3
Yorum
20
Beğeni
5,0
Puan
401
Okunma

Benim annem sanatkâr; yıllarını taşa, toprağa ve emeğe vermiş.
Çocuklarının hayata tutunmasını sağlayarak yetiştirmiş, tıpkı dedemin zeytinliğini yetiştirmesi gibi...
Onun ayak izini takip etmek, bir terzinin teyelleri söküp hayata dair dikişlerini yapması ve bizim de o teyelleri sökercesine, anneleşme döngüsüne kapılırcasına büyük öğreticiye tutunmamız ve ondan bir şeyler öğrenmemiz hep bundandır.
Babalar güçtür.
Anneler öğretmen...
“Anne!
Bu gece hiç söylenme bana,
Tüm ışıklarını söndür odamın;
Nigâh açıp gözlerimden sabaha kalkacağım.”
Büyüdükçe annesini daha çok özlüyor insan.
Araya şehirler giriyor; sesinin rengi ve görüntüsü teknolojik olarak yanı başımıza gelse de ya da senin sesin ona ulaşsa da o süt kokusu bir türlü genzine kaçmıyor.
Asıl bunu özlüyor insan.
Ve Hacer’in çığlığı geliyor aklıma.
Kör gözlü yolundan çevirmeye çalışsa da İsmail’ine bir yudum su için koşturması...
Merve-Safa arası.
O su ki Zemzem olur insanlığa; Hacer’i bir dua ile...
Hâlime’nin sütü, insanlığın nuraynı olan Hâtemü’l-Enbiyâ’yı büyütmüş.
Benim sütüm Irmakça akıp Elif’i bir güzelliğe damla damla akarken hep annemi özledim.
Sana bunu hiç söyledim mi? Bilmiyorum, Efe’nin kızı...
Saçlarımı zeytinyağıyla okşaya okşaya yıkar, sonrasında belik belik örerdin.
Yeşil sabun kokardık, sen ve ben; mislik yayılırdı dedemin bahçesine. Uyurdum dizinde.
“Pirelerin berber, develerin tellal” olduğu masallara kaçardım.
Uyumamak için dirensem de hiçbir masalının sonunu getiremezdim.
Rüyamda, ak saçlı, nurlar saçan, asâsı altın olan ihtiyarlar görürdüm.
Seni sorardım onlara.
Gülümseyerek, “Cennet,” derlerdi. “Ayaklarının altında.”
Sonra bir merdiven inerdi bulutlardan aşağıya; ona tırmanır giderlerdi.
Sabah olur, sana koşardım. Kızarmış ekmek kokardı her yan; balımız ve zeytinimiz hiç eksik olmazdı.
Rüyamı anlatırdım sana...
“Hayırdır inşallah!” der, dinlerdin sözümü kesmeden. Daha üç dört yaşındaydım.
Sonra sıkı sıkı tembih ederdin, rüyanı kimseye anlatma diye!
“Tamam,” derdim; fakat Yakup oğlu Yusuf’u uyardığı hâlde rüyasını kardeşlerine anlatması gibi, ben de anlatırdım ablalarıma.
Şimdilerde anladım o rüyanın kıymetini; saflığımıza gelen o nurun, biz büyüdükçe bizden fersah fersah uzaklaştığını, annem benim.
“Gövdemden akıp giden rüzgârın ayazındayım,
Eski ağrı gibi tenime batıyor beyaz uykular.
Ben deyim üç,
Sen de altı...
Çocuklar bırakıyoruz
Mavi gözlü anılara.”
Kızlarım büyüyor.
Ben, senin sanatçığını kızlarıma anlatıyorum bir bir.
Beraber zeytin kırmıyoruz belki; olsun, öğretme aşkın geçmiş bana, ben de onlara aktarıyorum birer ikişer, ne kaldıysa senden bana.
“Siz...
Gölgem olduğunuzdan beri gitmiştim zamandan,
Bilerek kırmıştım türküleri.
Siz!
Siyah bir güle ‘beyaz’ dediniz,
Denize kan ektiniz
Ve mavinin mecrasında aşkı öldürdünüz.
Suçunuz yüreğime ağır...
Yağın beni, yağmurlar,
Üşüyeceğim.”
Kızlar artık çeyiz yapmıyor.
Ne filketeli ne de iğne oyası...
Evlerin kalabalığı, sandıklar talep görmüyor; piyasada kimse bakmıyor yüzüne.
“Coğrafya kaderdir,” demişti bir düşünür.
Anne, sen bilmezsin belki de İbn-i Haldun’u.
Ne çok doğru söylemiş.
Şimdilerde çokça düşünüyorum bu söz üzerine; belli ki seni ne çok özlüyorum her geçen gün.
“Anne, ben geldim, yoruldum artık
Her yolağzında kendime rastlamaktan.”
Kendi kendime, “İyi ki Annelik Sanatı’nı bana öğrettin,” diyorum.
Varlığımı borçlu olduğum, sütü zemzem olanım, annem!
“Anne, ben geldim, ağdaki balık
Bardaktaki su kadar umarsızım.”
...
5.0
100% (7)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.