Şehir griydi. Gökyüzünün griliği alışılmış bir şeydi; sonbahardan kalma bir yorgunluk gibi aylarca tepede asılı dururdu. Ama bu başka bir griydi. Bu kez renk sadece bulutlardan değil, insanların yüzle...
Ali sabah alarm çalmadan uyandı. Son zamanlarda hep böyle oluyordu. İnsan işsiz kalınca uykusu da düzenini kaybediyordu. Eskiden alarmdan nefret ederdi; şimdi alarmın sessizliğini daha ağır buluyordu. Çünkü çalışmak yorgunluk getirirdi ama çalışmamak, insanın içine yavaş yavaş çöken başka bir ağırlık bırakıyordu. Tavana baktı bir süre. Rutubetin oluşturduğu sarı leke büyümüştü. Evde bazı şeyler fark edilmeden büyürdü: nem, borç, sessizlik ve endişe. Yanında uyuyan eşi Sevil’in nefes alışını dinledi. Kadın uykuda bile yorgun görünüyordu. Son birkaç ayda ikisi de daha az konuşur olmuştu. Kavga etmiyorlardı; çünkü kavga etmek için bile enerji gerekiyordu. Yalnızca birbirlerine bakarken aynı soruyu görüyorlardı: Şimdi ne olacak? Ali yavaşça kalktı. Çocukları uyandırmamaya dikkat ederek mutfağa geçti. Küçük mutfakta eski buzdolabının uğultusu vardı. Çay koydu. Çayın kaynamasını beklerken pencerenin önünde durdu. Sokakta insanlar işe gidiyordu. Servis bekleyen işçiler, elinde çanta taşıyan kadınlar, hızlı adımlarla yürüyen gençler… Eskiden o da o kalabalığın içindeydi. Sabah telaşından şikâyet ederdi. Şimdi o telaşı özlüyordu. Çünkü insan bazen en çok yorulduğu düzeni özlerdi. Ali belediyede taşeron işçiydi. Park ve bahçelerde çalışıyordu. Ağaç budar, çim biçer, bank tamir ederdi. Şehri güzelleştiren işlerden biriydi ama kimse o işleri yapan insanlara bakmazdı. Ta ki bir gün onlar işsiz kalana kadar. Önce maaşlar gecikti. Sonra “geçici düzenleme” dendi. Sonra isimler listelere yazıldı. Sonra kapı gösterildi. Sendikaya gittiler. Toplandılar. Basın açıklamaları yapıldı. “Hak, hukuk, adalet” dediler. Pankart tuttular. Slogan attılar. Seslerini duyurmaya çalıştılar. Ama sloganlar akşam eve dönünce mutfak masasında işe yaramıyordu. Çayın altını kapattı. Tam o sırada küçük kızı Duru geldi. Saçları dağınıktı, gözleri yarı uykuluydu. “Baba, bugün okula sen mi bırakacaksın?” Ali gülümsedi. “Bırakırım kızım.” “Annem dün söz vermişti ama sabah erken çıkacakmış.” “Ben bırakırım.” Duru sandaleye oturdu. Masadaki ekmek kırıntılarıyla oynadı. “Baba…” “Efendim?” “Bu ay da kursa gidemeyecek miyim?” İşte o an. Bir babanın en çok sustuğu anlardan biri. Duru resim kursuna gitmek istiyordu. Haftada iki gün. Çok büyük bir para değildi belki ama bazı evlerde küçük paralar en büyük duvar olurdu. Ali çay bardağını eline aldı ama içmedi. “Biraz daha bekleyelim kızım,” dedi. “Yakında halledeceğiz.” Çocuklar bazen yalanı değil, umudu kabul ederdi. Duru başını salladı. Üzülmediğini göstermeye çalıştı. Çocuklar da bunu erken öğreniyordu artık. Sevil mutfağa girdi. Başörtüsünü aceleyle bağlıyordu. “Bugün yine belediyeye mi gideceksin?” Ali kısa cevap verdi. “He.” Kadın onun gözlerine baktı. “Bir şey çıkar mı?” Ali omzunu