Bazı hikâyeler vardır; bir insanın değil, bir çağın yarasını taşır. “Ballının Bayram” işte böyle bir hikâyedir. Bir adamın kaderine yazılmış bir son gibi görünür… ama aslında, susanların, korkanların ...
BAYRAM AİLESİYLE GİZLİCE GÖRÜŞÜYOR Bayram, Pire Yurdu yamacını hızlı adımlarla inerken içindeki kararlılık adımlarına yansıyor, nefesinde bastırılmaya çalışılan bir telaş çarpıyordu. Ayaklarının altındaki toprak her adımda hafifçe eziliyor, rüzgâr dalların arasında eski bir ezgi gibi fısıldıyordu. Ağçaalan Dere Mahallesi’ni geçerken önünde uzanan yol, sadece bir mesafe değil; sanki yazgısının çizildiği ince bir hat gibiydi. Her adımıyla bu yazgıya biraz daha yaklaşıyor, içindeki bilinmezliğin ağırlığını omuzlarında hissediyordu. Meşeli Türkmenler Deresi boyunca ilerlerken, güneş yavaşça dağların ardına çekiliyor, gökyüzü kızıl bir örtüyle kapanıyordu. Bu manzara Bayram’ın içine hem huzur hem de açıklayamadığı bir hüzün doldurdu; sanki doğa ona geçmişin unutulmuş anılarını fısıldıyor, ama aynı zamanda geleceğin belirsizliğini hatırlatıyordu. Havanın serinliği tenine çarpınca ürperdi; bu ürperti yalnızca soğuğun değil, içinde büyüyen duygu yoğunluğunun da işaretiydi. Kalbi, hem korku hem heyecanla çarpıyor, her nefeste geçmişin ağırlığıyla geleceğin bilinmezliği arasında sıkışıp kalıyordu. Bayram, adımlarını yavaşlatmadan ilerledi; çünkü bir yandan umut, diğer yandan endişe iç içe geçmişti ve her ikisi de onu ileriye doğru sürüklüyordu. Çakıralan ormanına vardığında gölgeler iyice koyulaşmıştı. Güneşin son bakiyesi olan solgun ışık, dalların arasından süzülerek toprağa düşüyor; sonra birer birer yitip, karanlığa teslim oluyordu. Ormanın kalbinde hava ağırlaşmıştı; rüzgârın bile sesi yavaşlamış, sanki dünya nefesini tutmuştu. Her çıtırtı, her yaprak hışırtısı, gecenin koynunda yankılanan bir dua gibi duyuluyordu. Bayram, yorgun adımlarla ilerliyordu. Ayakkabısının altı delinmiş, toz toprağa bulanmıştı; paçaları çamura değmiş, gömleği terle karışık kurumuştu. Ama yürüyüşündeki kararlılık, bütün yorgunluğunu gizliyordu. Gözleri ormanın içine değil, sanki daha derin bir yere, kendi içinin karanlığına bakıyordu. Her adımında, geçmişin ağırlığı biraz daha omzuna biniyor; ama o, bu ağırlığı taşımanın da bir kader olduğuna inanıyordu. Ağaçların arasında yankılanan hayvan sesleri, geceye hem ürpertici hem de tanıdık bir ezgi katıyordu. Böğürtüler, kuş sesleri, uzaklardan gelen rüzgârın uğultusu… Hepsi birleşip Bayram’ın zihninde bir ilahiye dönüşüyordu. “Hayat,” diye mırıldandı kendi kendine, sesi neredeyse duyulmaz bir fısıltıydı, “insanın içindeki orman kadar karmaşık… Ama her karanlığın bir sabahı vardır.” Bir süre sonra gece tamamen çöktü. Gökyüzü, kadife gibi siyah bir örtüye bürünmüş, üzerine binlerce yıldız serpiştirilmişti. Her biri sanki birer umut kırıntısıydı. Bayram başını kaldırdı, uzun uzun baktı gökyüzüne. Yıldızlardan biri süzülerek aktı; ardında incecik, gümüş bir iz bıraktı. O an, içinden bir ses duydu: “İnsan da yıldızlar gibidir, karanlıkta yanarsa anlam bulur.” Elleriyle başındaki yün papağı düzeltti, derin bir nefes aldı. Gecenin serinliği ciğerlerini doldurdu; rüzgâr saçlarının arasından geçip yanaklarına dokundu. Bir an için çocukluğunu hatırladı, annelerinin fırın başında pişirdiği ekmeklerin kokusunu, kardeşinin gülüşünü, toprakla yoğrulmuş o eski günleri… Gözleri hafifçe doldu. İçinde büyüyen duygu seli, hem geçmişe özlemin hem geleceğe korkunun bir karışımıydı. Ama Bayram, o duyguların altında ezilmedi. Başını dik tuttu, yıldızlara baktı ve kendi kendine fısıldadı: “Allah büyük… Yeter ki insan, karanlıktan korkmasın.” Köy, tepenin yamacına yaslanmış, karanlığın koynunda şekilsiz, devasa bir yaratık gibi sessizce uzanıyordu. Gecenin siyah örtüsü her şeyi yutmuştu; ahşap evlerin hatları silinmiş, patika yollar karanlığın içinde eriyip gitmişti. Yalnızca karakoldan süzülen o tek ışık… Sanki bütün köyün üstüne dikilmiş