayını yudumluyordu. Cümle bittiğinde bardak elinde biraz daha ağırlaştı. Yirmi iki bin. Dört bin. Rakamlar ekranda düzgün duruyordu. Temiz, net, düzenli… Ama mutfaktaki gerçeklerle yan yana gelince anlamları değişiyordu. Meryem Hanım koltuğunda oturuyordu. Sessizdi. Bir süre sonra hafifçe sordu: “Biz ne alıyoruz ayda?” Kemal Bey cevap vermedi hemen. Çünkü cevap bir sayı değildi artık; bir hesap defteriydi. “İdare ediyoruz,” dedi sonunda. Ama bu “idare”, uzun zamandır bir hayat biçimi olmuştu. Zeynep o sabah pazara erken gitmişti. Poşetler hafifti. Hafif çünkü içi dolu değildi, dolu olmasına izin verilmiyordu. Pazarcı domatesleri tartarken fiyatı söyledi. Zeynep içinden hesap yaptı. Bir kilo domates artık sadece yemek değil, başka bir şeydi: “Bugün neyi almıyoruz?” Yan tezgâhta iki emekli kadın konuşuyordu. “İkramiye yatacakmış.” “Ne kadar?” “Dört bin.” Kadınlardan biri gülümsedi ama gülümseme yüzünde kalmadı. “Dört bin… artık bir alışveriş arabasını bile doldurmaz.” Zeynep onları duydu ama konuşmadı. Çünkü bazı cümleler insanın içine düşer, dışarı çıkmaz. Hasan Abi dükkânda sabah kasasını açmıştı. Veresiye defteri yine elindeydi. Emekli müşteriler en düzenli borç yazanlardı artık. Çünkü onlar “sonra öderim”i en iyi bilen kuşaktı. Kapıdan giren yaşlı bir adam elindeki kartı uzattı. “İkramiye yatmış mı bakar mısın?” Hasan Abi kartı makineye soktu. Ekrana baktı. “Evet amca, yatmış.” Adam derin bir nefes aldı. “İyi,” dedi. “Biraz rahatlarız.” Ama ikisi de biliyordu ki “biraz rahatlamak” artık büyük bir hedef sayılıyordu. Adam ekmek aldı, peynir aldı, bir de küçük bir zeytin paketi. Kasaya geldiğinde durdu. “Hasan,” dedi, “şunu da ekle ama yaz deftere.” Hasan Abi başını kaldırdı. Adam ekledi: “Bayram için toruna bir harçlık vermek lazım.” Bu cümle dükkânda ağır bir sessizlik bıraktı. Çünkü bayram, eskiden sevinçti. Şimdi planlamaydı. Ali belediye önünde beklerken telefonuna gelen haberi okudu. Emekli maaşı, ikramiye… Yanındaki Murat güldü. “Bak,” dedi, “emekli olsak bile zor.” Ali cevap verdi: “Biz daha çalışırken zoruz.” İkisi de sustu. Çünkü bu matematikte yanlış yoktu; sadece denge yoktu. Hastanede Ayşe öğle arasında çay içiyordu. Televizyon açıktı ama kimse izlemiyordu. Yine aynı rakamlar geçiyordu ekranda. Bir hasta yakını yanına geldi. “Hemşire hanım… annemin ilaçları çok pahalı.” Ayşe başını salladı. “Biliyorum…” Kadın bir an durdu. “Benim babam emekli. Maaşı 22 binmiş diyorlar. Ama biz hâlâ yetişemiyoruz.” Ayşe o an bir şey söylemedi. Çünkü bazen sistemler açıklanmazdı; yaşanırdı. Emre okuldan döndüğünde annesi sofrayı hazırlıyordu. Sofrada yine aynı şeyler vardı: çorba, ekmek, biraz pilav. Televizyon açık değildi ama radyodan haber sesi geliyordu. Emre sordu: “Anne, 22 bin çok para mı?” Zeynep durdu. “Kim için?” Çocuk düşündü. “Herhalde herkes için.” Zeynep hafifçe gülümsedi. “Hayır oğlum,” dedi. “Rakamlar herkeste aynı görünür ama hayat herkeste aynı değildir.” Emre anlamadı ama sormadı. Çünkü bazı cevaplar büyüyünce anlaşılır sanılırdı. Gece Kemal Bey defterini açtı. Eski hesaplar, ilaç listeleri, küçük notlar… Bir köşeye şunu yazdı: “Rakamlar büyüyor, hayat küçülüyor.” Sonra kalemi bıraktı. Pencerenin dışına baktı. Şehir yine aynıydı. Ama herkes biraz daha hesaplıydı. Ve bu kez mesele sadece menüler ya da konuşmalar değildi. Mesele, bir toplumun artık sofrayı değil, sayıları konuşmasıydı.
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.
Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Ne paylaşacaksınız?
Şiir, yazı, kitap ya da ileti için hızlıca ilgili alana geçin.