Her ruh, yeniden düzenleme ihtiyacı duyan bir melodidir. stephane mallarme
BAFRA'DA ÜLKÜCÜLERİN YÜRÜYÜŞÜ
Bazı yürüyüşler vardır; ayak sesleri sokaklarda kaybolur ama yankısı bir milletin hafızasında kalır. Ve bazı insanlar… Kendi geleceklerini bir kenara bırakıp, bir ülkenin yarınını omuzlarında taşır. ...
1. Bölüm

İLK TEPKİ

41 Okuyucu
0 Beğeni
0 Yorum
Ülkücüler, rahat kelimesiyle hiçbir zaman dost olamamışlardı. Onların hayatı, bir gölge gibi peşlerinden ayrılmayan mücadelelerle doluydu. Dünya nimetleri, onlar için yalnızca birer sınavdı; ne gözleri vardı bu nimetlerde ne de nasipleri. Ellerindeki her şeyi paylaşmaya hazırdılar, ama kendileri için hiçbir şey istemezlerdi. Hep veren oldular; hiç almadılar. Bu yüzden onların yaşamı, sürekli bir fedakârlık ve adanmışlık hikâyesiydi.
Evlerinde bile bu ruh hâli eksik olmazdı. Aile sofralarında bazen şaka yollu tartışmalar yaşanırdı. Babaları, oğullarının gözlerindeki o ateşi gördükçe hem gururlanır hem de endişelenirdi. Bir akşam yemeğinde babası oğluna gülümseyerek sordu:
“Oğlum, sen mi kurtaracaksın vatanı?”
Bu soru aslında bir şakaydı; ama içinde derin bir kaygı saklıydı. Oğlunun gözlerindeki kararlılığı görünce içini bir ürperti kapladı. Genç adam kaşı çatılmış, çatalını masaya bırakmıştı. Gözleri babasının gözlerine dikildi ve sesi titremeyen bir kararlılıkla cevap verdi:
“Evet, ana! Görmüyor musun? Ülkemizi yıkacaklar! Bizi Rusya’ya bağlayacaklar! Erkeklerimizi köle yapacaklar, kızlarımızı cariye edecekler! Boğazımdan haram lokma mı geçirdiniz de benden sessiz kalmamı bekliyorsunuz?”
Babanın eli titredi; oğlu haklıydı belki de… Ama ya başına bir şey gelirse? Ya bu mücadele onu elinden alırsa? Babanın yüreği daraldı ama belli etmedi; oğlunun inancı dağları yerinden oynatacak kadar güçlüydü.
Ülkücü fikir, yalnızca kâğıtlara yazılan ya da dillerde dolaşan birkaç sözden ibaret değildi. Bu fikir ancak yaşandığında ve yaşatıldığında anlam kazanıyordu. Yoksa soğuk kış gecelerinde çocukları uyutmak için anlatılan masallardan farkı kalmazdı.
Bir ülkücünün hayatı boyunca taşıdığı yük ağırdı; ama bu yük aynı zamanda onun onuruydu. Her sabah kalktığında aynaya baktığında gördüğü kişi ona hatırlatırdı: “Senin görevin bitmedi.” Bu görev neydi? Kimi zaman sokaklarda haksızlığa karşı durmak, kimi zaman ise kalemiyle doğruyu savunmak… Ama her durumda mücadele etmekti.
Onlar için ülkücülük sadece bir fikir değil, kanla yazılmış bir destandı. Her nefeste yeniden doğan ve her adımda daha da güçlenen bir bayraktı bu dava… Ve o bayrak ancak mücadele eden ellerde dalgalanabilirdi.
Ülkücüler bilirlerdi ki eğer bu fikir unutulursa ya da sadece dudaklardan dökülen boş sözlere dönüşürse, geçmişteki tüm fedakârlıklar boşa giderdi. O yüzden ülkücülük yaşamak ve yaşatmak demekti; tıpkı karanlıkta yol gösteren bir yıldız gibi…
Bafra Lisesi’nin koridorlarında yankılanan ayak sesleri, okulun otoritesini temsil eden iki farklı figürün varlığını hissettiriyordu. Müdür Enver Güncavdı, Terme’den gelmiş iri yarı bir adamdı. Sert bakışları ve heybetli duruşuyla öğrenciler üzerinde hem saygı hem de korku uyandırıyordu. Onun yanında ise müdür yardımcısı Sedat Açıkgöz vardı; aksayarak yürüyen bu adamın her hareketinde bir hikâye saklıydı. Sedat Bey’in aksayan adımları, onun geçmişte yaşadığı zorlukların sessiz bir yankısı gibiydi.
