Aptallığın en büyük kanıtı, aynı şeyi defalarca yapıp farklı bir sonuç almayı ummaktır einstein
BAFRA'DA ÜLKÜCÜLERİN YÜRÜYÜŞÜ
Bazı yürüyüşler vardır; ayak sesleri sokaklarda kaybolur ama yankısı bir milletin hafızasında kalır. Ve bazı insanlar… Kendi geleceklerini bir kenara bırakıp, bir ülkenin yarınını omuzlarında taşır. ...
2. Bölüm

GENÇ ÜLKÜCÜLER DERNEĞİNİN KURULUŞU

50 Okuyucu
0 Beğeni
0 Yorum
Yıl 1969. Tayyar, Bafra Lisesi’nden mezun olduğunda, hayatının yeni bir dönüm noktasına adım atacağından habersizdi. Mezuniyetin ardından Erzurum Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesine kayıt yaptırdı. Daha önce hiç bu kadar kalabalık bir öğrenci topluluğunu bir arada görmemişti. Kampüsün geniş avlularında yankılanan gençlerin sesleri, koridorlarda dolaşan heyecanlı adımlar ve sınıflardan taşan bilgi dolu tartışmalar onu hem büyülemiş hem de şaşırtmıştı. Kalabalığın içinde kendini küçük ve yalnız hissettiği anlar oldu; ancak bu yalnızlık uzun sürmeyecekti.
Tayyar, lise yıllarında oldukça aktif bir öğrenciydi. Fikir kulüplerinde görev almış, düşüncelerini özgürce ifade etmeyi öğrenmişti. Demokrat Parti (DP) kökenli bir aileden geliyordu; ailesinin siyasi geçmişi onun karakterini şekillendirmişti. Ancak şimdi gurbetteydi ve gurbetin soğuk yüzüyle tanışıyordu. İnsan memleketinden uzaklaştığında sohbet edecek, dertleşecek bir hemşeri arar ya… İşte Tayyar da çok geçmeden kendi gibi düşünen insanlarla karşılaşmaya başladı.
Bir gün memleketinden gelen annesinin hazırladığı tavukları dost sofralarında paylaşırken Anadolu’nun dört bir yanından gelen kara yağız delikanlılarla aynı masayı paylaşıyordu. Tavukların kokusu odayı sararken, muhabbet koyulaşıyor, milli meseleler üzerine hararetli tartışmalar yapılıyordu. Bu gençler kısa sürede birbirlerine kardeş gibi bağlandılar; evlerini, yurtlarını ve ekmeklerini paylaştılar. Tayyar için bu dostluklar gurbetin soğukluğunu kırıyor, ona sıcak bir yuva hissi veriyordu.
Arkadaşlarının sohbetlerinden etkileniyordu; onların fikirleri zihninde yeni ufuklar açıyordu. Her biri farklı yerlerden gelmiş olsa da ortak noktaları vatan sevgisiydi. Bu sevgi onları birbirine kenetliyordu.
Bir gün kampüste dolaşırken Erzurum Tren Garı’nda Kamil Turan isimli bir doçentin konferans vereceğini duyduğunda içini tarifsiz bir heyecan kapladı. O güne dek böyle önemli bir etkinliğe katılmamıştı ve bu fırsatı kaçırmak istemedi. Konferans günü geldiğinde salona adım attığında içeride elli bir kişi vardı; tanıdık yüzler arasında Atamer Güreş, Necmi Akkoyunlu, Yılma Durak, Tahir Sütçüoğlu ve Rıza Müftüoğlu dikkatini çekti. Diğerlerinin isimlerini bilmese de hepsinin gözlerinde aynı kararlılığı gördü.
Konferansın başlamasıyla birlikte salonu derin bir sessizlik kapladı. İlk olarak kürsüye Yılma Durak çıktı ve sesi tüm salonda yankılandı:
“Biz ülkücüyüz ama birileri bize komando diyorlarmış! Eğer komandoluk vatanın bölünmez bütünlüğüne kasteden bölücülere ve komünistlere haddini bildirmekse biz komandoyuz! Biz her zaman ve her yerde vatan hainlerinin ve komünistlerin başını ezmeye hazır ve nazır komandolarız!”
Bu sözler Tayyar’ın kalbine işledi; salondaki herkes gibi o da derinden etkilendi. Yılma Durak’ın konuşması sadece kelimelerden ibaret değildi; her cümlesinde inanç vardı, kararlılık vardı… Ve belki de en önemlisi cesaret vardı.
