7
Yorum
24
Beğeni
5,0
Puan
251
Okunma

“Günaydın Peri,” “Günaydın Dora!” “Günaydın Güzel Prenseslerim!”
Peri’yle Dora kız kardeşler, annelerinin sevgi dolu, yumuşak öpücükleriyle huzur içinde uyanıyorlardı. Anneleri Özde’nin ipeksi sesi, kulaklarına bu denli tatlı dolmasaydı, kim bilir daha ne kadar uyuyacaklardı. Ama okullarına hazırlanma zamanı çoktan gelip çatmıştı. Peri, bu sene ilkokula başlamıştı. Dora’nın ise yuvada son senesiydi.
Peri ve Dora, babalarının gözetiminde dişlerini özenle fırçaladı. Yüzlerini güzelce yıkadı. Annelerinin hazırladığı kahvaltı sofrasında yerlerini aldı.
Anneleri:
“Doracığım, bu yıl senin yaş gününe, kuzenlerini de çağıralım. Hem kuzenin Maya’nın doğum günü seninkiyle üç gün aralı. İkinizinkini de aynı günde kutlayabiliriz. Babanızın çok güzel bir önerisi var: Doğum gününüzü ormanda kutlasak ne hoş bir sürpriz olur değil mi?”
Dora ve Peri yerlerinde zıplayarak “yaşasın!” diye sevinç çığlıkları attılar.
“Onları ne çok özlemiştik, gelmeleri ne hoş olacak! Keşke anneannem, babaannem ve dedelerim de gelseler, mutluluğumuza diyecek olmaz!” diye Peri düş kurmaya başlamış, yerinde duramaz olmuştu. Babaları Ali:
“O zaman siz, kollarınızı sıvayıp resimler çizin. Kuzenlerinize, anneanne, babaanne ve dedelerinize kartlar hazırlayın. Ben onları bir an evvel göndereyim. Belki sizi kırmazlar.” diye güzel bir fikir attı ortaya. Anneleri:
“Ben üniversiteden dönerken kırtasiye mağazasından size renkli kartonlar alırım. Onlara resimler çizer, davetiyeler hazırlarsınız,” dedi.
Peri’yle Dora’nın kendi minik elleriyle, özenle çizip hazırladığı rengârenk kartlar ellerine geçtiğinde Maya ve ağabeyi Batu, sevinçten çılgına dönmüştü. Uzun süre hoplayıp zıpladıktan sonra:
“Gideceğiz değil mi biz de?” diye, anne ve babalarına sürekli yalvarmaya başlamışlardı. Akşam yemeğinde masada toplaştıklarında anne ve babaları gitmeye karar verdiklerini açıkladı. İki kardeş, yerlerinde sevinçten kıpır kıpırdı! İlk kez, tabaklarına konan yemeği, bir çırpıda hevesle silip süpürdüler.
İstanbul’da ve İzmir’de torunlarından gelen davetiyeler, anneanne, babaanne ve dedelerde aynı sevinci yaratmıştı. Renkli kartlar, ellerden düşmez olmuştu. Özlemle dolup taşan yürekler, Peri ve Dora’nın yazdıklarından çok etkilenmişti. Kartları evirip çevirdikçe, minik ellerden çizilenleri izlemek doyulmazdı. Evlatlar, damat ve gelinler, torunlar, gözlerde tüterdi hep. Onların başarılarıyla gururlanmak güzeldi. Ama uzaktaydılar. Ha deyince gidilemiyordu. Kendileri de kısıtlı tatil dönemlerinde ancak gelebiliyorlardı. Kavuşmanın heyecanı, hele de istek torunlardan gelince yola çıkma arzusunu karşı konulmaz kılmıştı. Telefonlara sarılarak biletlerini ayırttılar. İstanbul ve İzmir’den iki aile, buluşarak gurbetin yolunu tuttular.
Annesi İlke, sabah uyandığında oğlu Evrim’i kucağına almıştı. Peri ve Dora’dan gelen resimli kartları, ballandıra ballandıra oğluna okuyor, anlatıyordu. Evrim çok heyecanlanmıştı. Çizilenleri daha iyi anlayabilmek için, uykulu gözlerini ovuşturuyordu. Yüreğini saran tatlı bir sevinçle yerinde duramaz olmuş, annesinin kucağından fırlamıştı.
