Önce doğruyu bilmek gerekir; doğru bilinirse yanlış da bilinir, ama önce yalnış bilinirse doğruya ulaşılamaz. farabi
Bir Dönemin Siyah Beyaz Fotoğrafı
Şehir griydi. Gökyüzünün griliği alışılmış bir şeydi; sonbahardan kalma bir yorgunluk gibi aylarca tepede asılı dururdu. Ama bu başka bir griydi. Bu kez renk sadece bulutlardan değil, insanların yüzle...
1. Bölüm

Market Işığının Altında

31 Okuyucu
0 Beğeni
0 Yorum
Şehir griydi. Gökyüzünün griliği alışılmış bir şeydi; sonbahardan kalma bir yorgunluk gibi aylarca tepede asılı dururdu. Ama bu başka bir griydi. Bu kez renk sadece bulutlardan değil, insanların yüzlerinden de çekilmişti. Sokaklarda yürüyen herkesin omuzlarında görünmeyen bir ağırlık vardı. İnsanlar hızlı yürüyor ama hiçbir yere yetişemiyordu. Herkes meşguldü, herkes yorgundu ve herkes aynı şeyi saklıyordu: korku.
Sabahın erken saatlerinde bile marketin önü kalabalıktı. İndirim günü değildi. Kampanya yoktu. İnsanlar artık indirimleri takip etmiyordu; çünkü indirim diye bir şey kalmamıştı. Sadece daha az zarar etmek vardı.
Zeynep elindeki bez çantayı biraz daha sıktı. Çantanın kulpu avucuna ince bir çizgi bırakıyordu. Parmakları üşüyordu ama eldiven takmamıştı. Eldiven lüks gibi geliyordu artık. Marketin otomatik kapısı açıldı, içeriden sıcak hava ve deterjan kokusu geldi. O koku eskiden temizlik hissi verirdi; şimdi yalnızca hesap hissi veriyordu.
İçeri girdi. Floresan lambalar her şeyi olduğundan daha parlak gösteriyordu. Meyveler daha canlı, paketler daha yeni, raflar daha düzenli görünüyordu. Ama insanların yüzleri bu ışıkta daha yorgun görünüyordu. Sanki market, ürünleri değil, çaresizliği aydınlatıyordu.
Zeynep cebinden küçük, buruşturulmuş bir kâğıt çıkardı. Liste. Ekmek, süt, yumurta, pirinç, çocuklar için makarna, yağ… Listenin sonunda küçük harflerle yazılmış bir kelime daha vardı: Meyve (olursa). O “olursa”, listenin en ağır kelimesiydi.
Eskiden çocuklar mandalina severdi. Küçük olan Murat, muz görünce sevinirdi. Büyük kız Elif çilek isterdi ama artık çilek sadece televizyonda görülen bir şey gibi olmuştu. Şimdi meyve, ihtiyaç değil; denk gelirse alınan bir şans gibiydi.
Zeynep önce süt reyonuna yürüdü. Fiyatlara bakmadan almak istiyordu ama artık kimse bunu yapamazdı. Önce etiket, sonra ürün. Önce rakam, sonra ihtiyaç.
Bir kutu sütü eline aldı. Geçen ay aldığı fiyatı hatırlıyordu. İnsan beş yıl önceki bir doğum gününü unutabiliyordu ama geçen ayın süt fiyatını unutmuyordu artık. Çünkü hafıza da ihtiyaçlara göre çalışıyordu.
Etikete baktı. Bir an gözleri sabit kaldı. Sonra hafifçe eğildi. Etiketin köşesi tam yapışmamıştı. Tırnağını dikkatlice altına soktu. Beyaz etiketin altındaki eski fiyat göründü.
Eski fiyat. Yeni fiyat. Aradaki fark. Bir sayı değildi o. Murat’ın okul servisiydi. Elif’in geçen hafta istediği ama alınamayan resim defteriydi. Doğalgaz faturasıydı. Belki de bu ay ödenemeyecek elektrikti.
Parmakları etikette kaldı. Sütü sepete koymadı. Yerine de bırakmadı. Öylece durdu. Arkasından bir kadın geçti. Onun da elinde aynı hareket vardı. Aynı tereddüt. Aynı kısa sessizlik. Kimse kimseye bakmıyordu ama herkes birbirini tanıyordu. Çünkü yoksulluk insanları görünmez bir akrabalıkla birbirine bağlıyordu.
Zeynep sütü yerine bıraktı. Sessizce. Sanki bir şeyi reddetmiyor da birine mahcup oluyormuş gibi.
Telefonu çaldı. Ekranda “Anne” yazıyordu. Açtı. “Efendim anne.”
Karşıdan annesinin sesi geldi. İnce, dikkatli, yoklama yapan bir ses. “Markette misin kızım?” dedi.
“He.”
“Kalabalık mı?”
“Her zamanki gibi.”
Kısa bir sessizlik oldu. Annesi doğrudan söylemezdi hiçbir şeyi. O kuşak, ihtiyaçlarını cümleye dökmeden konuşurdu.
