Şehir griydi. Gökyüzünün griliği alışılmış bir şeydi; sonbahardan kalma bir yorgunluk gibi aylarca tepede asılı dururdu. Ama bu başka bir griydi. Bu kez renk sadece bulutlardan değil, insanların yüzle...
Ertesi sabah şehir aynı seslerle uyandı: erken açılan kepenkler, uzaktan geçen minibüsler, aceleyle yürüyen insanlar. Ama bu sıradanlığın içinde küçük bir fark vardı; insanlar artık birbirine daha uzun bakıyordu. Bir selam biraz daha içten veriliyor, bir ihtiyaç daha hızlı fark ediliyordu. Kimse bunu yüksek sesle söylemiyordu, ama herkes biliyordu: değişim, gürültüyle değil, dikkatle geliyordu. Zeynep o gün pazara gittiğinde eskisinden farklı bir şey yaptı. Sadece kendi ihtiyacını değil, komşusunun eksiklerini de düşündü. Fileye giren her şey, iki hanenin sofrasına bölünecek gibi seçildi. Bu, büyük bir fedakârlık değildi belki. Ama ilk kez bu kadar bilinçliydi. Eve dönerken yüzünde beliren hafif tebessüm, aslında içindeki yükün biraz hafiflemesiydi. Emre okulda artık daha az konuşuyor, ama daha çok dinliyordu. Öğretmeninin anlattıklarından çok, arkadaşlarının anlattıkları ilgisini çekiyordu. Çünkü herkesin hikâyesinde kendine ait bir parça buluyordu. Ve ilk kez, yalnız olmadığını sadece bilmekle kalmıyor, hissediyordu. Bu his, ona cevaplardan daha güçlü bir şey veriyordu: dayanma gücü. Hasan Abi’nin dükkânı o gün biraz daha kalabalıktı. Ama bu kalabalık alışverişten çok uğramak içindi. Bir çay içmek, iki kelime etmek, hâl hatır sormak… Veresiye defteri hâlâ oradaydı, ama artık yanında görünmeyen bir defter daha vardı sanki: kimin kime nasıl destek olduğu, kimin hangi yükü hafiflettiği yazılıydı orada. Ve o defterin sayfaları her gün biraz daha doluyordu. Ayşe hastanede bir hastasının elini tutarken fark etti: bazen en büyük tedavi, birinin orada kalmayı seçmesiydi. İlaçlar, raporlar, teşhisler… Hepsi gerekliydi. Ama bir insanın gözlerine bakıp “buradayım” demek, çoğu zaman en zor olanıydı. Ve belki de en iyileştirici olanı da buydu. Ayşe artık bunu biliyordu. Kemal Bey ise yazmayı bırakmamıştı. Ama artık cümleleri daha kısaydı. Çünkü anlatmak yerine görmek, görmek yerine anlamak daha önemli hale gelmişti. Defterine o gün şu satırı ekledi: “Bir şehir, yükünü paylaştıkça hafiflemez sadece; aynı zamanda kendini tanımaya başlar.” Yazdıktan sonra uzun süre o cümleye baktı. Sanki sadece şehri değil, kendisini de anlatıyordu. Akşam olduğunda şehir yine kendi ritmine döndü. Ama artık o ritmin içinde küçük uyumlar vardı. Bir kapı daha erken açılıyor, bir ışık daha geç sönüyordu. Çünkü insanlar birbirinin varlığını hesaba katmayı öğreniyordu. Bu öğrenme yavaştı, bazen eksikti, bazen unutuluyordu. Ama her seferinde yeniden başlıyordu. Ve belki de asıl değişim tam olarak buydu: mükemmel olmak değil, vazgeçmemek. Her şeye rağmen yeniden denemek. Görmeye devam etmek. Çünkü bir şehir, ancak içindekiler birbirini bırakmadığında ayakta kalır. Ve o şehir artık bunu yavaş yavaş öğreniyordu.
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.
Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Ne paylaşacaksınız?
Şiir, yazı, kitap ya da ileti için hızlıca ilgili alana geçin.