Bir iyiliği yapan değil, iyiliği gören hatırlamalıdır. cicero
Bir Dönemin Siyah Beyaz Fotoğrafı
Şehir griydi. Gökyüzünün griliği alışılmış bir şeydi; sonbahardan kalma bir yorgunluk gibi aylarca tepede asılı dururdu. Ama bu başka bir griydi. Bu kez renk sadece bulutlardan değil, insanların yüzle...
6. Bölüm

Nöbet Arasında

31 Okuyucu
0 Beğeni
0 Yorum
Ayşe, alarm çalmadan birkaç dakika önce uyandı. Hastanede çalışan insanların bedeni bir süre sonra saate ihtiyaç duymamayı öğrenirdi. Uykunun bile nöbet sistemi vardı; bölünmüş, eksik ve hep yarım.

Gözlerini açtığında hava hâlâ karanlıktı. Telefonun ekranına baktı. Saat beşi on geçiyordu. Birkaç saat sonra hastanenin koridorları dolacak, sedyeler hızlanacak, monitör sesleri birbirine karışacak ve gün, daha başlamadan yorulmuş olacaktı.

Yatağın kenarında bir süre oturdu. Başını ellerinin arasına aldı. Son zamanlarda sabahları yorgun uyanıyordu; yalnızca bedeni değil, düşünceleri de dinlenemiyordu. İnsan bazen çalışmaktan değil, sürekli güçlü görünmek zorunda kalmaktan yorulurdu.

Mutfağa geçti. Küçük ev sessizdi. Annesi henüz uyanmamıştı. Emekli öğretmen Kemal Bey’in kızı olmak bazen garip bir sorumluluk taşıyordu; sanki herkes senden daha dayanıklı olmanı bekliyordu. Oysa Ayşe de bazen sadece biri ona “dinlen biraz” desin istiyordu.

Çayı koydu. Hastane çantası sandalyenin üstünde hazır duruyordu. Yedek forma, su matarası, birkaç bisküvi ve her gün “belki bugün yerim” diye konulan ama çoğu zaman geri getirilen küçük bir sandviç.

Annesi kapının yanında belirdi. Saçlarını aceleyle toplamıştı.

“Yine erken çıktın.”

“Bugün yoğun olur.”

Annesi bunu biliyordu. Son yıllarda her gün yoğundu zaten. Hastanelerde artık yalnızca hastalık değil, yorgunluk da tedavi edilmeye çalışılıyordu.

“Bir şey ye bari.”

Ayşe hafifçe gülümsedi.

“Hastanede yerim.”

İkisi de bunun pek doğru olmadığını biliyordu ama bazı yalanlar, karşı tarafı rahatlatmak için söylenirdi.

Sokağa çıktığında hava soğuktu. Sabahın en sessiz saatleri, şehirle insan arasında kısa bir ateşkes gibiydi. Henüz trafik başlamamış, henüz telefonlar susmamış, henüz kimse günün yükünü tam olarak omzuna almamıştı.

Dolmuş durağında beklerken cebindeki parayı düşündü. Maaş yatmıştı ama daha eve uğramadan eksilmişti bile. Elektrik faturası, annesinin ilaçları, mutfak masrafı, kardeşinin üniversite taksiti… İnsan bazen maaşını değil, eksilmesini sayıyordu.

Hastanenin önüne geldiğinde kalabalık çoktan başlamıştı. Acil servisin kapısında bekleyen insanlar, elinde dosyalarla koşturan yakınlar, sabahın köründe bile bitmeyen bir telaş… Hastane, şehrin en dürüst yeriydi. Çünkü burada herkes maskesini eninde sonunda indirirdi.

Ayşe hemşire odasına geçti. Formasını değiştirdi. Aynadaki yüzüne baktı. Göz altındaki morluklar kapatılamıyordu artık. Makyaj değil, uyku gerekiyordu.

Zeynep hemşire içeri girdi.

“Gece yine doluydu.”

“Boş gece kaldı mı artık?”

İkisi de kısa bir gülümseme paylaştı. Hastanede mizah, hayatta kalma yöntemlerinden biriydi.

Servise çıktığında ilk iş yaşlı hastaların ilaç kontrolü oldu. Her odada başka bir hikâye vardı. Kimi yalnızdı, kimi oğlunu bekliyordu, kimi yalnızca taburcu olmayı değil, evindeki düzenin bozulmamasını istiyordu.

