1
Yorum
4
Beğeni
5,0
Puan
156
Okunma

Öteden bu yana bir tartışma konusudur "Sanat sanat için mi, tolum için mi? Mademki bir medeniyetten doğuyor, onunla gelişip serpiliyor ve zamana rağmen asırlar ötesinden güne gelebiliyor, o halde sanatın beslendiği; toplumsal değerlere, ona bakış açısı kazandırımına, eleştirel farkındalık yanına, özgünlüğüne ve onu icra edenin mükemmelliyetçiliğine bağlı olarak toplumda da bir yankılanışın olması beklenir. Kanımca, milli kurtuluş mücadelemizi en güzel anlatan filmlerden biri olarak dönemin siyah beyazlı yapıtlarından "Bir Millet Uyanıyor"u izlememiş olmak gerçekten de büyük bir kayıptır. Kaç kez izlediğimi net olarak hatırlayamamakla birlikte, bu filmi her izlediğimde o yıllara dair milli ve bir o kadar da destansı duyguların bende yeniden hayat bulduğunu söylersem, abartı olmaz.
Sanat ve toplum ilşikisi karşılıklı etkileşim içindedir. Ortaya koyduğu ürünlerle toplumda ortak ilgileri, beklentileri, çözüm ortaklığını da tetikleyebilen sanat derin izler bırakabilir bir potansiyeldir bir bakıma. İspanya İç Savaşı sırasında Nazi Almanyası’na ait uçakların" Guernica" kasabasını bombalamasını anıtsal bir dille tuvale aktaran eser, üniversiteli yıllarımızda bizi derinden etkilemişti. Zamanla savaş karşıtı evrensel bir sembol haline de gelmiş bu eser, toplumsal bir uyanışın, farkındalığın da anahtarı olmuştur kuşkusuz. Bütünüyle bir toplumsal değişimi meydana getiremese de bunun yollarını açanlardan biridir sanat. Benzer şekilde 1950 ve 1960`ların insanlığın yüz karası ırkçılığının yaşandığı Amerika`da, siyahilerin müzik ve edebiyat alanlarındaki eleştirel ve vicdanları da tetikleyen sanat ürünleriyle toplumda büyük bir farkındalık oluşturduğunu kim inkar edebilir ki.
Kimi sadece sanat olsun, kimi duygulara yöne versin, dokunsun ve hatta kazınsın diye ne kadar da çok sanat eseri vücuda gelmiştir kim bilir. Bunlardan bazıları sadece göz zevkine hitap ederken diğerleri gönüllerde en güzide duyguların da köklenmesine vesile olmuşlardır.
Aradan ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Çocukluğumuzun o siyah beyazlı televizyonlarından kurtuluş savaşımızın filmlerini izlediğimizde nasıl da derinden duygular hissederek kahramanlardan biri oluverirdik öylece. Bir anda o çocuk ruhumuzla televizyonun karşısında yere uzanmış ve hatta kendimizce de siper almışızdır belki de. Kiminde o yağız atın dizginlerini tutan el, kiminde iki kişinin kaldıramadığı o ağır kayayı kaldırmaya çalışan kol ve kiminde de en hızlı koşması gereken ayaklar olmuşuzdur. Günümüzde de çok sayıda dizi ve film elbette var. Neden bunların büyük kısmı bu hazları veremiyorlar bize, diye sıklıkla düşünmüşümdür. Bu duygu ve düşünüşleri eski dönemlerin müzik çalışmaları için de dile getirebiliriz elbette. Ortaya çıkan şey hangi sahada olursa olsun bir sanat olsa da etkileri, insanları kavrayışı, dokunuşu ve unutulmamak üzere belleklere kazınışı öyle kolay olmuyor. Bizi kendi içine çeken, bizden de bir şeyleri dillendiren, değerler uğruna nelerin feda edilebileceğini örnekleyen, gönle dokunan, dili ile de sizden ve bizden olabilenler kalıcı ve tesirli olabiliyor galiba.
Her ne kadar o çocukluk yılları çok gerilerde kalmışlarsa da duygu anlamındaki özel yerleri ve onların gönüllerdeki izleri hala taze durmaktadır. Yıllara meydan okuyan bu ulvi duygular bir bakıma görsel ve işitsel yollarla beslenmenin de sonucudur. Doğru, güvenli, hakkaniyetli, paylaşım ruhunu körükleyen şeyler zamana nasıl da meydan okuyorlar. Bu anlamda her bir sanat eserinin, ürününün içten içe bir öğretisi vardır, olmalıdır da. Farklı kültürlerden insanlarda benzer duyguları körükleyen bu eserler, insanlar arasındaki; dini, etnik, lisan farklılığı, alışkanlıklardaki benzersizlikleri, hayatın türlü rutinlerini de aşarak nasıl da ortak duygu ve düşünüşlere yol açmaktadır değil mi? Kora Harbi`ni ve oradaki Türk birliğinin eşsiz insan sevgisini konu alan “Ayla” adlı sinema yapımı sadece bizlerce izlenmedi elbette. Bizzat Güney Korelilerce de izlendiğinde benzer duygusal tepkilerin ortaya çıkması da pek mümkündür öyleyse. Sanat insanları türlü farklılıklara rağmen nasıl da bir araya getiriyor aslında.
