0
Yorum
1
Beğeni
0,0
Puan
294
Okunma

İçinden geçtiğimiz şu zamana bakın... İnsan bazen yaşadığı çağın gerçekten kendi çağı olup olmadığını sorguluyor. Sokaklar aynı sokaklar, şehirler aynı şehirler, gökyüzü aynı gökyüzü; ama insanın insana bakışı değişmiş. Merhametin yerini hesap, vicdanın yerini prosedür, adaletin yerini ise rakamlar almış. Bir çocuğun nefesi ile bir bütçe kalemi arasına sıkışmış bir dünyanın içinde yaşıyoruz artık.
Bir baba düşünün...
Öyle büyük hayalleri olmayan bir baba. Dünyayı değiştirmek istemeyen, servet istemeyen, makam istemeyen, kürsülerden konuşmak istemeyen bir baba. Sabah işe gidip akşam evine dönmek isteyen, çocuğunun başını okşamak isteyen, onun büyüdüğünü görmek isteyen sıradan bir insan. Fakat kader onun kapısını ağır bir imtihanla çalmış. Bir gün doktor odasında duyduğu birkaç kelimeyle bütün hayatı ikiye bölünmüş. O günden sonra artık zaman başka akmaya başlamış.
Doktor konuşurken dünya susmuştur.
Kelimeler duyulmuş ama anlamları kalbin içinde birer kurşun gibi yer etmiştir.
"Çocuğunuzun tedaviye ihtiyacı var."
"Zaman çok önemli."
"İlaç çok pahalı."
İşte bazen bir insanın ömrü dört cümleyle değişir.
O baba o gün hastaneden çıktığında yalnızca bir bina terk etmedi. Aynı zamanda eski hayatını da geride bıraktı. Çünkü artık onun için sabahlar başka başlayacak, geceler başka bitecekti. Her nefes alışında çocuğunun gözlerine bakacak ve her bakışında biraz daha çaresizleşecekti.
Sonra mücadele başladı.
Kapılar çalındı.
Dilekçeler yazıldı.
Telefonlar edildi.
Yetkililere ulaşıldı.
Kampanyalar düzenlendi.
Sosyal medya paylaşımları yapıldı.
Yardım çağrıları yayımlandı.
Ama her geçen gün çocuğun bedeni biraz daha yorulurken, sistem aynı soğuk yüzüyle karşısında durmaya devam etti.
Çünkü sistem ağlamıyordu.
Sistem gece uyuyabiliyordu.
Sistem için bu yalnızca bir dosyaydı.
Bir evrak.
Bir rakam.
Bir istatistik.
Fakat bir babanın gözünde o rakam bütün dünyaydı.
Bir çocuğun nefesiydi.
Bir annenin dualarıydı.
Bir evin ışığıydı.
Bir gelecekti.
Bir ömürdü.
İşte asıl trajedi burada başlıyordu.
Devletlerin büyüklüğü gökdelenlerinin yüksekliğiyle ölçülmez. Devletlerin büyüklüğü, en zayıf vatandaşının elini ne kadar tutabildiğiyle ölçülür. Bir ülkenin gerçek medeniyeti, güçlüleri nasıl koruduğuyla değil, çaresizleri nasıl yaşatabildiğiyle anlaşılır.
Fakat ne yazık ki bazen insan öyle manzaralarla karşılaşıyor ki vicdanın sessizliği kulakları sağır ediyor.
Bir tarafta milyarlarca liralık projeler...
Bir tarafta gösterişli törenler...
Bir tarafta bitmek bilmeyen siyasi kavgalar...
Bir tarafta ekranlardan taşan ihtişam...
Diğer tarafta ise bir çocuğun nefes almak için zamana karşı verdiği savaş...
Ve onun başucunda günbegün eriyen bir baba...
Bu yalnızca ekonomik bir mesele değildir.
Bu yalnızca sağlık politikası değildir.
Bu yalnızca bütçe hesabı değildir.
Bu doğrudan doğruya vicdan meselesidir.
Çünkü insan hayatı söz konusu olduğunda rakamların hükmü bitmeli, merhametin hükmü başlamalıdır.
