1
Yorum
0
Beğeni
5,0
Puan
131
Okunma

BİLİNÇ IŞIĞI VE UYANMIŞ GÖNÜL
Gerçek irfan kaybolduğunda, insanın iç âlemi de karanlığa gömülür. Hayatın manası silikleşir, eşyanın dili susar, varlığın hikmeti perdelenir. Gaye buharlaşır; geriye yalnızca şekiller, alışkanlıklar ve kuru bir yaşam kalır. Oysa hakiki irfan, sadece bilmek değil; bilginin hikmete, hikmetin ahlâka, ahlâkın da erdeme dönüşmesidir.
Mehmet Âkif’in dediği gibi:
“Ne irfandır veren ahlâka yükseklik ne vicdandır.
Fazilet hissi insanlarda Allah korkusundandır.”
Vaktiyle zenginliğiyle tanınan, fakat gönlünde bir türlü huzur bulamayan bir adam vardı. Serveti büyüktü ama kalbi dardı. Bir gün, içindeki boşluğa daha fazla dayanamayarak bir bilgeye gitti ve yalvardı:
“Efendim, içimde bir karanlık var. Ne yapsam geçmiyor. Bana aydınlanmanın yolunu gösterin.”
Bilge, uzun uzun yüzüne baktı. Sanki onun içini okuyordu. Sonra ağır bir sesle dedi ki:
“Çok geç… Ölüm sana yaklaştı. On gün sonra bu dünyadan ayrılacaksın.”
Adamın rengi soldu. Dizlerinin bağı çözüldü. Dünya gözünde küçüldü, küçüldü… eve döndüğünde artık başka bir insandı.
O günden sonra hayatı değişti.
Yıllarca kırdığı kalpleri onarmaya başladı. Küstüğü dostlarının kapısını tek tek çaldı. “Affet” demeyi öğrendi. Düşman bildikleriyle barıştı. İçindeki kibri, hırsı ve bencilliği bir bir terk etti.
Servetini düşündü… “Bu bana ne kazandırdı?” dedi. Sonra ihtiyaç sahiplerini buldu, paylaştı. İlk defa verirken huzur duydu.
Bilgiye yöneldi… ama kuru bilgiye değil. Kalbini aydınlatan, aklını dirilten, şuurunu derinleştiren bilgiye… Kutsal metinleri dinledi, hikmet ehlinin sözlerine kulak verdi. Her kelimede kendini aradı.
Geceleri dua etti. Gündüzleri tefekkür etti. İlk kez gerçekten düşündü:
“Ben kimim? Neden buradayım? Nereye gidiyorum?”
Ve fark etti…
İrfan; sadece öğrenmek değil, uyanmaktır.
Aydınlanma; gözle değil, kalple görmektir.
Şuur; insanın kendini bilmesidir.
Onuncu gün geldiğinde adam hazırdı. Korku gitmiş, yerine teslimiyet gelmişti. Ölümü beklerken aslında hayatı bulmuştu.
Fakat on birinci gün güneş doğdu… ve o hâlâ yaşıyordu.
Koşarak bilgeye gitti:
“Efendim! Ölmedim… Bu nasıl olur?”
Bilge tebessüm etti:
“Sen ölmedin… ama eski sen öldü.
Ben sana ölümü değil, yaşamayı öğrettim.”
Adam sustu. Gözlerinden yaşlar süzüldü.
Bilge sözlerine devam etti:
“Şimdi anladın mı?
Gerçek irfan; ölümü bekler gibi yaşamaktır.
Her günü son günün bilerek…
Her sözü son sözün gibi söyleyerek…
Her davranışı hesabını verecekmiş gibi yaparak…”
Adam başını eğdi. Artık anlamıştı.
---
O günden sonra hayatına yeni bir yön verdi.
Sevgiyle baktı insanlara… çünkü her kalbin bir emanet olduğunu öğrendi.
Bilgiyle yürüdü… ama bilgiyi kibir değil, hikmet için kullandı.
Aklını rehber edindi… ama kalbini ihmal etmedi.
Şuurla yaşadı… her anın farkında olarak.
Ahlâkı merkez aldı… çünkü erdemsiz bilginin karanlık olduğunu gördü.
Ve en önemlisi…
Her gününü “son gün” gibi değil, “en doğru gün” gibi yaşamaya başladı.
Anladı ki;
İrfan, insanın kendine karşı kazandığı zaferdir.
Hikmet, bilginin kalpte olgunlaşmasıdır.
Aydınlanma, hakikati görme cesaretidir.
Erdem ise, bu hakikate uygun yaşamaktır.
Gerçek irfan…
Ne sadece kitaplarda, ne de sadece sözlerdedir.
Gerçek irfan, insanın hâlinde, yaşayışında, duruşundadır.
Ve o artık biliyordu:
Huzur, dışarıda değil…
Uyanmış bir kalbin içindedir.
Ramazan ÇETİN
5.0
100% (1)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.