15
Yorum
24
Beğeni
0,0
Puan
559
Okunma


Kişi, ekseriyâ bilmediğine ve anlamadığına husûmet besler.
Eski bir darb-ı meselde söylendiği gibi, kedi erişemediği ciğere murdar dermiş.
Meselenin hulâsâsı budur.
Arapçaya, Farsçaya ve bilhassa Osmanlı Türkçesine karşı bu derece öfke duyanlar, gönül isterdi ki o pek hayran oldukları Batı dillerinden birini olsun hakkıyla tahsîl etmiş olsalardı. Belki o vakit bir dilin yalnız kelimelerden değil; târihten, medeniyetten, tefekkürden ve müşterek hâfızadan da ibâret olduğunu idrâk edebilirlerdi.
Bugün ilmin ve bilginin en geniş imkânlarla yaygınlaştığı bir çağda yaşıyoruz. Sözlükler, ansiklopediler, dijital kütüphâneler, akademik kaynaklar ve sayısız neşriyât herkesin elinin altında. Şahsım adına söyleyeyim ki, divânî istikâmette yazdığım şiirlere harcadığım vakitten katbekat fazlasını doğru kelimeyi bulmak, onun kökenini araştırmak ve en mühîmi onu mısrada hakkıyla yerine yerleştirmek için sarf etmekteyim. Bu iş biraz da aşk meselesidir. Lâkin aşkın yanında inkâr edilemeyecek derecede emek, sabır ve gayret de vardır.
Ne var ki asıl hazîn olan, bu emeği ve muhabbeti anlamaya çalışmak yerine onu tahkîr etmeye kalkışan bir zihniyetle karşılaşmaktır. Daha da hazîni, kendi cehâletini ölçü kabul edip başkalarının kelime dağarcığına, kültürüne ve sanat anlayışına veto koymaya yeltenmesidir. İnsan sormadan edemiyor: Bu ne mel‘un bir bağnazlık, ne garîb bir tahammülsüzlük, ne acınası bir kendini bilmezliktir?
"Neymiş efendim, okumayacakmış!" Okusa anlayacak sanki...
Atalar ne güzel söylemiş: "Tavşan dağa küsmüş, dağın haberi olmamış."
Gel gör ki bizim tavşanın yalnız kulakları değil, dili de bir hayli uzamış görünüyor. Klavye başında celâdet taslayanların cesâreti, ekseriyetle ekranın bittiği yerde hitâma erer. Yazı sahasında aslan kesilenler, hakîkî bir muhâvere ikliminde aynı vakâr ve cesâreti göstermekten âcizdir.
Nitekim söz konusu zâtın paylaşımları da beklenildiği üzere ciddî tenkîtlerle karşılaştı. Hazan Gülü Fatoş Hanımefendi, Ayla Kara Hanımefendi, Mesut Tütüncüler Beyefendi ve Murat Kahraman Murâdî Beyefendi gibi kıymetli kalem erbâbı, son derece nezîh ve vakûr bir üslûpla meseleyi ilmî ve târihî zeminde izâh etmeye çalıştılar. Bu gayretler takdîre şâyân olmakla berâber maalesef netîcesiz kaldı. Çünkü cehâlet bâzen bilgisizlikten değil, öğrenmeyi reddeden bir kibirden beslenir.
Netîcede yapılan ilmî açıklamalar, târihî deliller ve kültürel izâhlar muhâtabının zihninde yankı bulmak yerine çöp kutusuna gönderildi. Hâlbuki delili susturmak, delilin ağırlığını ortadan kaldırmaz; yalnızca sâhibinin tahammül sınırını ifşâ eder.
Bâzı kalemdaşlarımız meseleyi benim gibi mîzâh ve istihzâ ile yorumladı. Kanaâatimce bu daha isâbetliydi. Zîrâ kimse duymak istemeyen kadar sağır değildir.
