İyi çalışan, sık gülen ve çok seven başarıyı elde eder
TİLHABEŞLİ FİLOZOF
TİLHABEŞLİ FİLOZOF

KİNİNİZ SİZİ ADALETSİZLİĞE SÜRÜKLEMESİN!

Yorum

KİNİNİZ SİZİ ADALETSİZLİĞE SÜRÜKLEMESİN!

0

Yorum

0

Beğeni

0,0

Puan

179

Okunma

KİNİNİZ SİZİ ADALETSİZLİĞE SÜRÜKLEMESİN!

KİNİNİZ SİZİ ADALETSİZLİĞE SÜRÜKLEMESİN!

Bir ayetin karşısında çağımızın Müslümanlığı

“Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluma olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adaletli olun! Bu, takvaya daha yakındır. Allah’tan sakının. Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır.”
(Mâide, 5/8)

Bu ayet, bugün Müslüman olduğunu söyleyen her insanın, her toplumun ve her yapının karşısına konulması gereken ağır bir ölçüdür. Çünkü Allah burada bize başkalarını yargılayacağımız bir ölçü vermiyor; önce kendi nefsimizi, kendi tarafımızı, kendi öfkemizi ve kendi çıkarımızı sorgulatıyor. “Ey iman edenler!” hitabının hemen ardından adaletin gelmesi boşuna değildir. İman, yalnızca dilin söylediği bir iddia değil, hak karşısında ortaya çıkan bir duruştur. Allah için hakkı ayakta tutmak; sevdiğinin lehine, sevmediğinin aleyhine çalışan bir terazi kurmamak; hak kimin elindeyse onun yanında durabilmektir. Çünkü Allah katında insanın değeri, hangi safta durduğundan önce hak karşısında nasıl durduğuyla ölçülür.

Bugün en büyük çelişkilerimizden biri, hakkı hak olduğu için değil, bizden olduğu için savunmamızdır. Kendi tarafımızın yanlışına mazeret, karşı tarafın yanlışına hüküm arıyor; kendi adamımızın yalanını “yanlış anlaşılma”, başkasınınkini “karakter” sayıyoruz. Bizim yaptığımızı şartlar, onların yaptığını niyet belirliyor. Böylece aynı fiile iki ayrı ölçü uyguluyor, adaletin yerine aidiyeti koyuyoruz. Bir süre sonra kendi grubumuzu hakikatin kendisi sanıyor, tarafımızın çıkarını hakkın önüne geçiriyoruz. İşte Kur’an tam burada insanın yakasına yapışıyor: “Bir topluma olan kininiz sizi adaletsizliğe sürüklemesin.”

Allah, insanın öfkelenebileceğini inkâr etmiyor; fakat öfkenin insanı adaletten çıkaramayacağını bildiriyor. Çünkü gerçek imtihan, sevdiğine adil olmakta değil, sevmediğinin hakkını koruyabilmektedir. Sana düşmanlık etmiş birinin haklı olduğu yerde “haklı” diyebiliyor musun? Seninle aynı düşünmeyen birinin uğradığı haksızlık karşısında ayağa kalkabiliyor musun? Kendi çevrenin yanlışı herkes tarafından alkışlanırken itiraz edebiliyor musun? İşte iman iddiasının ağırlığı burada ortaya çıkar. Çünkü adalet, duygularımızın hoşumuza gittiği yerde değil, nefsimizin itiraz ettiği yerde sınanır.

Müslüman toplumların bugün yaşadığı birçok çürümenin altında da bu çifte ölçü vardır. Adaleti çok konuşuyoruz; fakat adalet bize dokunduğunda geri çekiliyoruz. Mazlumdan söz ediyoruz; fakat önce kim olduğunu soruyoruz. Zulme karşı çıkıyoruz; fakat zalim bizim tarafımızdaysa sessizleşiyoruz. Bir insanın uğradığı haksızlığı, haksızlık olduğu için değil, kimin başına geldiğine göre değerlendiriyoruz. Oysa Allah’ın adaleti kimlik sormaz. Zulüm, zalimin kimliğine göre değişmez; haksızlık, mağdurun mezhebi, milleti, siyasi görüşü veya dünya görüşü nedeniyle meşru hâle gelmez. Hak, sahibinin kim olduğundan bağımsız olarak haktır.