O gece Tayyar için sıradan bir konferans olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyordu. Hayatında ilk kez böylesine güçlü fikirlerle karşılaşmıştı; bu fikirler onun dünyasını sarsıyor, yeniden şekillendiriyordu. Artık sadece üniversite eğitimi almak için değil, aynı zamanda ülkesine hizmet etmek için burada olduğunu hissediyordu.
Erzurum’un soğuk kış gecelerinde dostlarıyla yaptığı uzun sohbetlerde bu konuları tekrar tekrar tartıştılar; vatan sevgisiyle yoğrulmuş hayaller kurdular. Tayyar artık yalnızca kendi geleceğini değil, ülkesinin geleceğini de düşünüyordu.
Salonda derin bir sessizlik hâkimdi. Herkes, birazdan duyacakları sözlerin büyüsüne kapılmaya hazırdı. Yılma Durak, elindeki kâğıda kısa bir bakış attıktan sonra şiiri okumaya başladı:
Cengiz Han’dan pusat iste pul iste.
Alparslan’dan yürek iste kol iste.
Altaylardan Tuna’ya yol iste.
Tanrı Dağında dokuz ışık yansın hey!
Bütün dünya bozkurtları ansın hey!
Her kelime, salondaki insanların kalbine işliyor, her dize ruhlarında yankılanıyordu. Şiirin sonuna gelindiğinde, salonu dolduran sessizlik yerini coşkulu bir alkış tufanına bıraktı. Alkışlar yalnızca ellerden değil, yüreklerden de kopuyordu; bu alkışlar bir teşekkürden çok daha fazlasını ifade ediyordu: Bir bağlılık yeminiydi adeta.
Hatip, şiirin ardından konuşmasına başladı. Sesi kararlı ve etkileyiciydi; her kelimesi dinleyenlerin zihinlerinde yankılanıyor, kalplerine dokunuyordu. Türkiye’nin içinde bulunduğu durumdan bahsetti önce; ardından Türk Milliyetçiliği üzerine düşüncelerini dile getirdi. Tayyar, o güne kadar hiç duymadığı sözleri işitiyordu ve bu sözler onun ruhunda fırtınalar estiriyordu.
“Türk milletini sevmek,” diyordu hatip, “onun iyiliğini istemek ve onu yüceltmek için çalışmak… Hakkını-hukukunu çiğnetmemek… En kısa zamanda onu refaha kavuşturup zengin kılmak… Esaret altındaki soydaşlarını kurtarmak…” Bu fikirler Tayyar’ın zihninde yeni ufuklar açıyordu. Her cümleyle birlikte içindeki millî şuur daha da güçleniyor, kalbinde tarifsiz bir gurur filizleniyordu.
Konuşmacı, Kaşgarlı Mahmut’un Divan-ı Lügat-it Türk eserinden kısa yazılar okumaya başladığında salondaki atmosfer iyice yoğunlaştı. Tayyar ise artık sadece dinlemiyor; ruhuyla bu hikmet dolu sözlerin arasında dolaşıyordu. Gözlerini kapattığında kendisini Türk yurtlarında bir yolculuğa çıkmış gibi hissediyordu.
Kafasında Rus ve Çin zindanlarında işkence gören Türkleri canlandırdı; onların acısını hissetti ama aynı zamanda onların direncinden ilham aldı. Hatibin sesi yeniden yükseldi:
“Arkadaşlar! Gördük ki Rab, devlet güneşini Türk burçlarında doğurdu. Onlara ülkelerin yönetimini ihsan etti. Türk adını Allah onlara kendi armağan etti.” Salondaki herkes pür dikkat kesilmişti.
Hatip devam etti: “Türkü han-hakan kıldı! Her kim muradına ermek isterse Türklüğe bağlı kalsın! Çünkü Türklük temiz yüreklilik, mertlik, merhamet, adalet ve hak bilirliğin hamuru ile yoğrulmuştur.” Bu sözler Tayyar’ın zihninde yankılanırken gözleri doldu; çünkü bu özelliklerin Tanrı’nın insanlığa en büyük ikramlarından biri olduğunu düşündü.
Tayyar’ın zihni artık başka diyarlardaydı; sanki zaman ve mekân kavramından sıyrılmıştı. Kendini Altay Dağları’nda özgürlüğün rüzgârını hissederken buldu, ardından Tuna Nehri boyunca akan suyun dinginliğiyle huzur buldu. İçinde tarifsiz bir sevgi büyüyordu: Hem geçmişe hem de geleceğe dair bir sevgi… Bu sevgi ona güç veriyor ve onu harekete geçmeye çağırıyordu.
