Önce doğruyu bilmek gerekir; doğru bilinirse yanlış da bilinir, ama önce yalnış bilinirse doğruya ulaşılamaz. farabi
Bir Dönemin Siyah Beyaz Fotoğrafı
Şehir griydi. Gökyüzünün griliği alışılmış bir şeydi; sonbahardan kalma bir yorgunluk gibi aylarca tepede asılı dururdu. Ama bu başka bir griydi. Bu kez renk sadece bulutlardan değil, insanların yüzle...
14. Bölüm

Kepenkler açıldı

27 Okuyucu
0 Beğeni
0 Yorum
Ertesi sabah şehir yine aynı saatlerde uyandı; servisler geçti, kepenkler açıldı, kaldırımlara acele adımlar düştü. Dışarıdan bakıldığında her şey olağandı. Ama olağan olanın içinde görünmez bir değişim başlamıştı. İnsanlar artık birbirlerinin yüzüne biraz daha uzun bakıyor, selam verirken sadece alışkanlıktan değil, gerçekten bir cevap bekleyerek duruyordu. Sanki herkes, uzun zamandır görmezden geldiği bir yarığın farkına varmış ve ilk kez o yarığın kenarına yaklaşmıştı.

Hasan Abi dükkânında rafları düzeltirken kapıdan içeri giren yaşlı kadının elindeki bozuklukları avucunda sıkıca tuttuğunu gördü. Kadın ekmek almak için getirdiği paranın eksik olduğunu fark ettiğinde başını öne eğdi. Hasan Abi hiçbir şey söylemeden ekmeği poşetledi, yanına bir paket makarna ekledi ve kasaya uzanan eli nazikçe geri itti. Kadın teşekkür ederken gözlerini kaçırdı. Hasan Abi ise o an anladı; bazen yoksulluk, istemek zorunda kalmanın utancında saklıydı.

Ayşe hastanede nöbet arasında koridorun sonundaki pencereye yaslandı. İçeride makinelerin düzenli sesleri, dışarıda martıların kısa çığlıkları vardı. Yanına genç bir stajyer geldi ve “Bu kadarına nasıl dayanıyorsunuz?” diye sordu. Ayşe cevap vermeden bir süre sustu. Sonra hafifçe gülümsedi: “İnsan alışmıyor,” dedi, “alışmaması gerekiyor zaten.” Çünkü bazı acılara alışmak, onları normal kabul etmek demekti.

Ali o gün belediye binasının önünde bekleyen kalabalığa baktığında yüzlerde öfkeden çok yorgunluk gördü. İnsanlar bağırmıyor, slogan atmıyor, sadece duruyordu. O sessiz bekleyişin içinde ağır bir kararlılık vardı. Murat yanına gelip “Sessizlik de direnmek midir?” diye sordu. Ali başını salladı. “Bazen en güçlü ses odur,” dedi. Çünkü bazı suskunluklar korkudan değil, sabrın son sınırından doğardı.

Emre okulda öğretmeninin anlattığı matematik problemlerine odaklanmaya çalışırken aklı hâlâ annesinin sözlerindeydi. “Görmek ne demek?” sorusu zihninde dönüp duruyordu. Teneffüste arkadaşının beslenme çantasını açmadan geri kapattığını görünce ilk kez fark etti. Çantasının boş olduğunu anladı ama hiçbir şey söylemedi. Kendi sandviçini ikiye bölüp sessizce uzattı. O an, belki de görmenin ne demek olduğunu ilk kez gerçekten anlamıştı.

Zeynep akşam eve dönerken pazarda tezgâhların kapanışına denk geldi. Çürümeye yüz tutmuş domateslerin ayrıldığı kasaları görünce durdu. Tezgâhtar kadın onun bakışını fark edip “Alacaksan seç abla, çöpe gidecek yoksa,” dedi. Zeynep poşeti doldururken birden düşündü: Bu şehirde bazı şeyler fazlalıktan çürürken, başka yerlerde eksiklikten hayatlar soluyordu. İsrafla yoksulluk arasındaki bu acı mesafe ona her zamankinden daha ağır geldi.