Ne yazık ki çağımızın en büyük trajedilerinden biri de budur. İnsanlık teknolojide ilerledikçe vicdanda aynı ölçüde ilerleyemedi. Yapay zekâlar geliştirdik ama gerçek acıyı anlamakta zorlanıyoruz. Uzaya araç gönderdik ama bir çocuğun çaresizliğine çare bulmakta hâlâ gecikiyoruz. Devasa projeler ürettik ama küçücük bir kalbin umudunu korumakta bazen başarısız oluyoruz.
Ve gün geliyor...
Bir baba yoruluyor.
Önce bedeni yoruluyor.
Sonra ruhu yoruluyor.
Sonra umutları yoruluyor.
En sonunda da sessizce içinden çöküyor.
Çünkü insan yalnızca açlıktan ölmez.
İnsan yalnızca hastalıktan ölmez.
İnsan bazen umutsuzluktan ölür.
İnsan bazen duyulmamanın ağırlığı altında ölür.
İnsan bazen çaresizliğin içinde nefessiz kalır.
Dışarıdan bakıldığında hâlâ yaşıyor görünür.
Ama içinde çoktan yıkılmıştır.
İşte bir babayı ölüme götüren yol çoğu zaman böyle başlar.
Bir kalp kriziyle değil...
Bir trafik kazasıyla değil...
Yavaş yavaş biriken kederle.
Her reddedilen başvuruyla.
Her sonuçsuz bekleyişle.
Her "şimdilik mümkün değil" cevabıyla.
Her kapanan kapıyla.
Ve sonunda insanın içinde taşıdığı umut tükenmeye başlar.
Oysa hiçbir toplum böyle olmamalıdır.
Bir çocuğun yaşam hakkı tartışma konusu olmamalıdır.
Bir annenin gözyaşı bürokratik süreçlere teslim edilmemelidir.
Bir babanın çığlığı duyulmazlığa mahkûm edilmemelidir.
Çünkü yarın hepimiz aynı kapının önünde durabiliriz.
Bugün başkasının yaşadığı acı yarın bizim sınavımız olabilir.
Bugün uzaktan baktığımız bir dram yarın evimizin içine girebilir.
Hayatın en büyük hakikati budur:
Acı kimsenin kimliğine bakmaz.
Hastalık kimsenin siyasi görüşünü sormaz.
Ölüm kimsenin makamını tanımaz.
Hepimizi eşitleyen tek şey insan oluşumuzdur.
İşte bu yüzden vicdan da herkese eşit davranmalıdır.
Bu yüzden yönetimlerin görevi yalnızca yollar yapmak, binalar dikmek, ekonomik tablolar açıklamak değildir. Asıl görev, insanların umudunu koruyabilmektir. Çünkü umut çöktüğünde toplum çöker. Vicdan sustuğunda devlet küçülür. Merhamet kaybolduğunda ise geriye yalnızca mekanik bir düzen kalır.
Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey daha fazla slogan değildir.
Daha fazla kutuplaşma değildir.
Daha fazla öfke değildir.
İhtiyaç duyduğumuz şey vicdandır.
İhtiyaç duyduğumuz şey merhamettir.
İhtiyaç duyduğumuz şey insan hayatını her türlü hesabın üstünde tutan bir anlayıştır.
Çünkü bir ülkenin gerçek zenginliği bankalarındaki para değildir.
Gerçek zenginlik, ağlayan bir çocuğun gözyaşını silebilme gücüdür.
Gerçek güç, çaresiz bir babanın omzuna el koyabilmektir.
Gerçek medeniyet, ölümün kıyısındaki bir insana "yalnız değilsin" diyebilmektir.
Ve eğer bir gün tarih bu dönemi yazacaksa; yalnızca yapılanları değil, yapılmayanları da yazacaktır.
Yalnızca konuşulanları değil, duyulmayan çığlıkları da yazacaktır.
Yalnızca kazananları değil, sessizce kaybolan hayatları da yazacaktır.
O gün geldiğinde sorulacak soru şudur:
Bir çocuk yaşamak isterken siz neredeydiniz?
Bir baba tükenirken siz ne yaptınız?
Bir annenin duası göğe yükselirken siz neyi tercih ettiniz?
İnsanlık işte bu soruların cevabında saklıdır.
Erol Kekeç/12.06.2026/Sancaktepe/İST
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.