3
Yorum
11
Beğeni
0,0
Puan
335
Okunma

Demokrasinin en çok konuşulan ama belki de en az düşünülen kavramlarından biri iradedir. Her seçim döneminde milletin iradesinden söz edilir. Sandıktan çıkan sonuçlar milletin tercihi olarak kabul edilir ve seçilenler, aldıkları oyları büyük bir gururla dile getirir. Peki sonra ne olur? Seçim biter, sandıklar kapanır, sonuçlar açıklanır ve milletin iradesi adına konuşanların bazıları, bir süre sonra o iradenin kendilerine ait olduğunu düşünmeye başlar. İşte asıl yanılgı burada başlar.
Çünkü oy bir siyasetçiye ait değildir. Yetki de ona ait değildir. O yetkinin kaynağı millettir. Seçilmiş kişi yalnızca belirli bir süre için o yetkiyi kullanmak üzere görevlendirilmiştir. Bunu unuttuğu anda siyasetin anlamı değişir. Bir insanın aldığı oy, onun kişisel başarısının göstergesi olabilir. Fakat o oy aynı zamanda başkasının iradesidir; bir başkasının tercihidir, bir başkasının güvenidir. Dolayısıyla o oy üzerinden elde edilen yetki, kişisel bir mülk gibi kullanılamaz.
Millet bir siyasetçiye kendi iradesini devretmez; onu kullanması için yetki verir. Bu ikisi arasında çok önemli bir fark vardır. İrade devredilmiş olsaydı, seçilen kişi artık dilediğini yapma hakkına sahip olurdu. Oysa demokraside seçilen kişi sınırsız bir yetkinin sahibi değildir. Yetkinin sınırları vardır. Hukuk vardır, kamu yararı vardır, verilen sözler vardır ve bütün bunların üzerinde, o yetkinin kaynağı olan millet vardır.
Bu nedenle “Ben seçildim” cümlesi, siyasette söylenebilecek en güçlü cümlelerden biri değil; tam tersine, beraberinde en ağır sorumluluğu getiren cümlelerden biridir. Çünkü seçilmiş olmak, “Artık kimseye hesap vermem” demek değildir. “Artık ben bilirim” demek hiç değildir. Seçilmiş olmak, “Bana verilen yetkiyi nasıl kullandığımın hesabını vereceğim” demektir.
Ne var ki siyasette zaman zaman bunun tam tersine tanık oluyoruz. Bir siyasetçi aldığı oyları kendisine verilmiş bir güç olarak görüyor. Sonra o gücü, kendisini seçen insanların iradesinin üzerine koymaya başlıyor. Bir süre sonra da kendisini eleştiren herkese aynı cevabı veriyor: “Beni millet seçti.” Elbette seçmiştir. Ama millet birini seçti diye o kişinin yaptığı her şey otomatik olarak doğru hâle gelmez.
Sandık, kimseye yanılmazlık belgesi vermez. Oy, hukukun üzerinde değildir. Seçilmek, eleştirinin dışında kalmak anlamına gelmez. Demokrasi, seçilen kişiye dokunulmaz bir alan oluşturmaz. Tam tersine, seçilen kişinin daha fazla denetlenmesini gerektirir. Çünkü güç arttıkça hata yapmanın bedeli de büyür. Bir insanın kendi hayatında yaptığı yanlış belki yalnızca kendisini etkiler. Fakat kamu adına karar veren bir siyasetçinin yanlışı, binlerce hatta milyonlarca insanın hayatına dokunabilir.
Bu yüzden “Millet beni seçti” demek, sorumluluktan kaçmanın değil, sorumluluğu kabul etmenin başlangıcı olmalıdır. Asıl mesele de zaten burada düğümlenir. Millet kimi seçerse seçsin, seçtiği kişiden kendi iradesine saygı göstermesini bekler. Fakat bu saygı, her seçmenin istediğini birebir yerine getirmek anlamına gelmez. Çünkü toplumun içinde farklı görüşler vardır ve bir siyasetçi herkesi aynı anda memnun edemez. Fakat kimse kendisini seçen insanları yok sayma hakkına da sahip değildir.
İrade yalnızca seçim günü var olan bir şey değildir. Seçimden sonra da yaşamaya devam eder. İnsanların beklentilerinde, itirazlarında, eleştirilerinde ve taleplerinde yaşamaya devam eder. Bir siyasetçi bunların hiçbirini dinlemiyorsa, sandıktan aldığı yetkiyi kendi iradesine dönüştürmeye başlamış demektir. İşte demokrasi açısından tehlikeli olan da budur. Çünkü milletin iradesinin yerini zamanla siyasetçinin iradesi almaya başlar.
Önce “Millet böyle istiyor” denilir. Sonra “Millet bizi seçti” denilir. Bir süre sonra ise “Biz ne yaparsak millet onu kabul eder” anlayışı ortaya çıkar. Bu, demokratik düşüncenin sessizce tersine dönmesidir. Çünkü demokraside millet siyasetçiye tabi değildir; siyasetçi millete karşı sorumludur. Bu sorumluluğun ortadan kalktığı yerde seçim yalnızca bir prosedüre dönüşür. Sandık vardır ama sandığın anlamı zayıflar. Oy vardır ama oy verenin iradesi seçimden sonra unutulur.
Oysa milletin iradesi, siyasetçinin hoşuna gittiğinde hatırlanacak bir kavram değildir. İşine geldiğinde kullanılacak bir siyasi slogan hiç değildir. Milletin iradesi, siyasetçinin sınırını hatırlatan en önemli gerçeklerden biridir. Bir siyasetçi aldığı yetkinin sahibi olmadığını ne kadar erken anlarsa, siyasetin niteliği de o kadar yükselir. Çünkü makam geçicidir, yetki geçicidir, siyasi güç geçicidir. Fakat milletin hafızası, sandıkta yeniden ortaya çıkabilecek bir iradeye sahiptir.
Bugün bir siyasetçiye verilen oy, yarın başka bir siyasetçiye verilebilir. Bugün desteklenen bir karar, yarın eleştirilebilir. Bugün güvenilen bir insan, yarın bu güveni kaybedebilir. Bütün bunlar demokrasinin doğal sonucudur. Milletin iradesi siyasetçiye bağımlı değildir; siyasetçi, milletin iradesine bağımlıdır. Bu ayrım unutulduğunda ortaya demokratik bir temsil değil, kendisini milletin yerine koyan bir anlayış çıkar.
Belki de bu yüzden siyasetçinin kendisine sorması gereken en önemli soru “Kaç oy aldım?” değildir. Asıl soru şudur: Bana verilen bu oyların sahibi kim? Cevabı çok açıktır: Millet. Öyleyse o oylarla elde edilen yetkinin sahibi de siyasetçi değildir. Siyasetçi yalnızca o yetkinin geçici taşıyıcısıdır. Ve geçici bir taşıyıcı, kendisine bırakılan şeyi kendi mülkü gibi kullanmaya başladığında, yalnızca siyasetin sınırlarını değil, kendisine duyulan güvenin sınırlarını da aşmış olur.
Çünkü sandıkta verilen irade, bir siyasetçiyi milletin üzerine çıkarmak için değil, millet adına görev yapabilmesi için verilmiştir. Unutmayın ki o iradenin sahibi millettir. Siyasetçi ise o iradenin sahibi değil, yalnızca geçici olarak emanet edilen gücün sorumlusudur. Bunu unutan her siyasetçi, aslında kendi makamının değil, demokrasinin sınırlarını aşmaya başlamıştır.
“Şüphesiz Allah, size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder.” Nisâ, 4/58
*
Mehmet Demir
27826
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.