Konuşma sona erdiğinde salonda yine coşkulu alkışlar yükseldi ama Tayyar için bu alkışların ötesinde bir anlam vardı: O artık sadece dinleyen biri değildi; o an itibarıyla harekete geçmeye hazır bir nefer olmuştu.
Tayyar, üniversitenin geniş koridorlarında yürürken, her adımında bir şeylerin değiştiğini hissediyordu. Gözleri, kantinde oturan grupları tararken, yüzlerinde alaycı bir gülümseme taşıyan solcu gençlere takıldı. Onlar, sanki bu toprakların ruhunu hiçe sayan birer yabancı gibi davranıyorlardı. Ellerindeki dergiler ve gazeteler, Türk milletinin kutsal değerlerine açıkça saldıran yazılarla doluydu. Bu yazılar, yalnızca fikir ayrılığı değil, aynı zamanda bir meydan okumaydı. Tayyar’ın yüreği sıkışıyordu; çünkü bu saldırılar sadece kâğıt üzerinde kalmıyor, kampüsün her köşesine sinsice yayılıyordu.
Son günlerde bu hastalık düşünceden çıkmış, eyleme dönüşmüştü. Üniversitenin kantininde ya da amfilerde tek başına yakalanan ülkücüler tehdit ediliyor, üzerlerine gidiliyordu. Solcuların gözlerindeki öfke ve küçümseme Tayyar’ı daha da hırslandırıyordu. Ama o biliyordu ki bu baskılar onları yıldırmak yerine daha da kenetliyordu. Sayıları azdı belki ama davaları kutluydu ve yürekleri kocamandı.
Tayyar’ın aklına çocukluğunda dedesinden dinlediği hikâyeler geldi. Dedesi ona hep “Bu topraklar kolay kazanılmadı evlat!” derdi. “Her karışında şehit kanı var.” Şimdi ise o kutsal topraklarda yetişmiş gençler arasında bir savaş vardı; biri milletine sırtını dönmüş, diğeri ise onun onurunu savunmaya ant içmişti.
Tayyar’ın içinde bir ateş yanıyordu; bu ateş ne korkuya ne de yılgınlığa yer bırakıyordu. O ve arkadaşları için mesele sadece bir fikir mücadelesi değildi; mesele vatanın onuru, bayrağın şerefi ve milletin geleceğiydi. Her tehditte daha da güçleniyorlar, her sataşmada birbirlerine daha sıkı sarılıyorlardı.
Bir gün kantinde otururken solcu gençlerden biri yanlarına yaklaştı. Elinde tuttuğu dergiyi masanın üzerine sertçe bıraktı ve alaycı bir ses tonuyla konuştu: “Hadi bakalım! Söyleyin bize yobazlığınızı nasıl savunuyorsunuz?” Tayyar’ın gözleri parladı ama sakinliğini korudu. Arkadaşlarına döndü ve sessizce işaret etti: “Sakin olun.”
Ama içten içe kaynıyordu Tayyar; çünkü o derginin kapağında İstiklal Marşı’na yapılan hakareti görmüştü. Bu hakaret sadece bir şiire değil; Mehmet Akif’in ruhuna, Çanakkale’de can verenlere yapılmıştı.
“Biz yobaz değiliz,” dedi Tayyar sakin ama kararlı bir sesle. “Biz Türk milletinin evlatlarıyız ve sizin gibi köksüzlere karşı buradayız.”
Solcu gençler kahkaha atarak uzaklaşırken Tayyar’ın arkadaşlarından biri fısıldadı: “Bizi yıldırmaya çalışıyorlar.” Tayyar başını salladı: “Yıldıracaklarını sanıyorlar ama bilmiyorlar ki biz inancımızdan güç alıyoruz.”
O gece yurtta toplanan ülkücüler uzun uzun konuştular. Her biri farklı şehirlerden gelmişti ama hepsinin ortak noktası aynıydı: Vatan sevgisi ve inançları uğruna mücadele etmek! Aralarındaki bağ her geçen gün güçleniyordu çünkü onlar yalnızca arkadaş değil; aynı davanın yolcularıydılar.
Tayyar konuşmaya başladığında odada derin bir sessizlik oldu: “Arkadaşlar,” dedi titreyen ama güçlü bir sesle, “bizim davamız büyük! Biz sadece kendimiz için değil; bizden sonra gelecek nesiller için de buradayız! Eğer bugün susarsak yarın çocuklarımızın yüzüne bakamayız!”