“Babanın ilacı bitmek üzere…”
Zeynep gözlerini kapattı. Biliyordu. Her ay aynı hesap yeniden kuruluyordu. Babasının tansiyon ilacı, çocukların okul masrafı, kira, mutfak… Hayat artık yaşanmıyor, yönetiliyordu.
“Tamam anne,” dedi. “Bugün uğrarım.”
Annesi teşekkür etmedi. Teşekkür bazen insanı daha çok yaralardı.
“Sana zahmet kızım.”
“Olur mu öyle şey.”
Telefon kapandı. Zeynep bir süre öyle kaldı. Sonra pirinç rafına yürüdü.
Bir adam sessizce raflara bakıyordu. Takım elbisesi ütüsüzdü. Muhtemelen iş görüşmesine gidiyordu ya da işten dönüyordu; artık ikisi birbirine benziyordu. Elinde sadece ekmek vardı.
Kasaya doğru yürürken bir çocuk annesine çikolata için ağlıyordu. Anne başta “olmaz” dedi. Sonra daha sert söyledi. Sonra sustu. En sonunda çocuk değil, anne ağlayacak gibi oldu.
Zeynep başını çevirdi. İnsan bazen başkasının utancına bakamazdı. Çünkü orada kendi hayatını görürdü.
Kasaya geldiğinde sepette şunlar vardı: bir ekmek, yarım kilo pirinç, altılı yumurta, bir paket makarna, en küçük boy yağ. Süt yoktu. Meyve yoktu. Liste eksikti. Hayat da.
Kasiyer genç bir kızdı. Gözlerinin altında morluklar vardı. Muhtemlen üniversite okuyordu. Barkodları tek tek geçirdi. Bip. Bip. Bip. Her ses biraz daha ağırdı.
Toplam tutarı söyledi. Zeynep hesapladı. Cebindeki para yetiyordu. Ama dönüş dolmuşuna kalmıyordu.
Bir an durdu. Ya yürürüm, diye düşündü. Sonra yumurtayı geri uzattı.
“Bunu çıkaralım.”
Kasiyer hiç şaşırmadı. Bu cümleyi günde yüz kere duyuyordu.
“Tabii abla.”
Yumurtayı aldı. Toplam değişti. Bu kez dolmuş parası vardı.
Zeynep parayı uzattı. Poşet istemedi. Bez çantasına koydu her şeyi.
Marketten çıktığında hava daha da soğumuştu. Sokakta insanlar birbirine çarpmadan yürümeyi başarıyordu ama birbirine değmeden yaşamayı da öğrenmişti herkes.
Tam kaldırıma adım attığında onu gördü. Küçük bir çocuk. Okul çantası sırtında. Yürüyüşü garipti. Sol ayağını hafif yana atıyor, topuğunu yere tam basamıyordu.
Dikkatli bakınca sebep görünüyordu: ayakkabının tabanı açılmıştı. İçine karton konmuştu. Islak kaldırımda o kartonun ne kadar dayandığını herkes bilirdi.
Çocuk başını eğmiş yürüyordu. Sanki yürüyüşünü değil, ayakkabısını saklıyordu.
Zeynep o an nefesini tuttu. Çünkü o yürüyüşü tanıyordu. Yıllar önce kardeşi de öyle yürümüştü. Annesi günlerce fark etmemiş gibi yapmıştı.
Yoksulluk bazen açlık değildi. Bazen bir çocuğun düzgün yürüyememesi ve bunu kimse görmesin diye uğraşmasıydı.
Çocuğun biraz gerisinde bir kadın vardı. Annesi olmalıydı. Başını hafif çevirdi. Bir saniyelik göz göze geldiler.
O bakışta hiçbir açıklama yoktu. Ama her şey vardı. Utanç. Öfke. Kabullenememe. Ve sessiz bir yalvarış: Bakma.
Zeynep hemen gözlerini indirdi. Kadın yürümeye devam etti. Çocuk hafif aksak adımlarla kaldırımın sonuna doğru gitti.
Zeynep yerinde kaldı. Elindeki bez çanta ağırlaşmıştı. Ama asıl ağırlık başka yerdeydi.
İnsan bazen taşıdığı şeyin pirinç mi, ekmek mi, yoksa kırılmamak için tuttuğu hayat mı olduğunu ayırt edemezdi.
Gökyüzü daha da karardı. Rüzgâr hafifçe esti. Bir poşet kaldırımda sürüklendi. Şehir aynı görünüyordu. Ama herkes biraz daha eksilmişti.
Zeynep yürümeye başladı. Eve gitmesi gerekiyordu. Çocuklar okuldan dönmeden önce. Akşam yemeğini düşünmesi gerekiyordu. Babasının ilacını alması gerekiyordu. Normal görünmesi gerekiyordu.
Hayat bazen sadece buydu: normal görünmek.
Ve kimseye “Sorma…” dememek için bir gün daha dayanmak.
Yorum Yapın
Yorum yapabilmeniz için üye olmalısınız.
Yorumlar
© 2026 Copyright Edebiyat Defteri
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Üyelik
Giriş paneli

Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.

ÜYELİK GİRİŞİ

KAYIT OL