bir göz gibiydi; soğuk, sarsılmaz ve ürkütücü. O ışık, Bayram’ın zihninde hem bir tehdit gibi yanıp sönüyor hem de garip bir şekilde “yaşayan birinin hâlâ var olduğuna” dair sönük bir umut taşıyordu. Evleri, karakolun hemen arkasındaki dar sokaktaydı. Hanife’nin evi de o sokakta bir yerlerdeydi; ama şimdi orası zifiri karanlığa gömülmüş, geçmişin izleriyle birlikte görünmez olmuştu. Bayram dikkatle baktı, gözlerini kısarak seçmeye çalıştı; ama ne taş duvarları görebildi, ne de bir yaşam belirtisi… Yalnızca gecenin ağır sessizliği, nefesini tutmuş onu dinliyordu. İçinde, tanımlayamadığı bir heyecan kabardı. O heyecan mıydı, korku mu, yoksa aylardır bastırdığı özlemin yaktığı bir sızı mı, bilemedi. Kalbi göğsünde sert sert atıyor, nefesi kısa aralıklarla çıkıyordu. Kendi kendine fısıldadı, neredeyse sessiz bir dua gibi: “Kimseye görünme… Sessiz ol… Gölgeye karış…” Ayaklarının ucuna basa basa yürümeye başladı. Yere bastığı her taş, her kuru dal, onunla bir sır paylaşır gibiydi. Gölgeler artık onun yoldaşıydı; her adımında biraz daha içine çekiyor, onu koruyordu. Karanlığın örtüsü altında ilerlerken, içindeki ses susmuyordu: “Ya birine yakalanırsan?” Bir an durdu. Nefesi kesildi. Başını hafifçe geriye çevirdi, gözleri yine o karakolun ışığına takıldı. O soğuk, beyaz ışık… Gecenin ortasında diken gibi saplanmıştı karanlığa. Oradan bakan bir çift göz varmış gibi hissetti. Boğazında bir düğüm oluştu. Dudaklarından neredeyse duyulmaz bir söz döküldü: “Bu ışık, insana güven değil, korku veriyor artık…” Sonra sessizce gülümsedi, acı bir gülümsemeydi bu. “Eskiden,” diye fısıldadı kendi kendine, “ışık, insanın evini bulmasına yardım ederdi… Şimdi ise yakalanmasına.” Rüzgâr hafifçe esti, saçlarını ve yıpranmış ceketinin yakasını dalgalandırdı. Üzerindeki kumaş yılların izini taşıyordu; dikişleri sökülmüş, dirsekleri solmuştu. Ama o elbiseyle bile dimdik duruyordu, bir hatırayı sırtlanmış gibi. Bir kez daha nefes aldı, burnuna toprağın ve uzaktan gelen soba dumanının kokusu doldu. O koku, ona çocukluğunu, anasının sobada pişirdiği ekmeği, sessiz duasını hatırlattı. Gözleri doldu, ama yürümeye devam etti. Çünkü bu gece, sadece bir evin yolunu değil, geçmişine açılan kapıyı arıyordu. O anda zihninde bir yüz belirdi, Nemrut Başçavuş’ un yüzü. O buzdan oyulmuş, duygusuz yüz; gözleri, sanki insanın içini delip geçen iki kara çivi gibi… Bayram’ın belleğinde aylardır silinmeyen bir izdi bu. Ardından o tanıdık, gür ve acımasız ses yankılandı kulaklarında; emir verirken bile değil, insanın varlığını küçülten o ses tonuyla… Ve hemen ardından jandarmaların gölgeleri yeniden üzerini sardı. Her şey, bir anlığına, o lanetli güne dönmüştü. Kelepçelenmiş ellerinin bileklerinde bıraktığı acı, sanki hâlâ tenindeydi. Soğuk demir, o günkü gibi kanını çekmişti. Köy yolunda yürürken köylülerin bakışlarını hatırladı, kiminin gözünde korku, kimininkinde utanç, kimindeyse acıma… Her biri bir bıçak gibi saplanmıştı içine. O gün, sadece elleri değil, gururu da zincire vurulmuştu. “İşte bu köy,” diye mırıldandı dişlerinin arasından, gözleri karanlığın içinde çevresini yoklarken. “Aylar geçti, ama hâlâ aynı soğuk, aynı sessizlik…” Köyden ayrılalı uzun zaman olmuştu. Ne zaman rüzgârda köy kokusu duysa, içindeki yara kabuk bağlamadan yeniden kanardı. Şimdi, çocukken yalınayak koştuğu avludan geçerken, ayaklarının altındaki toprak bile ona yabancı geldi. Oysa bir zamanlar o toprak, onunla birlikte gülmüş, onunla birlikte düşmüştü. Bir duvarın dibinde durdu. Eskiden o köşede çelik çomak oynadıkları gelirdi aklına. Mesut, Ali, Yaşar, küçük Hasan… O sesler, o kahkahalar… Sanki rüzgârla birlikte yeniden yankılandı. Gözleri doldu, bir an için elleri titredi. “Nerede o günler…” diye fısıldadı. Sesinin yankısı bile cevap vermedi; sadece rüzgâr, kuru otların arasından geçerken ince bir inilti gibi ses çıkardı. Her adımda geçmişin tozu kalkıyor, o tozun içinde çocukluk, pişmanlık, özlem