Bir odada yaşlı bir adam elini tuttu.

“Kızım,” dedi, “doktor ne dedi?”

Ayşe sakin bir sesle anlattı. İnsanlar bazen ilaçtan çok, birinin gözlerinin içine bakarak konuşmasına ihtiyaç duyuyordu.

Koridorun sonunda küçük bir çocuk ağlıyordu. Annesi telaş içindeydi. Çocuğun ateşi vardı. Kadının saçları dağılmış, sesi titriyordu.

“Sabaha kadar düşmedi…”

Ayşe çocuğun alnına dokundu. Sıcaklık yalnızca bedende değil, annenin gözlerinde de vardı.

“Merak etmeyin,” dedi. “Bakacağız.”

Bu kelimeyi ne kadar çok kullanıyordu herkes. Doktorlar, işçiler, anneler, öğretmenler… Sanki bütün ülke aynı cümlede sıkışmıştı.

Öğleye doğru yoğunluk arttı. Sedyeler geldi, telefonlar çaldı, bir hasta taburcu oldu, diğeri yoğun bakıma alındı. Zaman burada saatle değil, aciliyetle ölçülüyordu.

Ayşe öğle arasında sandviçini açtı ama ikinci lokmadan sonra telefonu çaldı. Banka mesajı.

Kredi kartı asgari ödeme tarihi yaklaşmıştı.

Ekrana birkaç saniye baktı.

Bir hemşire olarak insanların kalp ritmini takip ediyordu ama kendi hayatındaki düzensiz ritmi düzeltemiyordu.

Sandviçi geri kapattı. Açlık bazen mideyle ilgili değildi.

Akşamüstü babası aradı.

“Nasılsın kızım?”

Ayşe hastane koridorunda yürürken cevap verdi.

“İyiyim baba.”

Sesindeki yorgunluğu saklamaya çalıştı.

“Sen nasılsın?”

Kemal Bey her zamanki gibi kısa konuştu.

“İdare.”

Bu kelime ailede miras gibi dolaşıyordu. İyilik değil, idare.

Telefon kapandıktan sonra Ayşe pencerenin önünde kısa bir an durdu. Hastanenin dışındaki şehir uzaktan daha sakin görünüyordu. Oysa herkes bir yerlerde sessizce dağılmaya çalışıyordu.

Akşam nöbeti başladığında yorgunluk başka bir şekle büründü. İnsan bedeni belli bir saatten sonra yalnızca alışkanlıkla çalışıyordu.

Bir hasta yakını yüksek sesle tartışmaya başladı. Beklemek insanları sinirlendiriyordu. Ayşe onu sakinleştirmeye çalıştı. Adam bir anda sustu, sonra başını eğdi.

“Özür dilerim,” dedi. “Annem içeride…”

Ayşe başını salladı.

Öfkenin altında çoğu zaman korku vardı.

Gece yarısına doğru koridor biraz sakinleşti. Hastanenin ışıkları aynıydı ama sesler azalmıştı. Ayşe hemşire bankosunda otururken ellerine baktı.

Bu eller kaç serum takmıştı, kaç ateş ölçmüştü, kaç insanın omzuna dokunmuştu?

Ve buna rağmen kendi hayatına dokunmak neden bu kadar zordu?

Dışarıda hafif yağmur başlamıştı.

Ayşe camdan baktı.

Şehir griydi.

Ama bazı insanlar o griliğin içinde beyaz önlükler, işçi montları, okul çantaları ve market poşetleriyle birbirine görünmeden tutunuyordu.

Belki de hayat buydu.

Kimsenin alkışlamadığı bir dayanma biçimi.

Sabah olduğunda nöbet bitecekti.

Ama yorgunluk kalacaktı.

Yine de ertesi gün aynı saatte alarm çalacak, o kalkacak ve hastaneye dönecekti.

Çünkü bazı insanlar umutla değil, sorumlulukla ayakta kalırdı.

Ve bazen sorumluluk, umudun en sessiz biçimiydi.