Tercih edebilme şansı her zaman güzel değildir, kanısındayım. Çok sayıda televizyon kanalı dönemine geçilmesinden itibaren ortak izlencelerin, dinlencelerin azalması, toplumdaki ortalama “biz” kavramını büyük ölçüde zedelemiştir. Aynı kanalları ve o kanalın vazgeçilmez dizi ve filmlerini ve hatta çizgi filmlerini izleyen eski kuşaklar olarak bizler, farkında olmadan aynı duygu ve düşünüşlerle, öğretilerle beslenirdik bir bakıma. Şimdi durumlar çok farklı. Kimin nereden beslendiği belli değil. Birileri için önem arz eden şey diğeri için gündeminde bile değil. Bu trajedik manzara insanların ortak konuşacağı, duygu ve düşünüşlerini paylaşabileceği şeyleri ne de kısırlaştırmıştır. Ortak konuşacak bir konunun, gündemin, etkilenimin, sorumlulukların, mutlulukların, tartışmaların giderek raftan kalkması bir anlamda toplumsal bağın geleceği için de büyük bir sıkıntıdır. Toplumu bir beden ve onun fertlerini de bedenin parçaları olarak gördüğümüzde, belli bir istikamete doğru yürüyebilmede o bedeni oluşturan uzuvların her birinin farklı hedeflere odaklanmış olması veya ortak bir paydada yer alamamasının tam da bir facia olduğunu dile getirmek gerekir. Sadece yemek ve içmekle beslenilmediğini, duygu ve düşünüşlerin de beslenmeye ihtiyaç duyduğunu bir yana koyduğumuzda; dinlediklerimizin, okuduklarımız, gördüklerimizin, dokunabildiklerimizin, okuyabildiklerimizin de birer beslenme vasıtası olduklarını unutmamak gerekir.
Yetmişli veya daha önceki kuşaklarla ortak izlencelerin bir öznesi olarak yabancı menşeli bir dizi olan “Küçük Ev” i çoğumuzun hatırladığını ve hatta hiç unutamadığını söylersek abartı olmaz sanırım. Amerika`nın koskoca ıssızlığında bir çiftçi ailesinin hayatla mücadelesini ve bu mücadeledeki asla eksilmeyen ve hatta artan “biz” şuurunu nasıl unutabiliriz ki. Nostalji olsun diye belki de bulamamak bahtsızlığı ile yetmişli seksenli yıllara damgasını vurmuş bu diziyi araştırdım. Oldukça eski bir yapım olduğundan bir bölümüne ulaşabildim. Bu bölümü izlerken adeta zamanda bir yolculuk yapmış gibi de oldu. Dizinin sahneleri nasıl da ustalıkla kaleme alınmış, oyuncuları da nasıl da rollerinin öznesi olmuşlardı öyle. Hayranlıkla ve eski günleri de anarak ulaşabildiğim bu bölümü sonuna dek izledim. Bu diziye dair yazılan şeyleri de araştırdım elbette. Küçük Ev dizisi kadar belleklerde yer edinen başka bir diziler de vardı ve fakat onun yeri bir başkaydı. Orada ne vardı da bunca yıl sonra bizi geçmişimizin güzellik dolu anılarına sevk eden ve ne vardı ki üzerinden geçen onca zamana rağmen belleğimizden silinmeksizin bizle kalan. Bu soruların ve hatta sorulmamış olanlarının da cevabı belki de “Hayat nedir, Biz kimiz? Ne İçin varız? Aile nedir? Paylaşımlar niçin güzeldir? vb. sorgulamaların da cevabı olmalıdır bu silinmezliğin ardında.
Kıtalar ötesinden bir çiftçi ailenin bizde uyandırdığı yankı nasıl da her birimizi içine almıştır. Ailenin çocuklarının büyük küçük demeksizin tüm sorunlarda kenetlenmeleri, kötülüklerle savaşımı, bunalımlardan refaha erişleri, birbirlerine verdikleri değer, bugün hangi dizi veya filmde bu derece samimi işlenmektedir ki. Hayatın her günlük bölümünde ekranlarla olan yakınlığımız giderek artmakta iken bizler doğru yerlerden beslenebiliyor muyuz acaba? Güne, yarına yaşama hazzı katanlarla mı yola devam ediyoruz, yoksa hayatımızın gerçeklerinden uzaklaşarak ve sitemlerle, değerlerde erozyonla, bananecilikle mi bir tükenişe savruluyoruz?