birbirine karışıyordu. Nefes aldıkça bu karışım ciğerlerine doldu. Bir an için durdu, gözlerini kapattı. “Belki,” dedi içinden, “belki havada hâlâ o günlerin kokusu vardır.” Derin bir nefes çekti. Toprak kokusu… Yanık saman kokusu… Uzaklardan gelen bir keçi çıngırağının sesi. Her şey o kadar tanıdık, o kadar acıydı ki. “Zaman,” diye geçirdi içinden, “insanı iyileştirmiyor. Sadece kabuk bağlıyor. Ama dokununca yine kanıyor.” Hanife’nin evi artık yakındaydı; bunu hissediyordu. Kalbi, adımlarından önce oraya varmak ister gibiydi. Karanlık, sanki kasıtlı olarak evi saklıyordu ondan. Ama Bayram’ın iç sesi fısıldadı: “Biraz daha yürü… Orada… Az ileride…” Omzundaki eski ceketini biraz daha kendine çekti. Ayların yorgunluğu yüzüne kazınmıştı; alnındaki çizgiler, bir ömrün izlerini taşıyordu. Saçlarına düşen birkaç beyaz tel ay ışığında belli belirsiz parlıyordu. Yine de gözlerinde sönmeyen bir umut ışığı vardı. Her adımında kalbi biraz daha hızlandı. “Ya Hanife…” diye mırıldandı, dudakları titreyerek. “Ya beni unutmuşsa?” Bir an durdu, başını kaldırıp gökyüzüne baktı. Yıldızlar sessizdi. Ne bir işaret, ne bir umut… Sadece gece vardı. Derin bir nefes aldı, kararlılıkla adımlarını yeniden ileriye çevirdi. Evin arkasından dolanırken, gecenin sessizliği Bayram’ın adımlarını yutuyordu. Her basışında toprağın nemi, sanki onu tutmak ister gibi ayaklarına yapışıyordu. Kalbi hızla atıyor, nefesi göğsünde kesik kesik yankılanıyordu. Gölgeler arasında neredeyse bir hayal gibiydi; elbiseleri yıpranmış, ceketi omuzlarından sarkıyor, rüzgârın estiği her an eteği hafifçe savruluyordu. Gömleğinin yakası terden yapışmış, saç telleri alnına dökülmüştü. Aylar, yüzüne hem gururun hem kederin çizgilerini işlemişti; ama gözlerinde hâlâ sönmemiş bir ateş vardı, hem özlem, hem pişmanlık, hem de bir parça umut. Sessizce oturma odasının penceresine yaklaştı. Soğuk camın önünde diz çöktü. Avuçlarını cama dayadığında, parmak uçlarından içeriye karışan bir sızı hissetti, sanki cam, ayların uzaklığını ona hatırlatıyordu. İçeriden sızan gaz lambasının solgun ışığı, karanlığa karşı direnircesine titriyordu. Alev her sallanışında gölgeler duvarlarda kıpırdıyor, sanki evin nefes alıp verdiği hissini uyandırıyordu. Bayram’ın boğazı kurudu. Bir an nefesini tuttu, sonra yavaşça camın ardından içeriye baktı. Babası oradaydı. Ballı’nın iri cüssesi ayların yüküyle çökmüş, omuzları sarkmıştı. Sırtını duvara yaslamış, başı hafifçe öne eğilmişti. Elinde yarıya kadar yanmış bir sigara vardı; dumanı ağır ağır yükseliyor, lambanın ışığında incecik halkalar çizip kayboluyordu. O duman, sanki ayların birikmiş suskunluğuydu, söylenmemiş sözlerin, bastırılmış acıların kokusu gibiydi. Bayram’ın gözleri doldu. Kalbinin derinliklerinde bir yer, o anda çatırdadı. “İşte,” diye düşündü, “her şey bıraktığım gibi… Ama hiçbir şey eskisi gibi değil.” Yutkundu, dudaklarını ısırdı. “Babam…” diye fısıldadı içinden, sesi bile kendisine yabancıydı. “Karşına nasıl çıkacağım ben şimdi? Ne diyeceğim?” Aylardır sakladığı utanç, boğazında bir yumru gibi büyüdü. Ne kadar kelime kursa da hiçbirinin yeterli olmadığını biliyordu. Onun gözlerinin içine bakmaya cesareti var mıydı? Kim bilir, belki o da çoktan unutmuştu, belki affetmişti… Ama ya değilse? Ya o soğuk bakışlar yeniden karşısına dikilirse? Bir adım geri çekildi. Nefesini düzenlemeye çalışırken rüzgâr, camın kenarındaki tül perdeyi hafifçe kıpırdattı. O küçük hareket bile babasının yıllardır bastırdığı huzursuzluğu uyandırdı. Ballı aniden yerinden sıçradı. Kalın kaşlarının altındaki gözleri sertçe parladı. Kulağını dikti, nefesini tuttu. “Bir ses duydun mu?” dedi hanımına, sesi alçak ama içinde belli belirsiz bir titreme vardı. Kadın, elindeki örgüyü bıraktı. Gözlüklerinin ardından kocasına şaşkınlıkla baktı. “Ne sesi Ballı? Ben bir şey duymadım.” Ballı’nın yüzü karardı. Gözlerinde tedirgin bir şüphe kıvılcımı çaktı. “Yok, yok, vallahi duydum ben. Şu camdan