Bu yüzden Kur’an’ın adalet anlayışı, alışılmış tarafgir Müslümanlığı rahatsız eder. Çünkü bize dini hayatımızın bir köşesinde tutup geri kalan hayatımızda nefsimizin ölçülerine göre yaşama imkânı vermez. Namaz kılıp yalan söylemek, oruç tutup iftira etmek, Kur’an okuyup kul hakkını küçümsemek, Allah’ın adını anıp gücün karşısında susmak insanı otomatik olarak adil kılmaz. Din, insanın yalnızca ibadet anında değil; hüküm verirken, konuşurken, ticaret yaparken, makam kullanırken, güç sahibi olurken ve kendisine düşman gördüğü kişiye bakarken ortaya çıkan ahlakıdır. Kur’an başkasının kusurunu bulmak için değil, önce insanın kendi nefsindeki eğriliği doğrultmak için okunmalıdır.

Allah’ın “adaletle şahitlik edenler olun” emri de bugün özellikle ağır bir sorumluluk yüklüyor. Şahitlik yalnızca mahkeme salonunda yapılmaz. Bir insan hakkında konuşurken, bir haberi paylaşırken, bir suçlamayı yayarken, doğruluğunu bilmediğimiz bir iddiaya kefil olurken de şahitlik ederiz. Sosyal medyada bir insanın itibarını tek bir yalanla yok etmek, “Ben sadece paylaştım” diyerek sorumluluktan kurtulmak değildir. Bilmeden hüküm vermek, bile bile susmak ve işimize gelen yalanı taşımak da vicdanın çöküşüne ortak olabilir. Müslüman, duyduğu her sözü taşıyan değil; söylediği sözün hesabını Allah’ın huzurunda düşünen insandır.

Daha da acısı, düşmanımıza yapılan haksızlıktan memnun olmaya başladığımızda ortaya çıkar. Bir insanın mağduriyetini “oh olsun” diyerek karşılamak, sırf bizden olmadığı için zulmü küçümsemek, acıyı kimliğe göre tartmak vicdanın çürümesidir. Çünkü düşmanlık, hakikatin yerine geçtiğinde insan kendi zulmünü görmemeye başlar. Oysa ayet bize düşmanlığın bile sınırını çiziyor: Öfken olabilir; fakat öfken seni zalimleştiremez. Eleştirebilirsin; fakat iftira atamazsın. Hesap sorabilirsin; fakat hakkı çiğneyemezsin. Karşı çıkabilirsin; fakat adaletten vazgeçemezsin. Çünkü Müslümanın ahlakı, karşısındakinin ahlakına göre değişmez.

Bir toplumun çöküşü yalnızca ekonomik veya siyasi sebeplerle başlamaz; adalet duygusunun kaybıyla başlar. Güçlüye karşı susup zayıfa karşı cesur olduğumuzda; makam sahibinin yanlışını görmezden gelip güçsüzün kusurunu büyüttüğümüzde; kendi adamımızın haksızlığına gerekçe, başkasının haksızlığına lanet bulduğumuzda toplumun vicdanı çürümeye başlamıştır. Aynı fiile iki ayrı hüküm veren toplum, hukuku değil çıkarını işletir. Böyle bir yerde adalet kelimesi ne kadar çok tekrarlanırsa tekrarlansın, adaletin kendisi yoktur.

Bu yüzden siyasi taassup, mezhepçilik, cemaatçilik, kör lider bağlılığı, makam tutkusu ve her türlü fanatik aidiyet karşısında Kur’an’ın ölçüsünü yeniden hatırlamak zorundayız. Bir insanı sevdiği için onun yanlışına ortak olmak sadakat değildir; onu yanlışından korumaktır. Kendi çevrenin zulmünü örtmek kardeşlik değildir; zulme engel olmaktır. Bir yöneticiyi desteklemek, yaptığı her şeyi doğru kabul etmek değildir; yanlış yaptığında hakkı hatırlatmaktır. Çünkü Müslümanın sadakati önce Allah’a, sonra hakka ve adalete olmalıdır. İnsanlar değişebilir, iktidarlar değişebilir, gruplar dağılabilir; fakat hak, insanların değişen çıkarlarına göre değişmez.

