0
Yorum
3
Beğeni
0,0
Puan
134
Okunma
Sanat, süs değildir. Bir toplumun kendi içini nasıl gördüğünü anlatan en ince aynalardan biridir. Bir evin kapısı, bir caminin avlusu, bir türkünün makamı, bir ninninin ritmi, bir şiirin susuşu, bir filmin kadrajı; hepsi insan tasavvurundan iz taşır. İnsan neye değer veriyorsa, estetiği de ona göre şekillenir.
Eğer insanı sadece müşteri, seyirci, kullanıcı veya oy veren bir sayı olarak görüyorsanız sanat da buna göre biçimlenir: daha parlak, daha hızlı, daha satılabilir, daha kolay tüketilir. Güzellik o zaman incelikten kopar. Gösteriye dönüşür.
Kadim medeniyetlerde estetik, gündelik hayatın dışına atılmış bir lüks alan değildi. Kapı tokmağından mezar taşına, çeşmeden yazıya, musikiden mimariye kadar hayatın içine dağılmıştı. Güzellik, zenginlerin duvarına asılan pahalı bir nesne olmaktan önce ortak dünyanın terbiyesiydi.
İnsan güzel bir sokaktan geçerken kendini başka türlü taşır. Çirkinliğe alışmış şehirlerde ise ruh yavaş yavaş kabalaşır.
Bugün şehirlerimizin önemli bir kısmı bu kabalaşmanın tanığıdır. Yüksek binalar, daralan kaldırımlar, nefessiz meydanlar, kimliksiz cepheler, reklam panolarıyla boğulmuş sokaklar... İnsan orada sadece yürümüyor; fark etmeden bir ruh ikliminden geçiyor.
Beton yalnızca malzeme değildir. Ölçüsüz kullanıldığında hafızayı örter. Gölgede kalacak tek ağaç bırakmadan yapılan bir site, sadece mimari tercih değildir; insan-tabiat ilişkisinin bozulduğunu haber verir. Mimari, sessiz bir dünya görüşüdür.
Sanat bahsini tablo, şiir veya musiki başlığıyla sınırlamak eksik kalır. Sanat, insanın dünyayı güzelleştirme iradesidir. Bu irade yoksa şehir planı da çirkinleşir, okul koridoru da, hastane bekleme salonu da, kamu binası da.
Çocuğun her gün girdiği sınıf soğuk, renksiz ve ruhsuzsa ona yalnızca matematik öğretmezsiniz; farkında olmadan güzelliğin gereksiz olduğunu da öğretirsiniz.
Sanat Propaganda Değildir
Burada bir tehlike var. Ahlak ve medeniyet dediğimizde sanatı hemen vaazın emrine vermek isteyen bir refleks doğabilir. Bu, sanatı kurtarmaz; kurutur.
Sanat, hakikate hizmet edebilir. Fakat emir kulu gibi konuşmaya zorlandığında etkisini kaybeder. Bir şiir sadece doğru fikirleri sıraladığı için iyi şiir olmaz. Bir film iyi niyetli mesajlar taşıdığı için güçlü film sayılmaz. Bir mimari eser geleneksel motif kullandığı için ruh kazanmaz.
Hakikat, estetik emek ister. Dil ister. Form ister. Ölçü ister. Sessizlik ister.
Sanatçının sorumluluğu, slogan üretmekten daha ağırdır. O, çağın acısını sezebilmeli; fakat acıyı pazarlamamalıdır. Kötülüğü gösterebilmeli; fakat kötülüğü cazip hâle getirmemelidir. İnsanın kırılganlığını anlatmalı; fakat insanı sadece karanlıktan ibaret göstermemelidir. İnançtan söz edecekse bunu kuru bir etiketle değil, hayatın derin gerilimleriyle yapmalıdır.
Kötü sanat bazen en doğru cümleleri bile zayıflatır.
Medeniyet iddiası olan bir toplumun sanatçısı ezberden korunmalıdır. Tek tip anlatı, tek tip kahraman, tek tip kötü, tek tip final, tek tip ahlak dersi izleyeni terbiye etmez; yorar. İnsanın içine girmeyen hiçbir sanat kalıcı olmaz.
Sanatın özgürlüğü de sorumsuzluk değildir. “Sanat özgür olmalıdır” itirazı haklı bir taraf taşır; çünkü iktidar, piyasa, cemaat, ideoloji veya kalabalık sanatçının boğazına çöktüğünde sanat nefes alamaz.
Fakat özgürlük, insanı aşağılayan, kutsalı sırf kışkırtmak için örseleyen, acıyı tüketim nesnesine çeviren, şiddeti ve hazzı pazarlama aracına dönüştüren bir keyfilik anlamına gelmez. Sanatın özgürlüğü, insanın onuruyla kavgalı olmamalıdır.
Söz ve Görüntü: Medeniyet Anlatısı
Bugünün dünyasında söz yalnız başına yürümüyor. Görüntü onu yakalıyor, bazen de bastırıyor. Şiirin, hikayenin, romanın, tiyatronun, sinemanın ve dijital anlatının aynı çağ içinde konuşması gerekiyor.
Biz uzun süre kendi hikayemizi başkalarının kamerasından izledik. Kendi insanımızı ya folklorik bir süs, ya geri kalmış bir figür, ya da acıklı bir nesne olarak gördüren anlatılara fazla teslim olduk.
Sonra buna tepki olarak başka bir hataya düştük: Kendi insanımızı kusursuz, düşmanını bütünüyle karanlık gösteren düz anlatılar kurduk. İki durumda da insan kayboldu.
İyi anlatı, insanı basitleştirmez.
Bir medeniyet anlatısı kurmak istiyorsak, önce insanımızı bütün çelişkileriyle anlatma cesareti göstermeliyiz. İman eden ama zaafları olan insanı. Merhametli ama öfkelenen babayı. Güçlü görünen fakat içi yorgun anneyi. Şehirde tutunmaya çalışan genci. Dilini kaybettiği için kendini anlatamayan çocuğu. Göçle gelen aileyi. Bürokrasi koridorunda incinen vatandaşı. Savaş görüntülerine bakıp sonra akşam yemeğine oturmanın utancını taşıyan modern insanı.
Sinema burada büyük imkandır. Çünkü görüntü çağında insanın hayal dünyasına en hızlı ulaşan yollardan biri odur. Fakat sinema sadece pahalı kamera, karanlık ışık, hızlı kurgu ve sert müzik değildir. Büyük sinema, insanı görme biçimidir.
Bir toplum kendi çocuklarına kendi hikayesini derinlikle anlatamazsa, onların kalbini başka hikayeler doldurur.
Bu başka hikayelerin hepsi düşman değildir. Dünyanın her yerinden öğrenilecek çok şey var. İyi bir Japon filmi, bir İran sahnesi, bir Latin Amerika romanı, bir Afrika ağıdı, bir Avrupa klasiği insanı büyütebilir.
Mesele başkasını izlemek değil; kendini yalnız başkasının gözüyle görmeye mahkum olmaktır.
Kendi anlatısını kuramayan toplum, kendi acısını bile başkasının alt yazısıyla okur.
HaTTab(Y.K.)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.