Kemal Bey akşam yürüyüşüne çıktığında mahallenin parkında oturan gençleri izledi. Konuşmaları gelecekten çok bugünü kurtarmak üzerindeydi. İş bulmak, kirayı yetiştirmek, borcu çevirmek… O an fark etti ki yoksulluk yalnız bugünü değil, geleceği hayal etme hakkını da elinden alıyordu insanın. Defterine döndüğünde yeni bir cümle yazdı: “Yoksulluk, insanın yarını düşünemez hale gelmesidir.”

O gece mahallede elektrik kısa süreliğine kesildi. Karanlıkta pencereler birer birer açıldı, insanlar balkonlara çıktı. Normalde herkes birkaç dakika sonra içeri dönerdi ama bu kez öyle olmadı. Bir balkon diğerine seslendi, bir pencere ötekine soru sordu. Mum ışıkları arasında küçük sohbetler başladı. Karanlık, ilk kez insanları birbirinden ayırmak yerine birbirine yaklaştırmıştı.

Hasan Abi ertesi gün dükkânın kapısına küçük bir not astı: “İhtiyacı olan çekinmesin, söylemesi yeter.” Yazıyı görenler önce durup okudu, sonra sessizce yollarına devam etti. Kimse hemen içeri girmedi. Çünkü ihtiyaç bazen açlıktan önce gururu yaralardı. Ama öğleden sonra bir çocuk içeri girip annesi için süt istediğinde Hasan Abi notun gerçekten yerini bulduğunu anladı.

Ayşe nöbet dönüşü otobüste yaşlı bir adamın ayakta kaldığını görünce yer verdi. Adam otururken “Sağ ol kızım,” dedi, sonra ekledi: “İnsanlık hâlâ bitmemiş demek.” Bu basit cümle Ayşe’nin içine uzun süre yerleşti. Demek ki insanlar artık iyiliği sıradan bir şey değil, nadir bir mucize gibi görmeye başlamıştı. Belki de asıl yoksulluk buydu; iyiliğin bile şaşırtıcı hale gelmesi.

Ali ve Murat akşam çay içerken mahallede bir dayanışma masası kurma fikrini konuştu. Kimsenin kimseden üstün olmadığı, verenin de alanın da aynı göz hizasında durduğu bir yer… Murat tereddüt etti. “Gelirler mi?” diye sordu. Ali pencerenin dışındaki ışıklara baktı. “İnsanlar umut varsa gelir,” dedi. “Yeter ki bunu yardım gibi değil, birlikte yaşamak gibi kuralım.”

Zeynep o gece Emre’yi yatırırken çocuk bir kez daha sordu: “Anne, yoksulluk gerçekten bitebilir mi?” Bu kez Zeynep cevap vermek için düşünmedi. “Bilir misin,” dedi, “bazı şeyler bir anda bitmez. Ama insanlar değiştirmeye karar verdiğinde küçülmeye başlar.” Emre gözlerini kapatırken bunu anlamış gibi başını salladı. Çocukların bazen büyüklerin kuramadığı cümleleri sessizce anladığını düşündü Zeynep.

Kemal Bey ertesi gün mahalle kahvesinde otururken uzun zamandır ilk kez yüksek sesle konuştu. İnsanlara yoksulluğun kader olmadığını, bunun bir düzen meselesi olduğunu anlattı. Başta herkes sessizdi. Sonra biri başını kaldırdı, ardından bir başkası. Konuşma büyüdü, sorular çoğaldı. Belki kesin cevaplar yoktu ama ilk kez insanlar sadece yakınmıyor, düşünüyordu.

Gece yeniden şehrin üstüne çöktüğünde gri, eskisi kadar ağır görünmüyordu. Çünkü artık o griyi delen küçük ışıklar vardı; bir çocuğun paylaştığı sandviçte, bir dükkân kapısındaki notta, karanlık balkondan uzanan bir seste, birlikte kurulan bir cümlede… Şehir hâlâ eksikti, hâlâ zor, hâlâ adaletsizdi. Ama bir şey değişmişti: insanlar artık soruyu yalnızca sormuyor, cevabın bir parçası olmaya başlıyordu. Ve belki de her büyük değişim tam böyle başlardı; önce bir kişinin fark etmesiyle, sonra bir mahallenin duymasıyla, en sonunda bütün bir şehrin suskunluğunu bozmasıyla
Yorum Yapın
Yorum yapabilmeniz için üye olmalısınız.
Yorumlar
© 2026 Copyright Edebiyat Defteri
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Üyelik
Giriş paneli

Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.

ÜYELİK GİRİŞİ

KAYIT OL