Sadece bir sanat ürünü olarak betimlenmemesi gereken pek çok şey var aslında. Bazen bir öyküden demini alan toplumsal bilinç, kiminde de bir dizi filmden buluyor yaşama dair düsturları. Bu yapıtların kimin kaleminden çıktığının da bir önemi kalmıyor, kimse herkesin kendini bulduğu bir yapımda, eserde şecere ve kökene de bakmıyor zaten. Onca entrikalarla ve alabildiğine şiddet içeriği ile tabiri caiz ise bolca vurdulu kırdılı ve kan kokan dizi ve filmlerden sıtkımız sıyrıldı. Emek kokan, ter kokan, mücadele ruhuyla sen ve ben demeksizin her birimizi içine alan yapımlara, eserlere hasretiz sanırım. İş dünyasının ve olanca gücüyle bizi giderek içine alırken yabancılaştıran teknolojinin olumsuz tesirlerinden kurtulabilmenin ne de güzel bir yoludur kaliteli sanat ürünlerinden beslenmek.
Kırk yılı aşan bir tesir ile o günlerin zorunlu izlenen dizilerinden biri olan bu yapımlar gerçek anlamda da kalitelilermiş ki çok kanallı yıllardan sonra dahi bazılarımızın belleğinde kalabilmeyi başarmışlar. Aynı romanı kaç kez okuruz veya aynı filmi yahut diziyi kaç kez daha izleriz? Giderek eksilen o insan yanımızın da doğru duygu ve düşünüşlerle beslenebilmesi gerekir. Bu beslenim ise gerçekliğe bire bir uyan veya abartılmaksızın gerçeklikten kopmayan yapımlarla yine de mümkündür elbette. Sadece bir kaç saniyelik anındaki o duyguyu ve ortaya çıkardığı motivasyonu yeniden hissedebilmek adına bazı filmleri, dizileri yeniden izleyenler olduğu gibi, şiirleri, öyküleri, romanları da yeniden okuyanlarımız olmuştur kuşkusuz.
Ne zaman ilham almak istesem bana bu gücü verebilecek bir öykü, film veya belgesel peşine düşerim. TRT ekranlarından yayınlanan ve özünde de dünyanın çatısı coğrafyanın bir bir parçası, Nepal`in yaylalarında hayat mücadelesi veren baba ve oğulun dramının yer aldığı belgesel, şu yokluk denilen gerçekliği yeniden sorgulamama vesile olmuştur. Bizler onca şeye sahip olduğumuzun farkında bile değilken, üç öğünlük yemekleri sadece "pirinç lapası" olanların gerçekliğini, yaratana şükürlerini ve bunca zorluğa rağmen yüzlerindeki tebessümü nasıl anlatabiliriz acaba? Her izlenim de beni kendime getiren bu belgeseldeki realite adeta resetleme etkisi yapmıştır abartısız. Bu belgeselin içindeki zorlu hayat mücadelesini çok sayıda öğrenci grubu ile de paylaşmayı elbette kendime görev saymıştım, saymalıydım da. Motive olmak için şu hayat bizlere ne kadar da çok vesile ile dokunuyor aslında. Sanat bu dokunuşların yegane zemini işte. Kimi bir kaç mısrada buluyor bu ilhamı, kimi uzun soluklu sinema filminin çekilmesine vesile olan kısacık anında .
Zaman rağmen özünden yitirmeyen ve bu yanıyla o insan yanımızı adeta cilalayan değerlere her zaman ihtiyacımız oldu, olacaktır da. Her şeyiyle son derece hızlanan dünya yaşamı sadece rakamlardan ibaret değildir. Bazı duygular bizlerle beraber yol aldıkça daha; hoşgörülü, paylaşımcı, uzlaşıcı ve hakkaniyetli oluyoruz galiba. Bu duyguları besleyen ve hayata bakışımıza farklı bir derinlik yükleyen her ne varsa, hayat onlarla daha bir yaşanılır. Kulağın pasını aşmakla kalmayıp, gönlü de cilalayan, kalpleri yumuşatan, baktıkça, dokundukça, okudukça, türlü güzellikleri binlercemizin duygu ve düşünüşünde demleyen sanat iyi ki var. Sizce de öylemi?
Oğuzhan KÜLTE
5.0
100% (1)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.