silkti. Bu hareket son aylarda dilin yerini almıştı. Omuz silkmek, ülkedeki en yaygın cevap biçimi olmuştu. “Bakacağız.” Sevil kahvaltıyı hazırlarken sessizlik masaya oturdu. Televizyon açıktı ama kimse dinlemiyordu. Ekranda büyük cümleler kuruluyordu; büyüme, kalkınma, reform, yeni dönem… Mutfakta ise yalnızca eksilen peynir ve bölünen zeytin vardı. Ali televizyonun sesini kıstı. “İnsan bazen sadece sessizlik duymak istiyor,” dedi. Sevil cevap vermedi. Çünkü haklı cümlelere karşılık verilmezdi. Kahvaltıdan sonra Duru’nun elini tuttu, okula bıraktı. Okul kapısında diğer veliler vardı. Çoğu hızlıydı. Hayat hızlı olanları daha az sorguluyordu sanki. Bir baba onu durdurdu. “İş ne oldu Ali?” Yine aynı soru. Yine aynı kısa cevap. “Bakıyoruz işte.” Adam başını salladı. Herkes aynı cümleyi farklı tonlarda söylüyordu. Belediyenin önüne geldiğinde kalabalık toplanmaya başlamıştı. Eski arkadaşları oradaydı. Kimi sigara içiyor, kimi çay içiyor, kimi sessizce yere bakıyordu. En sessiz olanlar genelde en çok düşünenlerdi. Murat yanına geldi. “Bugün görüşme varmış.” “Kimle?” “Başkan yardımcısıyla.” Ali hafifçe güldü. “Demek yine bekleyeceğiz.” Beklemek onların yeni mesleği olmuştu. Beklemek. Açıklama beklemek. Telefon beklemek. Maaş beklemek. Adalet beklemek. Bir insan uzun süre bekleyince, hayat askıya alınmış gibi olurdu. Kapının önünde pankart açıldı. Üzerinde büyük harflerle yazıyordu: İŞİMİZİ GERİ İSTİYORUZ Ali yazıya baktı. Basit bir cümleydi ama içinde bir evin kirası, çocuğun defteri, annenin ilacı, mutfaktaki eksik yağ, babanın suskunluğu vardı. Bir gazeteci yaklaştı. Mikrofon uzattı. “Ne söylemek istersiniz?” Ali bir an düşündü. Televizyonda herkes kolay konuşuyordu. Ama gerçek hayat, kelimeleri ağırlaştırıyordu. “Biz sadaka istemiyoruz,” dedi. “Sadece çalışmak istiyoruz. Eve giderken çocuklarımızın yüzüne rahat bakmak istiyoruz.” Gazeteci başını salladı. Belki akşam haberlerinde yalnızca birkaç saniye yer alacaktı bu cümle. Ama Ali için o cümle yılların birikmiş ağırlığıydı. Öğleden sonra hava soğudu. Kalabalık azaldı. Beklemek yine uzadı. Ali cebindeki son parayı saydı. Eve dönüş dolmuşu ve belki ekmek. Hayat bazen bu kadar küçülürdü. Bir dolmuş parası ve bir ekmek arasına sıkışırdı insan. Akşam eve dönerken yüzünü normal göstermeye çalıştı. Çocuklar kapıyı açtığında ilk baktıkları şey babalarının gözleriydi. Çünkü çocuklar maaş bordrosunu değil, yüz ifadesini okurdu. Kapıyı Duru açtı. “Baba geldiii!” Ali gülümsedi. Gerçek bir gülümseme değildi belki ama çocuklar için yeterliydi. Bazı babalar sevgilerini oyuncakla değil, yorgunluklarını saklayarak gösterirdi. Ayakkabılarını çıkarırken içinden yalnızca bir cümle geçti: Yarın yine gideceğim. Çünkü insan bazen umuttan değil, vazgeçememekten ayakta kalırdı.
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.
Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Ne paylaşacaksınız?
Şiir, yazı, kitap ya da ileti için hızlıca ilgili alana geçin.