bir ses geldi… Sanki biri tıklattı.” Kadın hafifçe gülümsedi ama yüzünde korkuyla karışık bir ifade vardı. “Rüzgârdır herhalde. Akşamdan beri esiyor zaten.” Ballı ağır adımlarla pencereye doğru yürüdü. Lambanın titrek ışığı yüzündeki çizgileri derinleştiriyor, onu olduğundan daha yaşlı gösteriyordu. Gömleğinin kolunu sıvadı, sanki bir tehlikeye karşı hazırlandı. “Allah Allah…” diye mırıldandı, perdeyi aralarken. “Kalk hanım, kalk hele bir! Vallahi duydum diyorum, cam çıtırdadı sanki!” Kadın ürkek adımlarla yanına geldi. İkisi de dışarıya baktı ama karanlık, her şeyi yutmuştu. Sadece uzaklardan bir köpek havlaması duyuluyordu, bir de rüzgârın ağaç dallarına çarptıkça çıkardığı o ince uğultu… Oysa karanlığın hemen ardında, birkaç adım ötede Bayram vardı. Cama dayadığı elini yavaşça çekti. Nefesini tutmuştu. Kalbi, sanki göğsünden dışarı fırlayacak gibiydi. “Beni duydular mı?” diye düşündü. “Yok… Yok, duymamışlardır…” Bu sırada dışarıdaki genç adamın nefesi göğsüne sığmaz olmuştu; soğuk cama dayalı elleri artık donukluğu hissetmiyor, kalp atışları kulaklarında yankı gibi çınlıyordu. Sanki yılların hasreti, yüreğinden taşıp gözlerine dolmuştu. Dudakları titredi, sesi neredeyse rüzgârın içinden süzülürcesine döküldü: “Ana… Ana…” O ses öylesine kısık, öylesine kırık döküktü ki… Gecenin derinliğini yırtıp geçmiş, sanki geçmiş yıllardan kopup gelmişti. İçinde hem özlemin sızısı hem de bir çocuğun yitirdiği evin kokusu vardı. Ballı’nın gözleri bir anda büyüdü. Kalbi, sanki kaburgalarını kıracak kadar şiddetle çarpmaya başladı. Bu sesi tanımamak mümkün müydü? Ama aklı kabul etmiyor, yüreği inanmaya korkuyordu. Bir adım attı pencereye doğru, elleriyle camı tuttu, dışarıya dikkatle baktı. Gecenin sisli karanlığında bir siluet, gaz lambasının cılız yansımasında belirdiğinde nefesi kesildi. Kadın, örgüsünü kucağına bıraktı. Elleri titriyor, yüzü bir anda solgun bir mermer gibi beyazlamıştı. Başındaki yazmayı telaşla düzeltti, sanki az sonra kavuşacağı oğluna düzgün görünmek ister gibiydi. Adımları yavaş ama kararlıydı; her bir adımı yüreğinden bir sızı koparıyordu. Pencereye vardığında sesi boğazında düğümlendi: “Kim var orada?” Gecenin koyu sessizliğini delen o ses, bir kez daha yankılandı: “Ana… Ana…” Kadının gözleri irileşti, elleri havada asılı kaldı. Kalbi göğsünde deli bir kuş gibi çırpınmaya başladı. Eli istemsizce kalbinin üstüne gitti, sanki yerinden çıkacakmış gibi bastırdı. Gözlerinden yaşlar süzülürken dudakları neredeyse bir dua gibi fısıldadı: “Bu… Bu Bayram’ın sesi!” Ballı bir an dona kaldı. Gözleri karısına çevrildi, sonra tekrar pencereye. Sesi şaşkınlıkla çatallanmıştı: “Yok, daha neler… Bayram mahpushanede.” Kadın dizlerinin bağı çözülmüş gibi olduğu yere çöktü. Ellerini dizlerine vurdu, gözlerinden yaşlar boşandı. Gözlerinin içinde hem korku hem umut vardı; biri bir diğerini bastırmaya çalışıyor, ama galip gelen hep yürek sancısı oluyordu. “Herif…” dedi titreyen sesiyle, “Yoksa… Kaçtığı doğru mu?” Ballı derin bir nefes aldı. Kaşları çatılmış, yüzündeki çizgiler daha da belirginleşmişti. Gözleri karanlığa dikilmişti, sanki orada bir cevap arıyordu. “Ne bileyim ben…” dedi kısık bir sesle. “Jandarmalar öyle demişti ama inanmadım… Bayram kolay kolay kaçmaz. Ama ya doğruysa?” Kadının dudakları kıpırdadı, gözlerinden yaşlar süzülürken bir cümle döküldü, içi burkulmuş bir gülüşle karışık: “Deli oğlan…” Sözleri, gecenin içinde yankılandı. O an, rüzgâr bile susmuştu; sadece bir ananın titreyen nefesiyle, bir babanın inanıp inanmama arasında sıkışmış bakışları kalmıştı karanlıkta. Ve dışarıda, ayların hasretiyle dizleri titreyen bir evlat… Elleri hâlâ camdaydı; içinde ne kadar yara, ne kadar özlem varsa hepsi o soğuk cama sinmişti artık. Kadının sesi bu kez kendi içine dönmüştü; sanki ayların yüküyle birikmiş bir sızı dudaklarından dökülüyordu. Sesinde hem kızgınlığın keskinliği hem de özlemin yumuşak, yakıcı tonu vardı. Gözleri cama