0
Yorum
2
Beğeni
0,0
Puan
159
Okunma
Coğrafi Tortu, Aşiret Gerçeği ve Sermayenin Aydınlanma Mesuliyeti.
Modern dünyanın labirentlerinde köksüzleşerek savrulmak, çağımızın kaçınılmaz bir trajedisi gibi sunulsa da, içinde doğup büyüdüğümüz bu coğrafyanın tortusu iliklerimize kadar işlemiştir. Siyasi kavgaların, dogmatik inançların, şekilci ideolojilerin, kült yapıların ve demagojik sloganların ötesinde, mesele çok daha derin, ontolojik bir boyuta sahiptir. Robotik ve dijital bir çağın ortasındayız; eski dünyanın klan düzenini bugüne birebir kopyalamak tarihsel bir akılsızlık olur. Lakin içinde bulunduğumuz sosyolojik gerçeklik, eğitim seviyemiz ve coğrafi hafızamız Orta Doğu’dan bağımsız düşünülemez.
Bu zeminde aşiret yapılarını körü körüne mahkûm etmek yerine, onları modern zamanların acımasız dehlizlerinde kimliğini yitirmeye karşı duran en pasif, en ilkel refleks sığınakları olarak okumak gerekir. Asıl mesele, bu köklü yapıların kendi zihinlerinde ve fiillerinde radikal bir reform gerçekleştirmesi, kendi Rönesans’ını acilen başlatmasıdır. Tarih büyük dönüşümleri kalabalıklarla değil, nitelikli zihinlerle yazmıştır. İnsanlar, şartların mecburiyetiyle farklı kulvarlarda, hatta zıt kutuplarda yer alabilirler; ancak özde aynı hakikate baş koymuşsa, görünürde yan yana durmasalar bile birbirlerine el verebilirler.
Lisanlar, sınırlar ve rejimler değişebilir; hatta insanlığın hafızasını biçimleyen haritalar baştan yazılabilir. Lakin kökünü ve tınısını bilen bir iradenin topyekûn yok olması ihtimal dahilinde bile değildir. Çünkü bu, saf bir inattan ziyade, varlığın kendi özünü korumak için geliştirdiği kadim ve sarsılmaz bir korunma refleksidir. Toprak kayar, kaleler yıkılır, modern dünyanın soğuk rüzgârları en eski surları bile aşındırır; ancak o derinlerdeki damar, suyun yolunu bulması gibi kendi hakikatini yeniden üretir.
Bu refleks, pasif bir direnişten öte, zamanın hışmına karşı koyan ketum bir hafızadır. İçinde bulunduğumuz coğrafyanın binlerce yıllık tortusu, insanı yalnızca fiziksel olarak değil, ruhsal bir zırhla da donatır. Aşiret yapılarının modern çağda alması gereken biçim de tam bu refleksin bilinçli bir evrimidir. Eğer bu yapılar kendi içlerinde bir Rönesans yaşayacaksa, bunu dikey bir otoriteyle değil, yatay bir dayanışma ve entelektüel uyanışla gerçekleştirmek zorundadır. Korunma refleksi, dünyaya kapıları kapatmak değil; rüzgâr ne kadar sert eserse essin, öz suyunun kurumasını engellemektir.
Tam bu noktada, sermayenin omuzundaki tarihsel yük devreye girer. Sermaye, yalnızca kâr üreten soğuk bir rakam olmamalı; fikir ehlini besleyen, koruyan ve geleceğe taşıyan kadim bir hami olmak zorundadır. Bu desteğin ilan-ı aşk etmesine gerek yoktur; hakikat gürültüyü sevmez. Köklerini bilen ama modern dünyanın enstrümanlarından mahrum kalan bir akıl, ne kadar parlak olursa olsun yalnızlığın kurbanı olur. Sermaye o akılla buluştuğunda, korunma refleksi kabuk değiştiren bir medeniyet hamlesine dönüşür. Lisanlar unutulsa, coğrafyalar yabanılaşsa bile, kökleriyle inatla bağ kuran sessiz irade; ne dijital okyanusların fırtınasında boğulur ne de küresel rüzgârların önünde toz olup gider.
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.