Bu sözler odadaki herkesi derinden etkiledi. O an herkes anladı ki bu mücadele yalnızca bugünün meselesi değildi; bu mücadele tarihin omuzlarına yüklediği kutsal bir görevdi.
Üniversite artık sadece eğitim alınan bir yer olmaktan çıkmıştı; burası fikirlerin savaştığı bir cepheye dönüşmüştü. Solcuların ellerindeki yıkıcı yayınlara karşı ülkücüler kendi değerlerini anlatan bildiriler hazırlamaya başladılar. Her sabah kampüsün duvarlarına astıkları afişlerle Türk milletinin ahlakını ve inancını savundular.
Ama bu kolay olmadı… Solcular onların afişlerini yırttıkça onlar yenilerini astılar; tehditler arttıkça daha cesur oldular.
Tayyar ve arkadaşları için bu mücadele bitmeyecekti çünkü onlar biliyorlardı ki vatan sevgisi asla tükenmezdi! Onların azmi ve kararlılığı sadece üniversitedeki birkaç kişiye değil; tüm millete örnek olacaktı!
“Biz az olabiliriz,” diye düşündü Tayyar son kez afiş asarken, “ama unutmasınlar ki bizim arkamızda bin yıllık tarih var!”
Tayyar, o gün öfkesini artık içinde tutamayacak kadar dolmuştu. Gözleri ateş gibi parlıyor, yumrukları sıkılı bir halde masaya vuruyordu. “Bu vatan düşmanları!” diye haykırdı, sesi kantinin duvarlarında yankılandı. “Bazen devletçi, bazen insancı, bazen de ilim adamı kılığına bürünüp insanlarımızı zehirlemelerine neden izin veriliyor?” Sözleri, hem bir isyanın hem de derin bir çaresizliğin yankısıydı.
O günden sonra Tayyar kendisini daha da geliştirmeye karar verdi. Kitaplara sığındı; tarih, siyaset ve felsefe üzerine ne bulduysa okudu. Her sayfa ona yeni bir pencere açıyor, her cümle ufkunu genişletiyordu. Ancak bu öğrenme süreci sadece bilgiyle değil, aynı zamanda içindeki mücadele ateşiyle de doluydu.
O günlerde Türkeş’in siyasete atılması ülkede büyük dalgalanmalara yol açmıştı. Bu hareket bazı çevrelerin uykularını kaçırmıştı; çünkü Türkeş’in varlığı onların planlarını bozuyor, düzenlerini tehdit ediyordu. Onlar için tek çözüm vardı: Türkeş’i durdurmak! Karanlık odalarda toplanıp haince planlar yaptılar. “Menderes’i Türkeş astı” propagandasını yayarak halkın zihnini bulandırmaya çalıştılar.
Tayyar için bu süreç daha da zorlayıcıydı çünkü ailesi Demokrat Parti kökenliydi ve bu durum onun mücadelesinde büyük bir engel teşkil ediyordu. Ama Tayyar pes etmedi; ailesine gerçekleri anlattı, onları ikna etmek için sabırla çabaladı. Nihayetinde ailesi onun kararlılığına boyun eğdi.
Birkaç gün önce Erzurum’da solcular Rektörlük binasını basmış ve ciddi maddi hasar vermişlerdi. Bu olay şehirdeki tansiyonu iyice yükseltmişti. Tayyar o sırada Alaçamlı De Gol lakaplı arkadaşıyla 1. Yurt’un kantininde oturuyordu. Solcular kantinde form düzenliyordu; ancak dışarıda fırtına kopmak üzereydi.
Rektörlüğün basıldığını duyan Erzurumlu Dadaşlar galeyana gelmişti. Çoluk çocuk demeden herkes eline ne geçtiyse alıp üniversiteye doğru koşmuştu. Sopalarla donanmış kalabalık öfkeyle ilerlerken solcuların yüzüne korku yerleşmişti. Can havliyle camlardan atlayanlar oldu; kimileri kaçarken yaralandı, kimilerinin ise ayağı kırıldı.
Bu sırada Ergün ve Necmi kapıyı tutuyorlardı; halkın içeri girmesini engellemeye çalışıyorlardı ama kalabalığın niyetini anlayınca hemen geri çekildiler ve kapıyı açtılar. İçeri doluşan Dadaşlar solculara ulaşamayınca hırsla geri döndüler ama geride bıraktıkları izler uzun süre unutulmayacaktı.