takılı kalmış, kalbi güm güm atıyordu. İçinde, “ya oysa?” korkusu ile “ya gerçekten oysa?” umudu birbirine karışıyordu. Ballı ise yüreği ağzında pencereye yöneldi. Ağır adımlarla ilerlerken bastığı tahtalar gıcırdadı; sanki ev bile ayların sessizliğini bozmak istemiyor gibiydi. Pencerenin önüne geldiğinde karanlığı gözleriyle yarmaya çalıştı. Gecenin koynunda, gölgeler arasında belli belirsiz bir siluet vardı. O siluet… Evet, o bakışları tanıyordu. Aylar önce o kapıdan çıkarken de aynı gözlerle arkasına dönüp bakmıştı Bayram. Şimdi o gözlerde hem özlem hem korku, hem gurur hem pişmanlık vardı; sanki bir yanıyla eve dönmenin huzurunu, diğer yanıyla bu dönüşün bedelini hissediyordu. Ballı’nın sesi çatallandı, boğazında bir düğümle sarsıldı: “Kim var orada?.. Bayram… Sen misin kuzum?” Karanlıktan bir nefes sesi duyuldu, ardından yorgun, hüzünlü bir ses… “He baba… Benim.” O an kadının özlemi bir anda gözlerinden taşmıştı; yaşlar yanaklarından süzülürken dudakları sessiz bir dua mırıldanıyordu. Ballı bir an yerinde kalakaldı, sonra etrafına telaşla bakındı. “Işığı kısın hanım! Kimse görmesin, duyarsa köy ayağa kalkar!” dedi fısıltıyla, ama sesi titriyordu. Kadın, gözyaşlarını silmeye bile fırsat bulamadan ayağa kalktı. Elleriyle lambanın fitilini çevirdi; alev kısılırken odanın içi yarı karanlığa büründü. Gaz lambasının cılız ışığı, duvarlarda titreyen gölgeler yaratıyordu. O an evdeki her şey, duvar, masa, eski kilim, sanki o anın şahitleri olmuş, nefeslerini tutmuşlardı. Derken pencere hafifçe aralandı. Soğuk bir rüzgârla birlikte Bayram’ın silueti odaya süzüldü. Üzerindeki elbiseler yıpranmış, rengi solmuştu; paçaları çamurlu, yakası yırtıktı. Saçları dağılmış, sakalı seyrelmişti. Ama o gözler… O gözler hâlâ aynıydı. Yorgun ama dik. Kırık ama inatçı. İçeri adımını atar atmaz bir an durdu. Başını kaldırıp etrafa baktı. Odadaki her köşe, her eşya, her koku… Hepsi geçmişi hatırlatıyordu. Rafın üzerindeki bakır tas, duvardaki Kur’an torbası, annesinin ördüğü eski perde… Zaman durmuş gibiydi; fakat o, artık o zamanın insanı değildi. Kadın, oğluna bir adım attı. Titreyen elleriyle ona uzanmak istedi ama durdu; sanki bir hayale dokunmaktan korkuyordu. Dudaklarından dökülen kelimeler hem dua hem sitemdi: “Oğlum… Deli oğlum…” Bayram başını eğdi, gözleri doldu. “Ben geldim ana,” dedi kısık bir sesle. “Aylar sonra, yine bu ocağın önüne geldim.” Kadın ağladı, hem sessiz hem derin bir ağlayışla… Ballı, elini oğlunun omzuna koydu, ama gözlerinde hem gurur hem korku vardı. Dışarıda köpekler havlıyor, rüzgâr bacadan uğulduyordu. Sanki gece bile bu kavuşmanın sırrını saklamaya söz vermişti. O an üçü de susuyordu, yalnızca nefeslerin ve kalp atışlarının sesi vardı. Ayların özlemi, o küçücük odanın loşluğunda yankılanıyordu. Bayram’ın dudaklarından dökülen o tek kelime, ayların, acıların, özlemlerin yükünü taşıyordu. “Ana…” Sanki o kelimenin içinde bir ömür vardı, Mahpushanenin nemli duvarları, zincir sesleri, karanlıkta yankılanan dualar, geceleri gözünün önüne gelen bir avuç toprak, bir pencere, bir ışık… Hepsi birden çöktü yüreğine. Ev… Baba evi… Çocukluğunun, masumiyetinin, ilk sevinçlerinin evi. Bir zamanlar sabahları tandır kokularıyla, akşamları ezan sesiyle dolan, şimdi ise yabancı bir hatıra gibi titreyen o ev… Bayram’ın kalbi, göğsünde kıvranan bir kuş misali çırpınıyordu. Gözleri doldu ama ağlamadı. Hapishane günleri gözyaşını bile öğretmişti ona: bazen ağlamamak daha ağır bir çığlıktı. Yutkundu. Boğazına düğümlenen kelimeler, zincir izlerinin arasına gizlenmişti sanki. Kapının önünde durdu. Nefesi buğulanmıştı; alnındaki ter soğuğa karışıyor, elleri titriyordu. Bir an geri dönmek istedi; yüreğinin bir yanı “kaç!” diye bağırıyordu. Ama tam o anda içeriden gelen ses… O ses… Anasının sesi… İçinde çocukluğunun en derin yerine dokunan, aylardır rüyalarına bile karışamayan o ses. Bir adım attı. Sonra bir adım daha. Kapının tokmağı elindeydi artık. Kapıyı