Kur’an’ın istediği insan, kendi nefsinin aleyhine bile olsa doğruyu söyleyebilen insandır. Kendi hatasını göremeyen, kendi çevresinin yanlışını eleştiremeyen, gücü eline geçirdiğinde dün karşı çıktığı zulmü kendisi yapmaya başlayan insan, hakikatin değil nefsinin peşindedir. Bu nedenle bugün kendimize sormamız gereken soru “Biz haklı mıyız?”dan önce “Haklı olmak için adaleti çiğniyor muyuz?” olmalıdır. Çünkü bazen insan haklı bir davayı savunurken bile haksız yöntemlere başvurarak kendi davasının ahlakını tüketebilir.

Allah’ın “Bu, takvaya daha yakındır” sözü, takvanın da gerçek ölçüsünü ortaya koyuyor. Takva yalnızca dilde Allah’ı anmak, ibadetlerin biçimini yerine getirmek değildir; Allah’ın ölçüsünü çıkarımızın üzerine koyabilmektir. Gücümüz yettiği hâlde zulmetmemek, fırsat bulduğumuz hâlde haksızlık etmemek, kalabalık bizi alkışlarken yanlış yaptığımızı söyleyebilmek, düşmanımızın hakkını sırf düşmanımız olduğu için çiğnememek takvanın hayat içindeki karşılığıdır. Allah’tan korkmak, yalnızca cezadan korkmak değil; Allah’ın huzurunda başkasının hakkıyla durmaktan korkmaktır.

Öyleyse Müslümanlığımızı sloganlarla değil, zorlandığımız yerdeki tavrımızla ölçelim. Bizden olmayanın hakkını koruyabiliyor muyuz? Sevmediğimiz insan hakkında doğru konuşabiliyor muyuz? Bize güç veren insanların yanlışını söyleyebiliyor muyuz? Kendi tarafımız haksız olduğunda “ama” demeden bunu kabul edebiliyor muyuz? Karşımızdakinin doğrusu bize ağır geldiğinde bile onu teslim edebiliyor muyuz? Çünkü insanın gerçek karakteri dostuna gösterdiği yüzünde değil, düşmanına karşı adaleti koruyabildiği yerde görünür.

Artık “Bizimkiler yaparsa bir sebebi vardır, onlar yaparsa ihanettir” anlayışını terk etmek zorundayız. Zulüm zulümdür. Yalan yalandır. İftira iftiradır. Haksızlık haksızlıktır. Kim yaparsa yapsın. Güçlü yapınca da yanlıştır, güçsüz yapınca da. Bizim tarafımızdan yapılınca da günahtır, düşmanımız tarafından yapılınca da. Allah’ın terazisi bizim duygularımıza göre eğilip bükülmez. Hak, onu söyleyenin kimliğinden; zulüm, onu yapanın aidiyetinden bağımsızdır.

Bir toplumun yeniden dirilişi de burada başlayacaktır. Daha büyük sloganlarla, daha kalabalık meydanlarla, daha yüksek seslerle değil; daha temiz vicdanlarla. Bir insanın hakkını bize zarar verecek olsa bile koruduğumuzda, kendi tarafımızın yanlışına itiraz ettiğimizde, güç karşısında susmadığımızda, güçsüz karşısında kabarmadığımızda Kur’an’ın ahlakı yeniden hayat bulacaktır. O zaman din yalnızca kimliğimizde değil, davranışlarımızda görünecek; adalet siyasi bir slogan olmaktan çıkıp toplumun karakterine dönüşecektir.

Çünkü bir gün bütün taraflar susacak. Sloganlar bitecek, makamlar geride kalacak, alkışlayan kalabalıklar dağılacak. Uğruna birbirimizi kırdığımız isimler, gruplar ve dünyevi hesaplar anlamını yitirecek. İnsan Allah’ın huzurunda tek başına kalacak. O gün “Benim tarafım böyle istedi”, “Herkes böyle yapıyordu”, “Onlar da bize zulmetti” demenin bir karşılığı olmayacak. Çünkü Allah yaptıklarımızdan haberdardır.

