Şehir griydi. Gökyüzünün griliği alışılmış bir şeydi; sonbahardan kalma bir yorgunluk gibi aylarca tepede asılı dururdu. Ama bu başka bir griydi. Bu kez renk sadece bulutlardan değil, insanların yüzle...
Akşam haberleri her evde aynı saatte açılıyordu ama herkes aynı şeyi izlemiyordu. Televizyon aynıydı, ekran aynıydı, sunucunun sesi aynıydı; değişen yalnızca insanların o habere baktığı yerdi. Kimi koltuğunda rahatça izliyordu, kimi mutfakta eksik akşam yemeğini düşünerek, kimi ise elektrik faturasını masanın altına saklamış halde.
Zeynep o akşam mutfakta mercimek çorbasını karıştırıyordu. Tencerede kaynayan şey yalnızca çorba değildi; ay sonuna kadar nasıl yetileceğinin hesabı da aynı anda kaynıyordu. Çocuklar masada ekmek doğruyor, Murat sessizce telefon ekranına bakıyordu.
Salondan televizyon sesi geliyordu.
Spiker ciddi bir tonla konuşuyordu:
“TBMM Başkanı’nın milletvekillerine verdiği iftar yemeğinin menüsü tartışma yarattı…”
Zeynep önce önemsemedi. Haberler artık insana kendi hayatından daha uzak geliyordu. Ama birkaç saniye sonra ekrandaki kelimeler mutfağa kadar ulaştı.
“Keşkek yatağında dana antrikot…”
Kaşığı tencerede bir an durdu.
“Avokadolu enginar…”
Elini yavaşça çekti.
“Fındıklı narlı güllaç…”
Bu kez arkasını dönüp televizyona baktı.
Masada o akşam mercimek çorbası, biraz pilav ve dünün ekmeği vardı. Meyve yoktu. Tatlı zaten uzun zamandır yalnızca bayram kelimesiydi.
Murat başını kaldırdı.
“Anne, avokado ne?”
Zeynep cevap veremedi.
Bazı yiyecekler sofraya değil, yalnızca haberlere ait gibiydi.
Salonda Kemal Bey de aynı haberi izliyordu. Çay bardağını elinde tutmuş, ekrana sessizce bakıyordu. Spiker menüyü tek tek sayıyordu: lebeniye çorbası, iftar tabağı, bal, kaymak, hurma, pastırma, karamelize soğanlı avokado favalı enginar, içli köfte, çıtır börek, çilekli file bademli salata, keşkek yatağında dana antrikot…
Sanki yemek değil, başka bir ülkenin vatandaşlık listesi okunuyordu.
Meryem Hanım mutfaktan seslendi.
“Ne diyorlar yine?”
Kemal Bey gözünü ekrandan ayırmadan cevap verdi.
“Milletin ne yediğini anlatıyorlar galiba.”
Sesinde öfke yoktu. Yorgun bir ironi vardı. Çünkü bazı yaşlardan sonra insan bağırmaz; yalnızca cümlenin içine kırgınlık koyar.
Ekranda AKP Grup Başkanvekili Özlem Zengin konuşuyordu:
“Milletimiz ne yiyorsa ona talibiz, vekilleri aşağı çekmeyelim…”
Hasan Abi o sırada dükkânı kapatmak üzereydi. Küçük televizyonda aynı haber açıktı. Rafların arasında yankılanan bu cümleyi duyunca elindeki hesap makinesini tezgâha bıraktı.
“Millet ne yiyorsa…”
diye kendi kendine tekrar etti.
O gün dükkânda üç kişi veresiye ekmek almıştı. Bir çocuk çikolata fiyatını sorup sessizce geri bırakmıştı. Fatma Teyze yarım kilo şekeri bile ikiye böldürmüştü.
Hasan Abi güldü.
Ama bu, komik bir şeye gülmek değildi. İnsan bazen yalnızca başka türlü tepki veremediği için gülerdi.
Ali de haberi belediye önündeki çay ocağında izliyordu. Yanında diğer işçiler vardı. Plastik sandalyelerde oturmuş, çayın soğumasını unutmuşlardı.
Birisi sessizce söyledi:
“Biz yanlış millete denk geldik galiba.”
Kimse gülmedi.
Çünkü şaka ile gerçek arasındaki çizgi çoktan silinmişti.
Ali cebindeki bozuk paraları düşündü. Sabah kızının okul harçlığı için son parayı ayırmıştı. Öğle yemeğini atlamıştı. Eve giderken yalnızca ekmek alabilecekti.
Ve şimdi televizyonda biri ona, aynı sofrada olduklarını söylüyordu.
İnsan bazen açlığa değil, buna kırılırdı.
Hastanede nöbet arasında Ayşe telefonundan haberi gördü. Hemşire odasında herkes aynı başlığa bakıyordu.
Bir hemşire başını salladı.
“Ben üç aydır kırmızı et almadım.”
Diğeri çantasından yarım kalmış tostunu çıkardı.
“Ben de milletin hangi kısmındayım bilmiyorum.”
Kısa bir sessizlik oldu.
Sonra herkes işine döndü.
Çünkü bazı insanlar tepki gösteremez; yalnızca çalışmaya devam eder.
Emre ise haberi tam anlamıyordu. Ama annesinin yüzünü anlıyordu. Televizyon karşısında sessizleşen büyükleri, çocuklar haberlerden daha iyi okurdu.
“Anne,” dedi, “biz niye öyle yemekler yemiyoruz?”
Zeynep bu soruya hazır değildi.
Çocukların soruları bazen ülkenin bütün ekonomi raporlarından daha ağır olurdu.
Başını eğdi.
“Bizim soframız başka oğlum.”
Emre bir süre düşündü.
“Bizim soframız kötü mü?”
Zeynep hemen cevap verdi.
“Hayır.”
Sonra daha yavaş ekledi:
“Sadece eksik.”
İşte bütün memleket belki de bu tek kelimenin içindeydi.
Eksik.
Eksik maaş.
Eksik ayakkabı.
Eksik ilaç.
Eksik gelecek.
Eksik sofra.
Gece ilerledi. Televizyonlar kapandı. Haber bitti ama cümle kaldı.
“Milletimiz ne yiyorsa…”
Oysa herkes biliyordu: Aynı ülkede yaşamak, aynı sofrada oturmak değildi.
Bir tarafta keşkek yatağında dana antrikot vardı.
Diğer tarafta mercimek çorbasını iki güne bölmeye çalışan anneler.
Bir tarafta zencefilli sumak şerbeti vardı.
Diğer tarafta çocuğun süt parasını hesaplayan babalar.
Bir tarafta güllaç.
Diğer tarafta “bugün de idare ederiz.”
Ve en acısı şuydu:
Aynı haberin içinde geçen bu iki hayat, birbirine hiç temas etmiyordu.
Kemal Bey gece ışığı kapatmadan önce pencereye çıktı.
Karşı apartmanda Zeynep bulaşık yıkıyordu. Hasan Abi dükkânın kepengini yeni indirmişti. Ali sigarasız bir sigara molası veriyordu. Ayşe hastanede hâlâ nöbetteydi. Emre ödev defterinin üstüne başını koyup uyuyakalmıştı.
Hepsi aynı şehirdeydi.
Ama aynı sofrada değillerdi.
Ve bazen bir ülkenin en net fotoğrafı, tam da burada çekiliyordu.
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.
Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Ne paylaşacaksınız?
Şiir, yazı, kitap ya da ileti için hızlıca ilgili alana geçin.