Hakîkatte burada mesele bir dil meselesi değildir. Dil yalnızca görünen yüzdür. Mesele, bu medeniyetin köklerine, hâfızasına ve inanç dünyâsına karşı duyulan köhne husûmettir. İslâm’ı hatırlatan her unsûr bunların nazarında âdetâ bir diken hükmündedir. Besmele duyunca irkilen, ezân işitince rahatsız olan bir rûh hâlinin Osmanlı Türkçesine muhabbet beslemesini beklemek de zâten safdillik olurdu.
İşin en ibretlik tarafı ise şudur:
Kendisine ilmî delillerle cevap veren herkesi susturduktan sonra, büyük bir meydan zaferi kazanmış edâsıyla çıkıp:
"BEN KAPIMDA İT HAVLATMAM!!!"
notunu düşmesidir.
İnsan bu cümleyi okuyunca öfkelenmiyor; yalnızca üzülüyor. Çünkü bâzen bir cümle, sâhibinin bütün kültür seviyesini ve muhâkeme ufkunu anlatmaya yeter.
Ardından bir başka bayanın (özellikle bu kelimeyi kullandım) çıkıp, meydanı boş bulan bir çakal edâsıyla ulumaya başlaması da tabloyu tamamladı. Nasreddin Hoca’ya atıfla yapılan sözler havada uçuştu, mağduriyet destânları yazıldı, fakat ne hikmetse ortada ilmî bir cevap, târihî bir delil yâhut fikrî bir muhâkeme yine görünmedi.
Velhâsıl, cehâlet eskiden susardı; şimdi konuşuyor. Eskiden öğrenmeye utanırdı; şimdi öğrenene saldırıyor. Eskiden kendini gizlerdi; şimdi kendini fazîlet zannediyor.
Lâkin değişmeyen bir hakîkat vardır:
Kelimeye düşman olan, nihâyetinde düşünceye de düşman olur.
Düşünceye düşman olan ise eninde sonunda hakîkatten mahrûm kalır.
Hakîkat ise ne çöp kutusuna sığar, ne de bağnazlıkla susturulabilir.
---
Hâşiye:
Burada ayrıca ibretlik bir tezât daha göze çarpmaktadır.
Bu zâtın edebiyat ve ahlâk üzerine kürsü kurup ahkâm kesmesine bakıp da kendisini bir irfân mektebinin müderrisi sanması abesle iştigâldir.
Zîrâ görünen manzara pek başka şeyler anlatmaktadır.
Gece yarılarında hanım şâirelere "tanışabilir miyiz?" mektupları gönderen, cevapsız kalınca da aynı kalemlere karşı tahkîr ve tezyif yoluna sapan bir tavrın adına tenkît değil, olsa olsa kırılmış nefsin çırpınışı denir.
Hakikî münekkit esere bakar.
Nefsine mağlûp olan ise sâhibine saldırır.
İşin daha hazîn tarafı şudur ki; kendisini fikir adamı zanneden bu muhterem, reddedilmiş bir talebin ardından şiirlere hücûm ederken aslında şiiri değil, kendi karakter zaafını teşhîr ettiğinin farkında bile değildir.
Çünkü insanın kalitesi, istediğini elde ettiğinde değil; elde edemediğinde ortaya çıkar.
Bir hanımefendiye ulaşamayınca kaleme sarılan, cevap alamayınca hakârete yönelen bir mîzâcın Osmanlı Türkçesi, edebiyat veya kültür üzerine söyledikleri de ancak bu kadar ciddiye alınabilir.
Eskiler ne güzel söylemiş:
"Zarfın kıymeti mazrûfuyla ölçülür."
Kelimeleri beğenmeyen bu muhteremin asıl kavgasının kelimelerle değil, kendisiyle olduğu anlaşılıyor.
Velhâsıl...
Bazıları şiiri anlamadığı için şiire düşman olur.
Bazıları ise şiiri değil, şâiri hedef alır.
Birincisi cehâlettir.
İkincisi ise daha ziyâde nefs meselesidir.
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.