Tayyar tüm bu olan biteni sessizce izliyordu ama içinde fırtınalar kopuyordu. O an sadece bir çatışmanın değil, ideallerin savaşı olduğunu biliyordu; bu savaşta tarafını seçmişti ve asla geri adım atmayacaktı.
O günlerin modası belliydi: uzun saçlar, uzun favoriler… Gençliğin asi ruhunu yansıtan bu tarz, solcuların sembolü gibiydi. Ancak o gece, korkunun gölgesi her yere sinmişti. Solcuların gözleri öyle bir korkuyla dolmuştu ki, gecenin karanlığında lavabolar saçlarını ve favorilerini kesenlerle dolup taşmıştı. Makas sesleri yankılanırken, elleri titreyen gençler aynalara bakıyor, kimliklerinden bir parça daha kaybediyorlardı. Tayyar uzaktan onları izliyordu. Dudaklarının kenarında beliren hafif bir gülümseme, içindeki alaycı düşünceleri ele veriyordu. “Ne hale düştüler,” diye düşündü içinden. Ama bu gülüşün ardında derin bir mücadele vardı; bir taraf kazanacak, diğer taraf kaybedecekti.
Genel seçimler gelip çatmıştı. Erzurumlu ülkücüler için bu seçim sadece bir yarış değil, varoluş mücadelesiydi. Ancak kara kara düşünüyorlardı; ceplerinde ne doğru dürüst para vardı ne de kampanya yapacak imkânları… Oturup beklemek onların doğasına aykırıydı ama çözüm bulmak da kolay değildi.
Yılma Durak’ın liderliğinde 3. Yurt’un 25 numaralı odasında toplanıldı o gece. Oda kalabalıktı; fakülte başkanları, bölüm temsilcileri ve Ülkücü Hareket’in ileri gelenleri oradaydı. Herkesin yüzünde aynı endişe vardı ama gözlerinde inanç ışıldıyordu. Yılma Durak’ın sesi odanın içinde yankılandı: “Bir yol bulacağız! Bu dava için gerekirse kanımızı bile veririz!” Sözleri önce sessizlikle karşılandı ama sonra herkes birbirine baktı ve başlarını onaylarcasına salladı.
Kızılay Kan Merkezi’nin kan bağışı başına 25 lira verdiğini öğrenmişlerdi. Birkaç gün sonra harekete geçtiler. Topladıkları öğrencilerle birlikte Kızılay Kan Merkezi’ne gittiler. Soğuk hastane koridorlarında sıra bekleyen gençlerin yüzlerinde hem gurur hem de hafif bir tedirginlik vardı. Mustafa Kemal Evliyaoğlu sıraya girerken arkadaşlarına dönüp gülümsedi: “Bu dava için baygınlık geçireceksek bile değer!” dedi şakayla karışık.
Kan verme işlemi sırasında Mustafa Kemal gerçekten baygınlık geçirdiğinde ise herkesin yüreği ağzına geldi. Arkadaşları hemen yanına koştular; biri elini tutarken diğeri alnındaki teri sildi. “İyiyim,” dedi zayıf bir sesle Mustafa Kemal, gözlerini açarken. “Davamız için her şey feda olsun.”
O gün topladıkları kandan tam 8 bin lira kazandılar! Ellerindeki parayı sıkıca tutan Yılma Durak’ın gözleri doldu ama belli etmedi; sadece derin bir nefes aldı ve arkadaşlarına döndü: “Bu parayla seçime gireceğiz! Bu dava bizim kanımızla yazılıyor.”
İşte dillerde dolaşan o meşhur “Kan Parası” böyle ortaya çıktı… Bu fedakâr insanların yaşatmak istediği teşkilat tarih sahnesinden silinir miydi hiç? Onların inancı, cesareti ve fedakârlığı nesiller boyu anlatılacaktı.
1970 yılının Haziran ayında okullar tatil olacaktı ama Yılma Durak’ın aklı hâlâ yapılacak işlerdeydi. Öğrencilerle yeniden bir toplantı düzenledi; bu kez daha umutlu ama hâlâ temkinliydi.
“Arkadaşlar,” dedi güçlü sesiyle, “bu mücadele kolay olmayacak ama biz buradayız! Bizim davamız sadece bugünü değil yarını da kurtaracak.” Salondaki gençler sessizce dinlediler onu; bazıları heyecanla yumruklarını sıktı, bazıları ise gözyaşlarını gizlice sildi.