Bir Dönemin Siyah-Beyaz Fotoğrafı
Zaman, bazı dönemlerde ağır akar; sanki bir film karesi donmuş da, o karedeki karakterler nefes almayı unutmuş gibidir. Bugün Türkiye’nin sokaklarında hissedilen tam olarak bu "donmuşluk" hali. Herkes bir yere yetişmeye çalışıyor ama aslında kimse bir yere varamıyor.
Market Rafındaki İnce Sızı
Marketin aydınlatması, aslında ürünleri parlatmak için tasarlanmıştır ama o kadının yüzünde sadece bir gölge oluşturuyor. Kadının eli, raftaki pakete uzanıyor; parmak uçları, ürünün üzerindeki beyaz etiketin kenarına değiyor. Etiketi hafifçe aralıyor, altındaki eski fiyatı görüyor. Üstüne yapıştırılan yeni etiket, sadece bir sayıdan ibaret değil; o, hanedeki bir öğünün, çocuğun servis ücretinin ya da ödenemeyen elektrik faturasının toplamı. Eli havada asılı kalıyor. Paketi almıyor, yerine de koymuyor. Öylece, o fiyata bakarken zamanın donduğunu hissediyor. O an, bir kadının evine götüreceği alışverişin değil, evine götüreceği "huzurun" fiyatıdır.
Kaldırımda Yürüyen Utanç
Sokağın biraz ilerisinde, bir çocuk yürüyor. Adımları ritmik değil; sol ayağını hafifçe yana atıyor, topuğunu yere tam basamıyor. Ayakkabısının tabanı delinmiş, içine karton koyulmuş. Islak zeminde o kartonun hamurlaştığını, ayağını nasıl soğuk bir sızıyla sardığını kimse görmüyor sanıyor. Ama o, yürüyüşünü bozarak o delik tabanı gizlemeye çalışıyor. Bu, sadece bir yürüme bozukluğu değil; o yaşta bir çocuğun, yoksulluğunu saklamak için geliştirdiği ilk ve en ağır savunma mekanizması: Utanç. Annesi arkasından bakarken, çocuğun o garip, hafif aksak yürüyüşünde kendi çaresizliğini görüyor ve başını çeviriyor.
Kelimelerin İflası
Sokakta konuşulan dil de değişti. Cümleler artık bir sonuca varmıyor, havada asılı kalıyor. İnsanlar uzun, süslü, umut dolu cümleler kurmuyor artık. İletişim, bir hayatta kalma koduna dönüştü.

"Nasılsın?" sorusunun cevabı artık "İyiyim" değil.

"Ne olacak bu hal?" diye soruyor bir yaşlı esnaf.

Cevap, omuz silkmek ve sadece "Bakacağız" demek oluyor.

"Geçinebiliyor musun?" sorusuna gelen cevap ise tek bir kelime: "Sorma."

Bu "Sorma", aslında binlerce sayfalık bir ekonomik raporun özeti. İnsanların birbirinin gözüne bakarken kurduğu o uzun sessizlikler, aslında o "sorma"nın içini dolduruyor. Kırgın, yorgun ve artık hesap sormaktan çok, hesap yapmaktan yorulmuş bir dil bu. Kimse yüksek sesle konuşmuyor; sanki biri duyarsa, o çok az kalan umut kırıntısı da rüzgârla savrulup gidecekmiş gibi bir tedirginlik var.

Bir Dönemin Tanıklığı
Bir tarihçi, 2026 yılının Türkiye’sine baktığında, büyük meydanlardaki kalabalıkları ya da resmi törenleri değil; işte bu iki kareyi görecektir: Market rafında donup kalan bir el ve kaldırımı hafif aksak adımlarla arşınlayan bir çocuk.

Bu fotoğraf, büyük siyasi iddiaların altında ezilen küçük insanların, sessiz ama derin direnişinin fotoğrafıdır. Türkiye’nin bugününü anlamak için istatistiklere bakmak yetmez; o market koridorundaki sessizliğe ve o çocuğun yere basamayan topuğundaki utanca bakmak gerekir. Çünkü bir toplumun gerçek hikayesi, rakamlarla değil, insanların birbirlerine "Nasılsın?" diyemediği o anlarda saklıdır.
Yorum Yapın
Yorum yapabilmeniz için üye olmalısınız.
Yorumlar
© 2026 Copyright Edebiyat Defteri
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Üyelik
Giriş paneli

Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.

ÜYELİK GİRİŞİ

KAYIT OL