0
Yorum
4
Beğeni
0,0
Puan
90
Okunma
Bir ülkenin gerçek refahı, gökdelenlerin yüksekliğiyle değil; emeklisinin ve asgari ücretlisinin yüzündeki huzurla ölçülür. Fakat bugün Türkiye’de, bir emeklinin torununa harçlık verirken iki kez düşünmesi, bir asgari ücretlinin pazarda domatesin fiyatını hesap makinesiyle ölçmesi, acı bir gerçeği hatırlatıyor: Mutluluk, birçokları için lüks hale geldi. Bu manzara, aslında “absürt” kelimesinin tam karşılığıdır. Çünkü insan, hayatı boyunca çalışır, üretir, vergi öder; ama sonunda emeğinin karşılığını alamaz. Bir tarafta alın teri, diğer tarafta yoksulluk. Bu çelişki, aklın ve adaletin terazisinde mantıksız, yani absürttür.
Felsefeci Albert Camus, “İnsan, dünyada anlam arar ama dünya buna sessiz kalır” der. Türkiye’de emekli ve asgari ücretli de anlam arıyor: emeğin değerini, yaşamanın onurunu, huzurlu bir sofrayı. Fakat çoğu zaman sistem sessiz. Yine de insan lar her sabah uyanıyor, işe gidiyor, torununa gülüyor, umudunu yitirmiyor. İşte bu, absürtlüğün içinde en asil direniştir.
Belki de mutluluk, bütün bu anlamsızlıkların ortasında bile yaşamı sevmekte gizlidir. Çünkü en zor şartlarda bile gülümsemeyi seçen insan, aslında hayatın absürtlüğünü yenmiştir.
Yoksulluğun Gölgesinde Sıkışan Onur, Türkiye’de emekli ve asgari ücretlinin sessiz çığlığı bu ülkenin sokaklarında kimi zaman görünmez bir tiyatro oyunudur. Başrolde, ömrünü çalışarak tüketmiş emekliler ve hâlâ hayata tutunmaya çalışan asgari ücretliler vardır. Dekor bellidir. Alım gücünün yerlerde süründüğü market rafları, bir ayda bir yıl yaşlandıran kira fiyatları, haberlerde duyulan ama cebe hiç uğramayan büyüme rakamları…
Ve perde açıldığında en ağır yük hep aynı insanların sırtındadır. Bir ömrün ardından gelen sessizlik; Emeklinin, bir zamanlar devlet dairesinde döktüğü terdir. Fabrikada ciğerlerine çektiği metal kokusunun zehridir. Tarlada güneşle yanmış insan tenidir.
Ama bugün çoğu, bir market poşetinin dibine saklanmış indirim arar hale gelmiştir. Emeklilik, bir insanın hak ettiği huzurun adı olması gerekirken, artık “hesap makinesiyle yaşamaya çalışma sanatı” na dönüşen sisifos’un fasit dairesidir. Kirası maaşından yüksek olan bir insanın onuru zedelenmez, fakat sistem, insanı kendi hayatının karşısında çaresiz hissettirdiğinde, işte o zaman ruh yaralanır. Kimse onurunu kaybetmez. Ama yoksulluk insanı sessizleştirir, yorgunlaştırır, sorgulatır. “İnsanı ölüm değil, yaşamını nasıl harcadığını fark etmesi korkutur” Seneca .
