Şehir griydi. Gökyüzünün griliği alışılmış bir şeydi; sonbahardan kalma bir yorgunluk gibi aylarca tepede asılı dururdu. Ama bu başka bir griydi. Bu kez renk sadece bulutlardan değil, insanların yüzle...
Emre sabahları en çok ayakkabılarını giymekten nefret ediyordu. Uyanmak değil, okula gitmek değil; tam olarak ayakkabılarını ayağına geçirmek. Çünkü her sabah aynı sessiz pazarlık başlıyordu: Bugün kimse fark etmesin. Ayakkabının sağ teki hâlâ idare ediyordu ama sol ayakkabı çoktan pes etmişti. Tabanı ön taraftan açılmış, kenarları yıpranmış, bağcıkları sertleşmişti. Annesi geçen hafta içine kalın bir karton kesip yerleştirmişti. İlk gün biraz rahatlatmıştı ama yağmur görünce karton hemen yumuşamış, ayağının altına soğuk bir bez gibi yapışmıştı. Emre ayağını yere tam basmadan yürümeyi öğrenmişti. Sol ayağını hafif yana atıyor, topuğunu dikkatli koyuyor, sanki fark edilmeden bir oyunun içinden geçiyordu. Bu yürüyüş zamanla alışkanlık olmuştu. Ama o, bunun yürümek değil saklanmak olduğunu biliyordu. Annesi mutfakta çay koyuyordu. Küçük mutfağın camları buğulanmıştı. Sobanın üstündeki çaydanlık ince ince ötüyordu. Evde sabah sessizliği vardı; herkes konuşursa bir şey daha eksilecekmiş gibi bir sessizlik. “Geç kalma,” dedi annesi. “Tamam.” “Bugün beden var mı?” Emre kısa bir duraksama yaşadı. “Var.” Annesi cevap vermedi. Sadece çayı karıştırdı. İkisi de aynı şeyi düşünüyordu. Beden eğitimi dersi. Koşmak. Soyunma odası. Başkalarının ayakkabıları. Kendi ayakkabısı. Bazı dersler kitapla değil, utançla geçiliyordu. Masada zeytin, ekmek ve ince belli bardakta çay vardı. Peynir yoktu. Emre bunu sormuyordu artık. İnsan bazı şeyleri sormamayı büyümek sanıyordu. Annesi ekmeğin en yumuşak kısmını koparıp onun tabağına bıraktı. Kendine sert kenarları aldı. Her sabah aynı hareket. Her sabah aynı görünmez fedakârlık. “Bugün okul çıkışı hemen gel,” dedi annesi. “Niye?” “Mahalledeki terziye uğrayacağız. Pantolonunun paçası yine sökülmüş.” Emre başını salladı. Aslında pantolonun sadece paçası değil, dizleri de incelmişti. Ama annesi önce görünen yeri tamir ediyordu. Çünkü hayat bazen sadece en görünür yırtığı kapatma sanatına dönüşüyordu. Çantasını sırtına aldı. Kapıya yöneldi. Annesi arkasından baktı. O bakışı Emre hissediyordu. Annelerin sessiz bakışları vardır; hem dua eder, hem üzülür, hem de belli etmemeye çalışır. Tam kapıdan çıkarken annesi seslendi. “Emre.” Döndü. “Koşma çok.” Bir an ikisi de sustu. Bu cümle yalnızca ayakkabı için söylenmemişti. Hayat için de söylenmişti sanki. “Sakın hasta olma.” Emre hafifçe gülümsedi. “Olmam.” Ama çocuklar en çok söz veremedikleri şeylere “olmam” derdi. Sokağa çıktığında hava soğuktu. Kaldırımlar ıslaktı. Bazı insanlar işe yetişmeye çalışıyor, bazıları zaten geç kalmış gibi yürüyordu. Simitçi dumanın içinde bağırıyordu. Minibüs durağında yüzler aynı yöne bakıyordu: aşağıya. Emre okul yolunu ezbere yürüyordu. Hangi kaldırım taşının kırık olduğunu, hangi köşede su biriktiğini, hangi sokak köpeğinin havlamadan sadece baktığını biliyordu. En çok da okul kapısına yaklaşırken içindeki ağırlığı biliyordu. Kapıda birkaç çocuk top oynuyordu. Yeni ayakkabılar, temiz montlar, yüksek sesli kahkahalar… Emre onları izlerken yavaşladı. Sanki okula değil, bir sınava giriyordu. Arkadaşı Kerem onu gördü. “Lan Emre! Maça gelmedin dün!” Emre omzunu kaldırdı. “Evdeydim.” “Bugün beden var, hocayla maç yapacağız.” İçinden küçük bir korku geçti. “Bakacağız.” Kerem onun yürüyüşüne baktı. “Ne oldu lan sana? Aksıyorsun.” İşte o an. Her gün korktuğu o küçük an. Emre hemen omzunu düzeltti. “Yok ya, dün ayağımı burktum biraz.” Kerem kolay inandı. Çocuklar bazen birbirinin yalanını, gerçeği korumak için kabul ederdi. “He iyi, dikkat et.” Zil çaldı. Koridorda koşan ayak sesleri yankılandı. Öğretmenin sesi uzaktan duyuldu. Sınıflar doldu, sıralar gıcırdadı, defterler açıldı. Ama Emre’nin aklı hâlâ ayakkabısındaydı. Ders matematikti ama onun zihninde yalnızca teneffüs vardı. Teneffüste merdiven inerken ayağını nasıl saklayacağı, beden dersinde nasıl kenarda kalacağı, soyunma odasında kimseye görünmeden nasıl davranacağı… Bazı çocuklar problemi tahtada çözerdi. Bazıları ise sadece günü görünmeden bitirmeye çalışırdı. Öğretmen tahtaya bir soru yazdı. Emre’ye döndü. “Sen kalk bakalım.” Emre ayağa kalktı. Bütün sınıf bir anda çok sessiz oldu gibi geldi ona. Tahtaya yürürken herkes ayakkabılarına bakıyormuş gibi hissetti. Belki kimse bakmıyordu. Ama utanç, insanın içine yerleşince herkes sana bakıyormuş gibi olurdu. Tahtaya ulaştı. Tebeşi aldı. Elinde beyaz bir toz kaldı. Soruyu çözerken rahatladı biraz. Çünkü rakamlar yargılamıyordu. Sayılar kimsenin ayakkabısına bakmazdı. Doğru yaptı. Öğretmen başını salladı. “Aferin.” Sınıfa dönerken ilk kez o gün omuzları biraz hafiflemişti. Ama zil tekrar çaldı. Ve şimdi beden eğitimi başlıyordu. İşte gerçek sınav buydu.
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.
Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Ne paylaşacaksınız?
Şiir, yazı, kitap ya da ileti için hızlıca ilgili alana geçin.