O an herkes biliyordu ki bu dava sadece onların değil, gelecek nesillerin de davasıydı…
Arkadaşlar, amacımız yok edilmek istenen bir milletin çocuklarını aslı cevheri ile tanıştırmak. Onları Türklük değerleriyle donatıp, ideallerimizdeki Büyük Türkiye’yi kurmak. Milletimizin değerlerine küfrederek milletimizin ekmeğini yiyenlere karşı milli bir bilincin nesillere aktarıldığı kutsal ocakları derhal kurmalıyız. Şimdi hepiniz ailelerinizin yanına sağ salim gidin, selamlarımızı iletin ve Genç Ülkücü Derneklerini tez vakit kaybetmeden kurunuz, dedi lider, gözlerinde kararlılığın ateşi parıldarken.
O an odada bulunan herkes, liderlerinin sözleriyle sarsıldı. Sözler yalnızca kulaklarına değil, yüreklerine de işliyordu. Her biri bu davanın ne kadar kutsal olduğunu bir kez daha idrak etti. Odanın köşelerinde yankılanan bu güçlü hitap, gençlerin içindeki inancı körüklüyor; onları harekete geçmeye zorluyordu. Liderin sesi titremiyordu; aksine her kelimesi bir dağ gibi sağlamdı ve her cümlesi bir ok gibi hedefe saplanıyordu.
Gençlerden biri, gözlerini yere dikmişti ama zihni fırtınalarla doluydu. “Bu dava,” diye düşündü kendi kendine, “yalnızca bizim için değil; bizden önce can verenler ve bizden sonra gelecek olanlar için de var.” Yüreği hızla çarparken liderlerinin söylediklerini aklında tekrar tekrar döndürüyordu: “Türklük değerleri… Büyük Türkiye…” Bu kelimeler onun için artık sadece kavramlar değildi; bunlar uğruna mücadele edilecek birer idealdi.
Devletin yüksek kademelerinde komünistlikten yargılanmış kişilerin yer alması ve milletin inancına ters düşen fikirlerin yayılması onları daha da hırslandırıyordu. Her biri bunun farkındaydı: Bu mücadele sadece fiziksel bir savaş değil, aynı zamanda fikirlerin savaşıydı. Bu yüzden daha fazla bekleyemezlerdi. Zihinlerinde tek bir düşünce vardı: “Harekete geçmeliyiz.”
Liderlerinin sözleri hala kulaklarında yankılanırken birbirlerine baktılar. Gözlerdeki kararlılık apaçıktı; kimse geri adım atmayacaktı. Herkes biliyordu ki bu yol kolay olmayacaktı ama hepsi de bu zorluğun üstesinden gelmeye hazırdı.
Gençler odadan ayrılmadan önce son kez birbirlerine baktılar. Sessizlik içinde paylaşılan bu bakışlarda binlerce duygu gizliydi: Kardeşlik, sadakat ve mücadeleye olan bağlılık… Liderleri onlara güveniyordu ve onlar da bu güveni boşa çıkarmayacaklarına dair kendi içlerinde yemin ettiler.
Birbirlerinden ayrılırken her biri farklı yönlere doğru yürüdü ama kalplerinde aynı ateş yanıyordu: Türklüğün yeniden dirilişi için mücadele etmek! Her adımlarıyla birlikte omuzlarında taşıdıkları sorumluluğun ağırlığını hissediyor ama aynı zamanda bu yükün onlara verdiği gücü de fark ediyorlardı.
Her biri evine döndüğünde ailelerine selamlarını iletti ve ertesi gün harekete geçmek üzere planlarını yapmaya başladı. Genç Ülkücü Dernekleri’nin kurulması artık sadece bir hayal değil; somut bir gerçek olacaktı. Onların gözünde bu dernekler yalnızca birer yapı değil; milli bilincin yeniden yeşereceği kutsal ocaklardı.
Ve böylece tarih sahnesinde yeni bir sayfa açılmaya başlandı…
Tayyar, Anadolu’nun bağrından kopup Bafra’ya geldiğinde, içinde taşıdığı ülkü ateşi gözlerinden okunuyordu. Genç Ülkücüler Derneği’ni kurma hayaliyle yola çıkmıştı. Ancak bu yolculuk, yalnızca bir dernek kurmaktan ibaret değildi; bu, milletine ve devletine adanmış bir ömrün ilk adımlarıydı. Tayyar’ın kalbi, Türk milletinin geleceğini inşa edecek gençlerin milli şuurla donatılması gerektiğine inanıyordu. Bu inançla Bafra sokaklarını arşınlamaya başladı.