Okulda fikir kulüpleri büyük bir rekabet içindeydi. Fencilerin desteklediği “Yükseliş” ve edebiyatçıların savunduğu “Doğuş” kulüpleri arasında kıyasıya mücadeleler yaşanıyordu. Her yarışma, gençlerin içindeki tutkunun alevlendiği bir arenaya dönüşüyordu. Genelde kazanan taraf Yükseliş olurdu; bu zaferler onların özgüvenlerini artırırken diğerlerinin hırsını körüklüyordu.
Salih Karakaya, Bafra’ya kimya öğretmeni olarak gelmişti ama kısa sürede idareci olmuştu. Onun fiziksel görünümü bile dikkat çekiciydi: İri yarı bedeni, daima geriye taranmış ıslak saçları ve kalın dudaklarıyla bulunduğu ortamda hemen fark edilirdi. Ancak Salih Hoca’nın asıl dikkat çeken yanı, öğretmenden çok bir militana benzeyen tavırlarıydı. Türk milletine yabancı ideolojilerin propagandasını yaparken gözlerindeki kararlılık, onun inandığı davaya olan bağlılığını açıkça gösteriyordu.
Salih Hoca’nın günleri sadece ders anlatmakla geçmiyordu; o aynı zamanda öğrencileri kendi fikir dünyasına çekmek için uğraşıyordu. Özellikle zeki ve haşarı çocuklarla yakınlık kuruyor, onları evine davet ediyor ve burada düzenlediği içki sofralarında etkisi altına alıyordu. Bu yöntemlerle milli değerlere düşman bireyler yetiştirmeye çalışıyor, onları kendi ideolojisinin militanları haline getiriyordu.
Bir Cuma günüydü; güneş bahçeyi aydınlatıyor, öğrenciler serbestçe namaza gidip gelebiliyordu. Bahçe kapısından giren birkaç öğrenci Salih Hoca’nın dikkatini çekti. Elinde tuttuğu sopa ile bahçede dolaşırken onları durdurdu ve alaycı bir ses tonuyla sordu:
“Oo beyler! Nereden geliyorsunuz bakalım?”
Öğrencilerin başında Cahit Yazıcı vardı; o an herkes toparlandı ve kendilerine çeki düzen verdiler. Cahit cesurca cevap verdi:
“Hocam, cuma namazındaydık…”
Bu sözler Salih Hoca’nın yüzünde bir tebessüm, sesinde alaycı bir ton, gözlerinde küçümseyen bir bakış seziliyordu. Sözlerine başlamadan önce derin bir nefes aldı, ardından sesini babacan bir tınıya büründürmeye çalışarak konuştu:
“Çocuklar, sizler çağdaş insanlarsınız. Ne işiniz var camide mamide? Size hiç yakıştıramadım, tütütüüüü… Hem öyle şeylere neden inanıyorsunuz? Sizler yobaz mısınız? O örümcek kafalıların gittiği yerde ne işiniz var?”
Bir an için sessizlik oldu. Bu sözler, öğrencilerin yüreklerine ağır bir taş gibi oturmuştu. Kimileri başlarını öne eğdi; kimileri ise şaşkınlıkla birbirine baktı. Ama Cahit… O küçücük vücuduna rağmen kocaman bir cesaret taşıyordu içinde. İri kıyım hocanın bu sözleri onun inançlarına dokunmuştu; hem de en derin yerinden. Kalbi hızla çarpmaya başladı; sanki göğsünden çıkacak gibiydi. Gözlerini Salih Hoca’ya dikti ve titremeyen ama kararlı bir sesle itiraz etti: “Bu söyledikleriniz doğru değil! Bizim inançlarımız sizin alay edeceğiniz şeyler değil!”
Cahit’in bu çıkışı buz gibi bir hava estirdi. Salih Hoca’nın yüzü kızardı; kaşları çatıldı ve sesi giderek yükseldi:
“Sen kime karşı geliyorsun çocuk? Haddini bil!”
Ama Cahit susmadı. İçindeki öfke büyüdükçe büyüyordu; sanki gölgesiyle kavga ediyormuş gibi hissetti. Müdürün küçümseyici tavırları onu daha da hırslandırdı. Sözlü tartışma kısa sürede kontrolden çıktı; ses tonları yükseldi, eller havada savruldu, yüz ifadeleri sertleşti. Derken itiş kakış başladı ve sonunda yumruklar konuşmaya başladı.
Olayın ardından Salih Hoca, Cahit’i disipline verdi. Ancak bu olay sadece Cahit’i değil, tüm öğrencileri derinden etkiledi. Onlar için ezan sesleriyle büyümüş olmak kutsaldı; inançlarına yapılan bu saldırı hayal kırıklığı yaratmıştı. Salih Hoca’nın okulda komünizm propagandası yaptığını zaten biliyorlardı ama dini yaşantılarına böylesine açıkça cephe almasını beklememişlerdi.