yavaşça itti, gıcırdayan menteşelerin arasından aylar dışarı aktı. Ve oradaydı. Anası… Kadının gözleri büyüdü, yüzündeki çizgiler bir anda dondu. Dudakları titredi. Elindeki tülbent yere düştü. Gözleriyle gördüğüne inanmak ister gibi bir oğluna, bir lambaya baktı. Nefesi kesilmişti. Sonra… Sonra içindeki ayların suskunluğu birden patladı. “Kuzum! Bayram’ım!” diye haykırdı kadın, sesi titreyerek, yüreğiyle karışmış bir ağıt gibi. Ayların hasretiyle koştu, kollarını ardına kadar açtı. Bayram da ellerini uzattı ama sarılamadı sıkıca. Bir korku, bir tereddüt… Yüreğinde hâlâ jandarma postallarının sesi çınlıyordu. “Dur ana… Bir duyan olur,” dedi kısık bir sesle, çevresine bakarak. “Ne olur, sessiz ol biraz.” Ama ananın umurunda mıydı artık dünya? Parmakları oğlunun yüzünü buldu, sanki kör olmuş da dokunarak tanımak ister gibi… Oğlunun yanaklarını, göz çukurlarını, alnındaki teri yokladı. Her dokunuşunda içi cız etti. “Vay benim başıma gelenler!” dedi kadın, sesi boğuk, gözlerinden yaşlar süzülürken. “Kaçtığını söylediler de inanmadım! Demek doğruymuş ha? Kaçtın yani…” Bayram başını eğdi, sessiz kaldı. Aylarca içinde büyüttüğü yük bir anlık sessizliğe sığdı. Kadın devam etti, sesi titriyordu: “Ne yapacaksın şimdi? Jandarmalar köyü didik didik arıyor. Bir garip başınla nereye gideceksin oğlum? Nereye?” Bayram, annesinin ellerini tuttu. Eller nasırlıydı, çatlaklarla doluydu ama hâlâ sıcaktı. O sıcaklık, yılların soğuğunu eritti bir anda. “Boş ver ana,” dedi, gözlerinde kararlı bir parıltıyla. “Arasınlar. Allah büyük. Ben eğilmem kimseye. Yeter ki sen korkma. Kafanı takma bu işlere.” Kadın, gözyaşları içinde titredi; bir yanda umut, bir yanda korku. “Söyle bana,” dedi fısıltıyla. “Nasıl düzelecek oğlum? Ne olacak bu işin sonu?” Bayram derin bir nefes aldı. Yüzünde hem yorgunluğun hem de inancın çizgileri vardı. “Düzelecek ana,” dedi, sesi kararlı, gözleri uzaklarda. “Burası bir gün adaletin, vicdanın toprağı olacak. Ben de o günün şafağını görene dek durmayacağım.” Kadın, onun gözlerine baktı. O gözlerde artık oğlu değil, bir davanın adamı vardı. Yüreği gururla sızladı. “Senin derdin büyük Bayram…” dedi yavaşça. “Ama ben yine de dua ederim ardına, her gece.” Bayram başını eğdi, ellerini anasının dizine koydu. “Duadan başka dayanağım yok zaten, ana,” dedi sessizce. Ev, bir anda sessizliğe büründü. Gaz lambasının titrek alevi duvarlarda gölgeler oynatıyor, üç canın nefesleri birbirine karışıyordu. Dışarıda rüzgâr, sanki onların sırrını taşımak istemezcesine uğulduyordu. Bayram, gözlerini kaçırdı bu kez. Sanki söyleyeceği söz, yüreğinden değil de boğazına saplanmış bir bıçaktan çıkacaktı. Dudakları titredi, alnında bir damla ter süzüldü. Başını yana çevirdi, gözlerini yerden ayırmadan konuştu: “Aldığım cezadan kurtulmam lazım ana…” dedi, sesi neredeyse bir fısıltıydı ama içinde karanlık bir kararlılık vardı. Ardından başını kaldırdı, gözlerinde yanık bir ateş parladı: “Hanife’yi tekrar kaçıracağım. Yoksa yedi sene mahpushanede çürüyeceğim.” Bu söz, kadının dizlerinin bağını çözdü. Bir an sendeledi; elleriyle kapı pervazına tutundu. Gözleri büyüdü, kalbi yerinden fırlayacakmış gibiydi. Dudakları aralandı, sesi boğazından kırık bir iniltiyle çıktı: “Ah benim deli oğlum!” dedi, hem öfke hem çaresizlikle. “Mahpushane seni akıllandırmadı mı? Aylarca yattın orada! Daha hâlâ uslanmadın mı sen?” Bayram sustu. Başını eğdi. Anasının sözleri kulağında yankılanıyordu ama yüreğinin içindeki ateş onları bastırıyordu. Dudaklarının kenarı gerildi; içinde bir yer acıyla kasıldı. Ne söylese faydasızdı artık. Anasının korkusunu biliyordu, ama kendi korkusu daha derindi, içini kemiren, geleceksizliğin korkusuydu o. Gözlerini kapadı, derin bir nefes aldı. Mahpushanenin rutubet kokusu hâlâ ciğerindeydi, duvarların soğuğu kemiklerine işlemişti. “Yedi sene daha o duvarların ardında nasıl yaşanır?” Bu soru beyninde dönüp duruyordu. Kadın, oğlunun yüzüne baktı. Oğlunun