1
Yorum
10
Beğeni
5,0
Puan
181
Okunma
Şehir, geceyi tam bitirmemişti. Sokak lambaları yanıyordu ama aydınlatmıyordu; sadece karanlığın şeklini değiştiriyordu.
Ben, arka sokakların birinde duruyordum.
Ne zaman buraya geldiğimi hatırlamıyorum. Hatırladığım tek şey, “gitmek gerekiyordu” cümlesinin içimde yürümeye başlamasıydı.
Bana bunu kim söyledi?
Cevap yoktu.
Sadece gölgem vardı.
Gölgem… yerinde durmuyordu.
Bir an önümdeydi, bir an yanımda. Sonra sanki benden daha hızlı düşünüyormuş gibi bir köşeye kaydı.
“Sen kimsin?” dedim.
Ses çıkmadı.
Sesim çıkmadı.
Çünkü sesim, çoktan başka bir yerde bırakılmış gibiydi.
Rüzgâr bile eksikti bu sokakta. Sanki şehir nefes almayı unutmuştu. Ya da bilerek tutuyordu nefesini.
İlk kez o zaman fark ettim: zaman akmıyordu.
Durmamıştı sadece. Kırılmıştı.
Sarkacı olmayan bir saat gibi, içi boş bir ölçü.
Elimi cebime attım. Bir şey aradım. Ne olduğunu bilmiyordum. Belki bir cevap, belki bir başlangıç.
Ama cebimde sadece “ben” vardı. Ve o da eksikti.
Bir adım attım.
Sokak değişti.
Aynı sokaktı ama değil gibiydi. Duvarlar biraz daha yaklaşmıştı sanki. Ya da ben küçülmüştüm.
O sırada bir ses duydum.
İçimden geliyordu.
Ama bana ait gibi değildi.
“Hangisi benim?”
Donup kaldım.
Bu cümleyi daha önce söylememiştim. Ama sanki defalarca söylenmişti içimde. Ezberlenmiş bir çığlık gibi.
Gölge tekrar hareket etti.
Bu kez durmadı.
Benden ayrıldı.
Ve ilk defa, ben yalnız kaldım.
Sokakta tek başıma değil; kendimden geriye kalanla.
Uzakta bir kedi vardı.
Bir sandalye üzerinde oturuyordu.
Beni izlemiyordu bile.
Sanki ben onun dünyasında fazla gürültülüydüm.
Bir an düşündüm:
Belki de sorun şehirde değildi.
Belki de ben, yanlış bir iç dünyaya düşmüştüm.
5.0
100% (3)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.