Asgari Ücret; Hayatın Altında Ezilen Asgari İnsan Değeri demektir. Asgari ücretlinin hikâyesi daha da çetindir… Bir yandan çalışır, çoğu zaman sabahın köründe, soğuğun ayazında, mesainin karanlığında. Diğer yandan hayat, kazandığından daha hızlı koşar. Ve çetindir hava şartları ona her zaman. Ve bir gün güldürmez aldığı ücret onu hiçbir zaman. Maaşı yattığı günün akşamı biter, kirasını ödemek için ikinci iş bakar. Çocuğuna bir çikolata almak için iki kere düşünür.…
Her gün kendi vicdanıyla konuşur asgari ücretli, “Ben daha fazla ne yapabilirim?” Bu soru, bir insanın onurunu azaltmaz, tam tersine yaşadığı baskıyı anlatır. Ekonomik baskının insan ruhunda açtığı yara. Yoksulun sadece cebindeki para değildir. Üstüne çöken yük, sesini kısmak zorunda bırakan. Ev sahibinin telefonu çaldığında kalbinin sıkışması. Market kasasında sırası gelirken “ya kart geçmezse” diye içinin ürpermesidir. Çocuğun okuldan bir ihtiyaç listesi getirince boğazına düğümlenen sessiz bir utançtır. Bunların hiçbirinde insanın kişisel ahlâkı veya onuru yok olmaz.
Ama devletin, toplumun, ekonominin duvarları yükseldikçe insanın ruhu dar bir koridora sıkışır.
İnsan Ne Yapar? Bir insan, yaşam koşulları ağırlaştığında hayatta kalmak için elinden geleni yapar.
bu sosyolojik bir refleks, insani bir savunmadır. Ek iş arar. Borç alır. Tasarruf adına sağlığından kısmaya başlar. Sosyal hayattan çekilir. Evinin sıcaklığını azaltır, market listesini küçültür, hayallerini daraltır. Bu davranışlar “soysuzlaşmak” ya da “onursuzluk” değildir. Bu, insanın çaresizlik karşısındaki hayatta kalma çabasıdır. Onursuz olan insanlar değil, insanı böyle bir hayata mecbur eden düzenin kendisidir.
Geleceğe dair bir umut, bir toplum, en kırılgan kesimini koruyabildiği ölçüde güçlüdür. Emekliye hak ettiği huzuru, asgari ücretliye insan gibi yaşamayı sağlayabildiği gün, o ülke gerçekten kalkınmış demektir. Bugünün karanlığı ağır olabilir. Ama insan, umudu tükenmedikçe yenilmez. Bir gün gelir, toplum değişir, düzen değişir, adalet tekrardan kendine yer bulur. Çünkü bu ülkenin emeklisinin alın teri, asgari ücretlisinin mücadelesi, hiçbir ekonomik tablodan daha değersiz değildir.
Bir ülkenin sokaklarında en ağır koku açlıktan değil, adaletsizlikten yükselir. Ve bugün Türkiye’nin sokakları, market raflarının altında ezilen bir insanlığın sessiz feryadıyla doludur. Bu feryadın sahibi ne suç işlemiştir, ne yanlış yapmıştır; sadece ömrünün en dürüst yıllarını çalışarak geçirmiştir.
Fakat bugün, bir pazar filesini dolduracak gücü bile cebine sığdıramazken, toplumun vitrinlerinde “büyüme”, “rekor”, “şahlanış” nidaları yankılanır. İşte en ağır dram burada başlar. Gerçeklik ile gösterinin arasına sıkışan onurlu insanlar, çürümenin değil, çürütülmenin tanığı edilirler.. Bir emekli düşün… Bir zamanlar sabahın köründe kalkar, vatanın taşına toprağına, fabrikasına, okuluna, hastanesine hizmet ederdi. Bugün ise bir kira ücretinin altında ezilirken, devletin ona biçtiği değer bir market arabasının yarısını doldurmaya yetmeyen alım gücüdür. Bu insanlara “ onursuz ” denemez. Onursuz olan, ömür boyu çalışmış birine, ömrünün sonunda geçinemeyeceği bir hayat sunan düzendir.
Emekli, pazarda bozulmuş domatesi seçerken onurunu kaybetmez, ama bu tabloyu yaratan sistem, kendi onurunu çoktan kaybetmiştir. Emekli, soysuzlaşmaz, onu soysuzlaştırmaya çalışan şey, aylığını eriten ekonomik çarklardır. Çünkü bir insan, kırk yıl hizmet edip bugün “kirasını mı ödesin, elektriğini mi?” diye düşünüyorsa, suç o insanda değil, bu utancı yaratan politik düzendedir.
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.