gözlerinde gördüğü şey, eskisi gibi bir çocuğun masum bakışı değildi artık. O gözlerde, öfke ile çaresizliğin birbirine dolandığı bir karanlık vardı. Elini oğlunun elinden çekti, titreyen parmaklarını dizlerine bastırdı. Başını iki yana salladı, boğazı düğümlenmişti. “Benim aklım yatmadı ya…” dedi kısık bir sesle. “Ne olurdu biraz sabretseydin? Hadi hayırlısı diyelim. Ama içim daralıyor, Bayram. Sana bir şey olacak diye ödüm patlıyor.” Bayram’ın gözleri doldu. Yutkundu ama kelime çıkmadı ağzından. Odanın içine ağır bir sessizlik çöktü. Gaz lambasının titrek ışığı duvarlarda dans ederken, gölgeler birbirine karıştı. Dışarıda, rüzgâr soğuk soluğunu taşıyor, uzaklardan bir köpek havlıyordu. İçeride ise bir annenin kalbi, oğlunun kaderiyle aynı ritimde çarpıyordu. O sessizlik, öyle derindi ki sanki zaman oracıkta durmuştu. Bir yanda kadının korkusu, diğer yanda Bayram’ın inadı… Bir yanda analık duası, diğer yanda gençliğin yangını… Ve o an, odanın ortasında, bir oğulun omuzlarına çöken kaderin ağırlığı hissediliyordu. Bayram, yavaşça gözlerini anasından kaçırdı, pencereden dışarı baktı. Ballı, “Oğlum otur hele,” dedi. “Baba, oturmayacağım,” dedi nihayet. Sesi sertti ama içinde fırtınalar kopuyordu. “Jandarmalar her an buraya gelebilir.” Uzakta karakolun ışığı yanıp sönüyordu; sanki kaderi orada, o ışığın altında gizlenmişti. İçinden sessizce mırıldandı: “Ya nasip ana… Ya nasip.” Kadın duydu bunu. Başını kaldırdı, gözleri yaşlı ama yumuşak bir ifadeyle oğluna baktı: “Nasip değil oğlum,” dedi titrek bir sesle. “Bu yolda nasip de yok, huzur da yok.” Bayram cevap vermedi. Sadece başını eğdi, anasının ellerine baktı, nasırlı, çatlamış, yılların izlerini taşıyan o ellere. Bir an o ellerin üstüne elini koydu, sessizce öptü. Bayram ve annesi birbirlerine sarıldılar. Kadının ince, nasırlı kolları oğlunun bedenine dolandı; sanki aylardır özlediği sıcaklığı yeniden yakalamış gibi sımsıkı sardı onu. O an, ikisinin de içinden bir şeyler koptu, hem sessiz hem yakıcı. Bayram’ın gözleri doldu, dudakları titredi, ama tek kelime edemedi. Gözyaşları sessizce süzülüyordu yanaklarından; her damla, içinde bir ömrün yorgunluğunu taşıyordu. Tuzlu yaşlar dudaklarına ulaştığında, acı ve sevinç birbirine karıştı. Bir yanıyla anasına kavuşmanın sıcaklığı, diğer yanıyla ayrılığın soğuk sarsıntısı… İnsanın kalbini ikiye bölen o ince çizgide, Bayram’ın ruhu titriyordu. Loş gaz lambasının solgun ışığı duvarlarda titrek gölgeler yaratıyordu. Odanın köşesindeki eski sedir, sobanın yanındaki bakır leğen, duvardaki solmuş fotoğraflar… Hepsi bu anın sessiz tanığıydı. Sanki evin kendisi bile bu vedayı hissediyor, nefesini tutmuş bekliyordu. Bayram’ın içindeki fırtına bir türlü dinmek bilmiyordu. Oysa artık susmak da çare değildi, kalmak da… Bir yanıyla gitmek zorundaydı; diğer yanıyla gitmeye yüreği yetmiyordu. Yüreğinde ağır bir sızı vardı, toprağın altına gömülmek ister gibi derin, insanın içini kemiren türden bir sızı. Bir an, boğazına hıçkırık düğümlendi. Göğsü kabardı, nefesi kesildi. Ama yutkundu, tuttu kendini. “Erkekler adam ağlamaz,” diye fısıldadı içinden, çocukken babasından duyduğu o cümleyle. Sonra hızla yana döndü, kimse görmeden elinin tersiyle gözyaşlarını sildi. Zayıflığını belli etmemeliydi. Babası, Anası, ona bakıyordu. Dik durmalıydı, ne olursa olsun. Kapının eşiğine geldiğinde bir an durdu. Ayakkabıyla bastığı toprak, sanki altından kayıyor gibiydi. Başını kaldırdı, gözleri tekrar annesine takıldı. Kadıncağız bir deri bir kemik kalmıştı; yüzündeki çizgiler, bir ömrün yükünü taşır gibiydi. Yılların güneşiyle kavrulmuş teni solgundu, dizleri titriyordu. Yaşmağının altından birkaç tel ak saç düşmüş, yanaklarına yapışmıştı. O zayıf bedende koca bir hayat gizliydi: yıllarca sabırla taşınmış bir kader. Ama en çok gözleri… O gözler yılların biriktirdiği kederle doluydu. Oğluna baktığında içinde hem dua hem beddua vardı; hem korku hem teslimiyet. Sanki o