Salih Hoca’nın yöntemleri ise giderek daha ilginç hale geliyordu. Öğrencileri evine davet ediyor, onlara içki ikram ederek milli duygularından uzaklaştırmaya çalışıyordu. Bu tuzağa düşenlerden biri de Nurhat Kocabaş’tı; Cahit’in en yakın dostuydu ama artık bambaşka biri olmuştu.
Bir gün Cahit ona çıkıştı:
“Yahu Nurhat oğlum, senin o komünistle ne işin var? Delirdin mi?” diye bağırdı, sesi öfkeyle titreyerek. Gözleri, bir çift kömür gibi parlıyordu. Bu sözler, yankılanırken, herkesin bakışları Nurhat’a çevrildi.
Nurhat, bu çıkışı bekliyormuş gibi sakin bir şekilde arkasına yaslandı ve dudaklarında alaycı bir gülümseme belirdi. Bir an için sessizlik çöktü; sonra kahkaha patladı. Öyle bir kahkaha ki gerilimi bıçak gibi kesip attı.
“Lan cahiller!” dedi Nurhat, gözlerini tek tek üzerlerinde gezdirerek. “Ben sizin gibi deli miyim? Her akşam hocanın evinde koltuğa yaslanıp viski mi yudumluyorum? Siz burada böyle pinekleyin bakalım! Hayatınızı çürütün şu dört duvar arasında.” Sesi hem meydan okuyan hem de küçümseyen bir tondaydı.
Sınıfın havası ağırlaştı; kimse karşılık veremedi. Nurhat’ın sözleri, içerideki herkesi susturmuştu ama aynı zamanda içlerinde derin bir huzursuzluk yaratmıştı.
Salih Hoca’nın evi ise bambaşka bir dünyaydı. O evde her şey planlıydı; her hareket hesaplıydı. Salih Hoca’nın hanımı, ince askılı elbisesiyle zarif ama soğuk bir edayla öğrencilerin kadehlerini dolduruyordu. Kadının yüzünde hafif bir tebessüm vardı ama gözleri boştu; sanki başka bir yere bakıyordu.
Öğrencilerden bazıları bu lüks ortamın büyüsüne kapılmıştı bile; kadehler havada çarpışıyor, kahkahalar yükseliyordu. Ama diğerleri… Diğerleri farkındaydı: Bu evdeki sıcaklık sahteydi, bu gülüşlerin ardında karanlık niyetler gizleniyordu.
Salih Hoca’nın oturduğu yerden öğrencilerini izleyişi ürperticiydi. Gözleri her hareketi tartıyor, her sözü ölçüyordu. Onun amacı belliydi: Bu genç zihinleri kendi fikirlerinin esiri yapmak… Yavaş yavaş ama kesinlikle onları kendi davasına çekmek…
Ve işte o kin… Öğrencilerin içinde filizlenen o his… Salih Hoca’ya duyulan o ince nefret… Zamanla büyüyor, katılaşıyor ve içlerinde ağırlaşan bir topak haline geliyordu. Kimse bunu açıkça dile getiremese de herkes hissediyordu: Bu evde hiçbir şey göründüğü gibi değildi.
Bir gün Tayyar, içindeki sıkıntıyı daha fazla taşıyamayacağını hissetti. Yüreği, bir volkanın patlamaya hazır lavları gibi dolup taşıyordu. Kendilerinden yaşça biraz büyük olan Sefer Peker’e derdini açtı. Sefer, Tayyar’ın gözlerindeki öfkeyi ve çaresizliği fark ettiğinde, ona yardım etmeye karar verdi. Beraberce bir plan yaptılar; bir plan ki hem cesaret hem de intikam kokuyordu. Ancak bu planın yankıları çok daha büyük olacaktı.
Baha Sertkaya da bu plandan haberdar olmuştu ama Tayyar, uygulama aşamasında yanına sadece İbrahim’i aldı. Gözlerinde kararlılıkla doğruca Salih Hoca’nın evine gittiler. Gece karanlığında sokak lambalarının solgun ışıkları altında ilerlerken, kalplerinin atışı neredeyse sessizliği delip geçiyordu. Etrafı dikkatle kolaçan ettiler; kimsenin onları görmediğinden emin olduktan sonra harekete geçtiler. Salih Hoca’nın gri motosikleti orada duruyordu; yıllardır hırpalanmış, hor görülmüş bu araç şimdi onların hedefindeydi.
Bu motosikletin başına gelenler gerçekten de pişmiş tavuğun başına gelmemişti. Hoca’ya kızanlar okulun önünde ya da evinin bahçesinde motosikleti tekmelemiş, boyasını kazımış ve oturağını kesmişlerdi. Bir keresinde benzin deposuna şeker doldurmuşlardı ki motorun en büyük düşmanıydı bu şeker… O gün Salih Hoca’nın sesi koridorlarda yankılanmıştı: “Kim yaptı lan bunu?” diye bağırmıştı ama kimse çalmaya cesaret edememişti, ta ki o geceye kadar.