Öyleyse ey iman edenler!

Kininizi dininizin önüne geçirmeyin. Aidiyetinizi hakikatin üzerine çıkarmayın. Öfkenizi vicdanınızın yerine koymayın. Gücünüzü adaletin karşısında kullanmayın. Düşmanınıza zulmederek kendinizi haklı çıkarmaya çalışmayın. Kendi tarafınızın yanlışını kutsamayın. Başkasının doğrusunu sırf sizden değil diye inkâr etmeyin. Şahitlik ederken nefsinizi değil, hakkı konuşturun.

Çünkü Allah sizden herkesle dost olmanızı istemiyor; ama düşmanınıza bile haksızlık etmemenizi istiyor. Sizden hiç öfkelenmemenizi istemiyor; ama öfkenizin sizi zalime dönüştürmesine izin vermemenizi istiyor. Sizden herkesle aynı düşünmenizi istemiyor; ama farklı düşündüğünüz insanın hakkını çiğnememenizi istiyor.

Ve bütün bunların üzerine tek bir ölçü koyuyor:

“Adaletli olun!”

Çünkü adalet yalnızca mahkemelerin işi değildir. Evde, ticarette, siyasette, makamda, muhalefette, iktidarda, camide, sokakta, ekranda, sosyal medyada ve en sonunda insanın kendi nefsinde başlar. Kendi nefsine karşı adil olamayan, dünyaya adalet dağıtamaz.

Öyleyse yeniden başlayalım.

Birbirimizi yenmeye değil, nefsimizi yenmeye; karşımızdakini susturmaya değil, içimizdeki taassubu susturmaya; herkesi kendi tarafımıza çekmeye değil, kendimizi hakikatin tarafına çekmeye çalışalım.

Çünkü kurtuluş, herkesin bizim gibi düşünmesinde değil; herkesin hak karşısında aynı ölçüye boyun eğmesindedir.

Ve bugün Müslüman toplumların en çok ihtiyaç duyduğu ilahî uyarı belki de budur:

“Bir topluma olan kininiz sizi adaletsizliğe sürüklemesin.”

“Adaletli olun.”

“Bu, takvaya daha yakındır.”

Kur’an’ı yalnızca ellerimizde taşıyıp ahlakımızdan uzaklaştırmayalım. Ayeti başkasının yüzüne tutup kendi yüzümüzü karanlıkta bırakmayalım. Çünkü mesele ayeti bilmek değil, ayetin bizi değiştirmesine izin vermektir.

Ve günün sonunda mesele, ne kadar yüksek sesle “hak” dediğimiz değil; hak önümüze geldiğinde ne yaptığımızdır.

Mesele, ne kadar “Müslümanım” dediğimiz değil; Müslümanlığımızın adalet karşısında nasıl göründüğüdür.

Çünkü insanın gerçek şahitliği, herkes kendisiyle aynı fikirdeyken değil; kendi aleyhine bile olsa hakkı söylediği gün ortaya çıkar.

İşte o gün iman söz olmaktan çıkar,
ahlaka dönüşür.

Adalet slogan olmaktan çıkar,
karaktere dönüşür.

Erol Kekeç/01.09.2026/Sacaktepe/İST

Paylaş:
(c) Bu yazının her türlü telif hakkı şairin kendisine ve/veya temsilcilerine aittir. Yazının izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
Yazıyı Değerlendirin
 
Kininiz sizi adaletsizliğe sürüklemesin! Yazısına Yorum Yap
Okuduğunuz Kininiz sizi adaletsizliğe sürüklemesin! yazı ile ilgili düşüncelerinizi diğer okuyucular ile paylaşmak ister misiniz?
KİNİNİZ SİZİ ADALETSİZLİĞE SÜRÜKLEMESİN! yazısına yorum yapabilmek için üye olmalısınız.

Üyelik Girişi Yap Üye Ol
Yorumlar
Bu şiire henüz yorum yazılmamış.
© 2026 Copyright Edebiyat Defteri
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Üyelik
Giriş paneli

Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.

ÜYELİK GİRİŞİ

KAYIT OL