Bafra’da gördüğü manzara umut vericiydi. Anadolu’nun başka üniversitelerinde okuyan gençler de aynı arayıştaydı; aynı ideallerle yanıp tutuşuyorlardı. Bu durum Tayyar’ın işini kolaylaştırdı. Ankara Yüksek Öğretmen Okulu’nda okuyan Ahmet Şimşek ile tanıştığında, iki ruh birbirini bulmuş gibiydi. İkisi de aynı davanın neferiydi ve bu dava için her türlü fedakârlığı yapmaya hazırdılar.
Ahmet Şimşek ile kafa kafaya verdiler ve yönetimi oluşturmak için çalışmalara başladılar. Yönetimde Adnan Sarı, Kenan Sarı, Hüseyin Kurt (nam-ı diğer Çoğal), Halit Ataseven (Gazibeyli), Ali Kemal Tören (Avukat) ve Sabri Durmuş (Petekçi Yakup’un oğlu) gibi isimler yer aldı. Her biri farklı bir hikâyenin kahramanıydı ama hepsinin ortak noktası, vatan sevgisiyle dolup taşan yürekleriydi.
Ancak işler her zaman istedikleri gibi gitmiyordu. Tayyar’ın nüfusta üç yaş küçük yazılmış olması nedeniyle Dernekler Yasası’na göre yönetici olması mümkün değildi. Bu durum onu yıldırmadı; aksine daha da hırslandırdı. Emir Diler de yaşı küçük olduğu için üyeliğe kabul edilmediğinde, o günün Bafra Kaymakamı Yahya Saip Bey’in Emir’i babasına şikâyet etmesi bile onların azmini kıramadı.
Bu gençlerin karşısına çıkan engeller ne kadar büyük olursa olsun, içlerindeki ülkü ateşi daha da harlanıyordu. Onlar için mücadele etmek bir görev değil, kutsal bir vazifeydi.
Bugünkü Medrese Aralığı’nda bulunan fırının üstündeki Milliyetçi Öğretmenler Derneği’nin küçücük odasında Ahmet Şimşek başkanlığında ilk Genç Ülkücüler Derneği kuruldu. Oda küçüktü ama fikirleri büyüktü; duvarları ise tarihe tanıklık eden sessiz birer şahitti.
İnşaatlardan topladıkları tahtalarla oturaklar yaptılar; derme çatma eşyalarla döşedikleri bu oda, kısa sürede sıcak bir yuva haline geldi. Burada milletin meseleleri konuşuluyor, tartışılıyor ve milletini-devletini yaşatma mücadelesi veren kahramanlar anılıyordu.
Gençler burada ilk kez “millet”, “milliyetçilik” ve “milli ülkü” gibi kavramlarla tanışıyorlardı. Bu kelimeler onların ruhunda yankılanıyor; zihinlerinde yeni ufuklar açıyordu.
Odanın içindeki eşyalar basit ve mütevazıydı ama orada yaşanan ülküdaşlık öylesine sıcaktı ki herkesi mıknatıs gibi kendine çekiyordu. Herkesin kalbinde aynı sevda vardı: Türk milletinin bekası! O küçücük odada yapılan sohbetlere duvarlar şahitlik etti; o sıcak konuşmaların yankısı ise yıllar boyunca unutulmadı.
Her ne kadar bu oda fiziksel olarak küçük olsa da içinde barındırdığı fikirler devasa boyutlardaydı. Oraya uğrayan az sayıda insan bile buradan yepyeni umutlarla ayrılıyordu çünkü orada konuşulan her kelime bir tohumdu; geleceğin güçlü çınarlarını yetiştirecek tohumlar…
Tayyar ve arkadaşlarının başlattığı bu hareket sadece bir dernek kurmakla sınırlı kalmadı; onların attığı adımlar Türk milliyetçiliğinin genç nesiller arasında kök salmasına vesile oldu.
Bu hikâye sadece geçmişte yaşanan bir olay değil; aynı zamanda inancın, azmin ve vatan sevgisinin destansı bir anlatımıdır!