Tayyar ve İbrahim, motosikleti yerinden oynatmaya çalıştılar ama vücutlarına göre çok ağırdı. Her denemelerinde nefesleri kesiliyor, alınlarından ter damlıyordu. Yolda birkaç kez çalıştırmayı denediler ama motor inatçıydı; sanki kaderine razı olmuş gibi direniyordu onlara. Sonunda pes ettiler ve sürükleyerek götürmeye karar verdiler.
Yaz günüydü; hava cehennem sıcağı gibiydi ve güneş tepede adeta onları yakıyordu. Kan ter içinde Aynalı Çeşme’nin yanına vardıklarında ikisinin de nefesi kesilmişti ama gözlerinde hâlâ o kararlı bakış vardı. Motosikleti sel sularının oyduğu derin hendeğin içine sürüklediler ve sonra ateşe verdiler.
Alevler hızla yükseldi; gri motosikletin metal gövdesi alevlerin içinde erirken gökyüzüne yoğun siyah dumanlar yükseliyordu. Bu dumanlar sadece havayı değil, Tayyar’ın içindeki öfkeyi de temsil ediyordu, biriken her şey şimdi kül olup gidiyordu.
Hemen hendeğin karşısındaki tütün tarlasında çalışan işçiler yangını görünce bağırmaya başladılar: “Yangın var! Yangın var!” diye sesleniyorlardı ama Tayyar ve İbrahim çoktan oradan uzaklaşmışlardı. Arkalarında bıraktıkları sadece yanan bir motosiklet değil, aynı zamanda gençliklerinin isyan dolu bir yankısıydı.
Tayyar, arkadaşının kolundan tutarak olay yerinden hızla uzaklaştı. Kalpleri göğüs kafeslerinden çıkacakmış gibi atıyordu. Gençlik Caddesi’ne doğru yürürken, ayaklarının altında kaldırımın sesi bile onlara suçlarının yankısı gibi geliyordu.
Yolun karşısında Sefer Peker belirdi. Sanki hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi, elleri cebinde sallana sallana yaklaşıyordu. Tayyar’ın yutkunduğunu fark etti ama bir şey demedi. Yanlarına geldiğinde gözlerini kısarak baktı.
“Hallettiniz mi?” diye sordu, sesi alaycı bir tını taşıyordu.
Tayyar ve arkadaşı başlarını aynı anda salladılar. “Evet,” dercesine kısa ve sessiz bir hareketti bu; kelimeler boğazlarında düğümlenmişti.
Sefer’in yüzünde sinsice bir gülümseme belirdi. “Aferin size,” dedi soğukkanlılıkla. Ardından arkasına dönüp ekledi: “Beni takip edin.”
Gençlik Caddesi boyunca yürüdüler. İçlerinde garip bir heyecan vardı; korkuyla karışık bir zafer duygusu… Sefer ara sıra dönüp bakıyor, dudaklarının kenarında beliren o kibirli gülümsemeyi saklamaya gerek bile duymuyordu.
Bir süre sonra caddenin sonuna vardılar ve orada durup birbirlerine baktılar. Sessizlik içinde paylaşılan bu anın ardından herkes kendi yoluna dağıldı.
Ertesi sabah Bafra üzerinde güneş doğarken, gazete bayilerinin önünde toplanan insanlar manşetlere göz gezdiriyorlardı:
“Bafra Lisesi öğretmenlerinden Salih Karakaya’nın motosikleti kimliği meçhul kişiler tarafından çalındı ve yakıldı!”
Haber hızla yayıldı; dedikodular fısıltılara karıştı ve şüpheler her zamanki gibi Metin Kaplan’ın üzerinde yoğunlaştı. Adı çıkmıştı bir kere; ne yaparsa yapsın kurtulamıyordu bu kötü ününden. İnsanlar onun hakkında konuşurken hep aynı cümleleri tekrarlıyordu: “Adı çıkmış dokuza, inmez sekize…”
Metin ise suçlamaları reddetti; öfke dolu gözlerle kendini savunmaya çalıştı ama kimse ona inanmadı. Okul koridorlarında yankılanan fısıltılar giderek büyüdü: “Salih Hoca’nın motosikletini ben yaktım!” diyen öğrenciler çoğaldıkça çoğaldı. Herkes suçu üstleniyormuş gibi görünüyordu ama gerçeği bilenlerin içindeki sessizlik, en ağır yük olarak kalmaya devam etti.
Yorum Yapın
Yorum yapabilmeniz için üye olmalısınız.
Yorumlar
© 2026 Copyright Edebiyat Defteri
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Üyelik
Giriş paneli

Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.

ÜYELİK GİRİŞİ

KAYIT OL