5
Yorum
16
Beğeni
5,0
Puan
172
Okunma
Dün markette, iki yaşında dünya tatlısı bir çocuğun yerlerde çığlık çığlığa istediği oyuncak için ağlayışına şahit oldum. Çevreden salça olanların ( taktım bu salçaya) sözlerine aldırış etmeden annenin sabırla “hayır almayacağım” kararlılığı ister istemez çocukluğuma döndürdü beni ve ilham oldu yazıma.
Çağımızın o muhteşem albenisi, haklı olarak çocuklarımızın derin izleminde. Annenin çocuğunu bu albeniden koruma çabası, yetinme duygusu aşılamaya çalışması ne zorlu bir sorumluluk.
Çocukluğum çok güzel geçti. Küçük şeyler büyük mutluluklardı. Sokakta, bizi unuttumu acaba diye macuncu amcayı beklemek, ne güzel heyecanlardı. Tek derdimiz bugün hangi rengi seçsem… Küçük mika kapların içinde plastik kaşıklarla yediğimiz dondurmalar bizim oyuncak dünyamızdı. Garson abiden kapları ister, çeşit çeşit oyuncak yapardık kendimize. Bir plastik bebeğimizi annemizin diktiği elbiselerle çoğaltır düş dünyamızda arkadaş olurduk. Şimdi barbie bebekler, doktorda, okulda, denizde…
O dönemlere göre modernleşen bir aile olsakta ben bir önceki neslin yaşamlarına hayranlık duyardım. Kurnalı banyolar küvetlere dönmüş, merdaneli çamaşır makinalarının yerini Hoover marka sıkmalı teknoloji almaya başlamıştı. Ama teyzemin fındık, elma ağaçları ile dolu büyük bir bahçenin içinde olan o ahşap tarihi eve idi hayranlığım. Akşam ziyarete gittiğimizde uyur rolü yapıp, teyzemin burda kalsın demesini umardım. Yaşlı ninemizin gençlik yaşamı aynen devam ediyordu o evde. Eminim teyzemin defterinde hikaye başkadır ama ben o eski nesilin peşindeydim. Şimdi yeni nesil telefonların, bilgisayarların peşinde…
Dalından koparıp yediğimiz elmalar, armutlar, dişimizle kırmaya çalıştığımız fındıklar…Teyzemin diktiği domates, acur fideleri, kümesten topladığımız yumurtalar… Annemin pazar alışverişinden daha cazipti benim için. Yıkamak aklımıza bile gelmezdi. Şimdi fındıklar, bademler korunmuş olsun diye korunamayacağımız paketlerde. Pırıl prıl sebzeler, meyvalar çözüm olmayacağını bilsek de karbonatta, sirkede…
Teyzem halı dokurdu. Kelkit sesleri, avucuma sığmayan makas gıcırtıları arasında en mutlu anlarımı yaşardım. “Beş kırmızı, yedi yeşil” derdi teyzem, minik parmaklarımla ilmek atmaya çalışırdım. Sayı saymayı öğrendim bu sayede. Mahallenin komşuları yardıma gelir, molalarda sini içindeki pişiler üzüm, mis kokan kavunlar eşliğinde mahalle dedikoduları yapılırdı. Sadece kahkaha, ya da gözyaşı… Şimdi dedikodular bile değişti, yargılayarak, ayıplayarak, peşin hükümle…
Yerde, hamur tahtasının üzerinde, tek tabağa uzanan tahta kaşıklar, taslardan içilen ayranlar, elle bölünen ekmekler… Bir lokmanın bile tabakda bırakılmaması…Hep beraber paylaşmanın tadına varmak… Ne güzel değerler katmış bana. Şimdi kimi zaman yalnız olduğumuz restoranlarda artan yemekler kova kova çöpte….
Kışlık üzümlerin tavana asıldığı, sıra sıra karpuz kavunların saklandığı, hasır örtülerin üzerinde elmaların korunduğu o kocaman kiler hala gözümün önünde. Şimdi çoğu yiyecek katkılı paketlerin içinde, dondurucularda, marketlerde…
Niyetim eleştirmek değil. Her türlü yeniliğe açığım ama iyi ki bir önceki nesilin hayatını da yaşamışım demek sanırım önemli bir deneyim. Değerini bilmeyi, sorgulamanın da gerektiğini gösteriyor insana. Gençlerimizin küçümsemeden dinlemesi gereken, o dönemlerin içindeki asıl, yetinme duygusunun, korumanın, insan değerinin önemini hissetmesi gereken günlere özlemle….
5.0
100% (7)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.