Bafra’nın dar sokaklarında, yoksulluğun gölgesinde büyüyen Çoğal Hüseyin, hayatını adadığı bir dava uğruna kendi canını hiçe sayıyordu. Ülkü Ocakları’nın aylık 17 liralık kirasını ödeyebilmek için her hafta Bafra Devlet Hastanesi’nin yolunu tutuyor, kanını satıyordu. Bu onun için sadece bir gelir kapısı değil, aynı zamanda inandığı değerler uğruna yaptığı bir fedakârlıktı.
Hastanenin soğuk koridorlarında yankılanan ayak sesleri Sedat Bey’in odasına kadar ulaştığında, genç adamın kararlı yüzüyle karşılaşan doktorun içi burkuldu. Sedat Bey, hastanenin tek genel cerrahıydı ve sol görüşlü olmasına rağmen insan hayatına olan saygısı her şeyden önce gelirdi. Hüseyin’i görünce kaşlarını çattı; bu genç adamın zayıf bedeni daha fazla kan kaybını kaldıramazdı.
“Oğlum,” dedi Sedat Bey, sesi hem otoriter hem de endişeliydi. “Bir hafta önce senden kan aldık. Eğer bir daha alırsak ölürsün.”
Hüseyin’in gözlerinde kararlılığın yanı sıra derin bir hüzün vardı. Dudakları titredi ama sesindeki azim hiç eksilmedi: “Derneğin aylık kirasını ödemek zorundayız.”
Sedat Bey şaşkındı. “Ne derneği?” diye sordu.
“Efendim,” dedi Hüseyin, başını hafifçe eğerek, “Genç Ülkücüler Derneği…”
Bu sözler doktorun kalbine dokundu. Sol görüşlü biri olarak belki de ideolojik olarak bu gençlerle hiçbir ortak noktası yoktu ama karşısında duran bu gencin inancı ve fedakârlığına kayıtsız kalamazdı. Cebinden üç aylık kira parasını çıkarıp Hüseyin’e uzattığında gözleri dolmuştu. Bu hareketiyle sadece bir yardım eli uzatmıyor; aynı zamanda insanlığın ideolojilerden üstün olduğunu gösteriyordu.
O yaz günü Belediye Düğün Salonu’nda toplanan 27 kişi, küçük bir topluluk gibi görünse de ruhları Tanrı Dağları kadar büyüktü. Genç Ülkücüler Derneği’nin düzenlediği etkinlikte sahneye çıkan ozanın sesi salondaki herkesi derinden etkiliyordu. Herkes birbirine kenetlenmişti; bu küçük topluluk büyük hayaller kuruyordu.
Salonda bulunanlar arasında Başkan Ahmet Şimşek ve Tayyar Hatipoğlu’nun yanı sıra Abdi Akbulut (Sulvaç köyünden Patozcu), İsmail Atmaca (Yusuf Atmaca’nın babası), Hasan Çakmak (Camako), Adnan Sarı, Kenan Sarı, Şapkacı Burhan gibi isimler vardı. Ayrıca Murat Bölükbaşı (Avukat), Ali Kemal Tören, Emir Diler, İsmet Çerçi ve Rıfkı Ataseven de oradaydı. Sabri Durmuş (Petekçi Yakup’un oğlu), Namık Kibaroğlu (Toptancı), Muharrem Durmuş ve Halit Ataseven (Gazibeyli) gibi isimler de bu davaya gönül vermişti.
En yaşlıları olan lokantacı Muharrem Turan’ın gözlerinde geçmişe dair özlemle birlikte geleceğe dair umut parlıyordu. Her biri farklı mesleklerden gelen bu insanlar için önemli olan tek şey inandıkları değerlerdi.
Okullar açıldığında Tayyar Hatipoğlu ve Ahmet Şimşek üniversiteye dönmek üzere yola çıktılar ama geride bıraktıkları derneği İsmet Çerçi ve Refik Ataseven’e emanet ettiler. Onlar fiziksel olarak küçük olabilirlerdi ama ruhlarının büyüklüğü Tanrı Dağları’nı aşacak kadar güçlüydü.
Bu gençlerin hikâyesi sadece bir dönemin değil; aynı zamanda inançla yapılan fedakârlığın da hikâyesiydi. Onların önünde saygıyla eğilmek gerekirdi çünkü onlar hayatlarını adadıkları dava uğruna hiçbir fedakârlıktan kaçınmamışlardı.

Yorum Yapın
Yorum yapabilmeniz için üye olmalısınız.
Yorumlar
© 2026 Copyright Edebiyat Defteri
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Üyelik
Giriş paneli

Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.

ÜYELİK GİRİŞİ

KAYIT OL