bakışlar, “Gitme, ama gideceksen Allah’a emanet ol,” diyordu. Bayram, o gözlerde kendi yüreğinin aynasını gördü. Bir adım attı kapıya doğru. Her adımında içindeki yük biraz daha ağırlaşıyor, omuzları biraz daha çöküyordu. Sonunda sesi titreyerek konuştu: “Hakkını helal et ana…” dedi, sesi çatallandı ama içinde bir güç vardı. “Beni affet…” Kadın önce sustu. Elleriyle göğsünü bastırdı, kalbinin çarpıntısını saklamak ister gibiydi. Sonra başını hafifçe eğdi, dudakları kıpırdadı ama sesi çıkmadı. Yalnızca gözlerinden yaşlar süzüldü yere, birer birer… Toprak onları sessizce emdi; sanki ana yüreğinin duasıydı o damlalar. Bayram arkasına dönüp son kez baktığında, annesinin silueti gaz lambasının titrek ışığında bir gölge gibi dalgalanıyordu. Kadıncağızın omuzları çökmüş, başı hafifçe öne eğilmişti; sanki yılların ağırlığıyla değil, o anın acısıyla bükülmüştü beli. Elindeki tülbenti göğsüne bastırmış, titreyen dudaklarından belli belirsiz bir dua dökülüyordu. Işık, yüzündeki çizgileri daha belirgin hale getiriyor; acıyı, yorgunluğu ve bir annenin sönmeyen umudunu aynı anda gösteriyordu. Bayram’ın kalbi sıkıştı, boğazı düğümlendi. Gözleri doldu ama geri dönemedi. Çünkü artık biliyordu; kader, çoktan kendi hükmünü vermişti onun için. Dışarıda hava serindi; dağlardan inen rüzgâr kuru yaprakları savuruyor, geceyi daha da keskin bir sessizliğe bürüyordu. Bayram’ın üstünde ince, yıpranmış bir ceket vardı; yakası yırtılmış, dirsekleri yer yer sökülmüştü. Soğuk, iliklerine kadar işliyordu ama o, hiçbir şey hissetmiyordu. Çünkü yüreğinde esen fırtına, dağ rüzgârından çok daha sertti. Adımları telaşlıydı; sanki her adımıyla geçmişinden biraz daha uzaklaşıyor, ama aynı zamanda o geçmişin gölgesi peşinden koşuyordu. Durmaya cesaret edemiyordu. Çünkü durursa, düşünceler onu ele geçirir, annesinin titreyen sesi, babasının çaresiz bakışı, mahpushanenin rutubetli duvarları bir bir zihnine hücum ederdi. O yüzden yürüdü; nefesi buğulanıyor, ayak izleri nemli toprağa kazınıyordu. Çakıralan ormanına vardığında, gökyüzünde ay bulutların arasından sızıyor, yer yer ışıklar ormanın gölgelerine karışıyordu. Tam o sırada, köyün yukarısından bir ses yankılandı: Cemek Sakal’ın yatsı ezanı. Bayram’ın adımları birden durdu. Sanki toprağa kök salmış gibiydi. Başını kaldırdı, gözlerini kapattı. O an, rüzgârın uğultusu bile susmuştu. “Allahu ekber… Allahu ekber…” Ezanın sesi geceyi doldurdukça Bayram’ın yüreği titredi. O tanıdık ses, aylardır duymadığı bir ilahi nefes gibiydi. Her harf, kalbinde bir yankı buluyor, içindeki fırtınayı biraz olsun dindiriyordu. Mahpushanede sabah akşam ezanı yalnızca hayalinde duymuştu; orada bile bu sesi taklit eder, duvarlara yaslanıp gözlerini kapatarak köyünü düşlerdi. Şimdi o ses yeniden kulağındaydı, ama arada geçen aylar, bu tanıdık ezanı bile acı bir hatıraya çevirmişti. Derin bir iç çekti. Göz kapaklarının arasından süzülen yaş, yanaklarından aşağı sessizce aktı. Dudakları kıpırdadı; neredeyse duyulmaz bir fısıltıyla mırıldandı: “Keşke bu ses hiç susmasa… Keşke zaman burada donup kalsa…” Çünkü bu ezan, onun yüreğinde kalan son sığınaktı. Ne mahpushanenin taş duvarları, ne kaçışın korkusu, ne de kaderin ağırlığı… Hiçbiri bu sesin karşısında hükmünü yürütemezdi. O an, Bayram’ın içindeki bütün sesler sustu. Gecenin içinde yalnızca o ezan vardı; karanlığı yaran, yüreğe işleyen o kadim çağrı… Ve Bayram, dizlerinin bağı çözülürken başını eğdi, alnını toprağa yaklaştırdı. Dudaklarından titrek bir dua döküldü: “Rabbim… Beni affet.” Rüzgâr yeniden esmeye başladığında, ezanın son yankısı ormanın içlerinde kaybolmuştu. Ama Bayram’ın yüreğinde, o sesin bıraktığı huzur hâlâ çınlıyordu, bir ömür boyu unutamayacağı kadar derin, bir mahpusun kurtuluşu kadar anlamlı.
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.
Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Ne paylaşacaksınız?
Şiir, yazı, kitap ya da ileti için hızlıca ilgili alana geçin.