5
Yorum
23
Beğeni
5,0
Puan
276
Okunma

İnsan bazen sıkıştığı bir andan sıyrılabilmek için kelimelerini ateşe atıyor. Canı o gün buluşmaya gitmek istemiyor mesela; telefondaki sese elini yüzüne götürüp sesini bükerek, "İnanılmaz bir diş ağrım var, yanağım şişti, yerimden kalkamıyorum" diyor. Telefon kapanıyor, ekran kararıyor ve insan derin bir nefes alıp arkasına yaslanıyor. "Oh be, iyi atlattım" diye geçiriyor içinden. Kurtulduğunu sanıyor.
Oysa gökyüzünün muazzam bir hafızası var. O esnada havada asılı kalan cümlenin altındaki hileyi değil, sadece sahibinin kendi diliyle mühürlediği kaderi kaydediyor.
Aradan topu topu bir hafta geçiyor. Yalan çoktan unutulmuş, o günün rahatlığıyla yaşanmış oluyor. Sonra bir gece yarısı, insan şakağındaki amansız bir zonklamayla uykusundan fırlıyor. Soluğu aynanın karşısında alıyor; yalanına ortak ettiği diş, şimdi gerçekten etini kemiriyor. Tam o sırada, keskin ağrının arasından muzip ve sitemkâr bir fısıltı duyuluyor sanki:
"Eee, geçen hafta beni çağırmıştın ya hani?
Bak, sözünü ikiletmedim, gecikmeden hemen geldim!
İnsan kalakalıyor o an. Aynadaki uykulu, yorgun ve acı çeken yüzüne bakarken dilinin ucuna bir savunma, bir itiraz geliyor ama öylece kalıveriyor. Ne diyebilir ki? Ağrıya "Ben şaka yapmıştım" mı diyecek, yoksa gökyüzüne "Beni yanlış anladınız" diye mi yalvaracak? Karşısında ne tartışabileceği bir insan var ne de pazarlık edebileceği bir kural. Kendi kurduğu cümlenin ne kadar keskin, ne kadar amansız bir silaha dönüşüp tam da kalbinden vurduğunu ilk kez o soğuk fayansın üzerinde anlıyor. İnsan dünyayı aldattığını sanırken, meğer kendi elleriyle kendi kaderinin altını imzalamış. Ağrı kesiciler bile artık fayda etmiyor; çünkü sızlayan sadece diş değil, o hesapsızca harcanan kelimelerin manevi ağırlığı oluyor.
Eşref saati dedikleri, gökte aranan tılsımlı dakika; aslında insanın kendi diliyle kaderini imzaladığı o görünmez anların ta kendisi. Kendi sağlığından, sevdiklerinin canından sahte borçlar alarak günü kurtarmaya çalışan insan, manevi aleme ne kadar büyük bir senet verdiğini fark edemiyor.
Çünkü evren şakayı, bahaneyi ya da "idare etmeyi" anlamıyor; o sadece kelimenin ağırlığına bakıyor.
Dudaktan çıkan her söz, gökyüzüne fırlatılmış bir tohum gibi; hangi toprağa düşerse düşsün, bir gün mutlaka sahibinin bahçesinde filizleniyor.
Belki de bu yüzden insanın en büyük sınavı, diliyle ettiği yeminler ve kelimeleriyle kurduğu tuzaklar. İnsan başkalarından kaçtığını düşünürken aslında kendi gökyüzünü karartıyor.
Aslında kelimelerin de bir canı olduğunu, her birinin ardında bir "Amin" rüzgârı beklediğini bilerek yaşamak ne güzel olurdu; korkuyla titreyerek değil de kelimelerin manevi sorumluluğunu kalbimizde hissederek konuşabilseydik keşke.
Bugün iyi olduğumuzu, şükürde kaldığımızı fısıldamak varken; sahte dertlerin gölgesine sığınmak, kendi kaderimize haksızlık etmekten başka ne olabilir ki?
Unutmamalı ki dil kalbin kapısıdır ve o kapıdan neyi dışarı salarsak, sokakta dönüp dolaşıp yine bize gelecek olan odur...
Not: Yarın yürümek istediğimiz yolu bugün kendi sesimizle mi çiziyoruz acaba?
.Linares.
5.0
100% (7)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.