“Anneciğim, anneciğim, beni götürecek misiniz babamla?” diye durmadan heyecanla soruyordu. Annesi:
“Evet, oğlum, babanla akşam konuştuk. Çok mutlu olacağını biliyoruz. Bu yüzden hep beraber arabamıza atlayıp gideceğiz,” dedi.
“Çok özledik birbirimizi. Bu hepimiz için çok güzel bir fırsat olacak,” diyerek oğluna sıkıca sarılıp yanağına bir öpücük kondurdu. “Haydi gel, elini yüzünü yıkayalım, dişini fırçalayalım. Babanın dersi bugün erken saatte başlayacak. Kahvaltımızı geciktirmeyelim,” diyerek sözlerini tamamladı.
Uzun bir ayrılıktan sonra ailenin tüm fertleri bir araya gelmişti. Kavuşmaları görülmeye değerdi. Herkes sarmaş dolaş olmuş, mutluluktan uçuyordu. Çocukların neşesi, evin her köşesine yayılmıştı. Yemeklerin tadına doyulmazdı. Çok emek verilerek zevkle hazırlandığı belli oluyordu. Akşam yemeği hoş söyleşilerle geçti. Yemekten sonra çocuklar, yatana kadar oyunlarına daldılar. Peri ve Dora’nın köpeği, herkesin sevincini yaşamış, kuyruğunu sallamaktan yorulmuştu. Büyükler, geç saatlere dek sohbet edip özlem giderdiler.
Güzel bir uykuyla yol yorgunluğunu atan aile, ertesi sabah hazırlıklara başladı. Bu hazırlıklarda çocuklar da hevesle yerlerini aldı. Peri ve Dora ellerini yıkayıp mutfağa koştular. Anneannelerinin hazırladığı meyveli pastanın başına geçip karşılıklı oturdular. İki kardeş, güle oynaya pastanın üzerine meyveleri dizdiler.
İkinci pasta çikolatalı olacaktı. Maya ve Batu, temiz elleriyle babaannelerine yardım ediyordu. Çikolata sosunun hazırlanması için çikolata kırıyorlardı. Arada bir ağızlarına atmayı, kuzenlerine uzatmayı da oyun haline getirmişlerdi. Gülücükleri herkesi neşelendiriyordu!
Son olarak mutfak tezgâhının ortasında, babaanneleri poğaça hamuru yoğurmaktaydı. Sağına, soluna çocukları dizmiş, önlerine hamurdan küçük parçalar dağıtmıştı. Çocuklar çok sevinçliydi. Sürekli şarkı mırıldanıyorlardı. Ne hoştu!
Ertesi gün, yapılanlar sepetlere yerleştirildi. Arabalara yüklendi. Çocuklar, ufak tefek eşyaların taşınmasında yardımcı oldu. Tüm aile hazırlanıp peş peşe ormanın yolunu tuttu. Birlikte söylenen şen şarkılar, yolun çok zevkli geçmesini sağlamıştı. Zamanın nasıl geçtiğini hiç anlamadan ormana vardılar.
Ormana vardıklarında görkemli bir ağacın altına, yeşillikler üzerine örtüler serildi. Hazırlanan piknik sepetleri arabalardan indirildi. Peri’yle Batu, sepetlerden annelerinin çıkardıkları pastaları, örtünün orta yerine dikkatle koydu. Dora, babasından aldığı keki, düşürmeden meyveli pastanın yanına yerleştirmeyi başardı. Maya ve Evrim, çatal, bıçak, kırılmaz bardak ve peçeteleri, çepeçevre dizdi. Poğaça, peynir ve meyve tabağını, Peri, Dora ve Batu, pastaların etrafına dağıttı. Çocuklar, o kadar istekle uğraşmışlardı ki babaları, bu güzel anların resimlerini çekti.
Herkes çok mutluydu. Çevrede yaşayan hayvanlar da bu mutluluğu paylaşmak için ağacın çevresinde toplaşmaya başlamışlardı. Kuşlar, sincaplar, tavşanlar ve yavaş ilerleyen kaplumbağalar, varlıklarıyla ortamı şenlendirmişlerdi.
Babaanneleri, parlak mavi kâğıda sarılmış iki paketi, Dora ve Maya’ya uzatınca bütün gözler onlara çevrildi. Çocuklar heyecanla paketlerini açtılar. Babaannelerinin el emeği, göz nuruyla ördüğü, ikisi bir örnek, mor desenli yeleklerdi bunlar. Dora ve Maya, yelekleri hemen üzerlerine giyip babaannelerinin boynuna atıldılar. “Babaanneciğim, nerden bildin, morun benim en çok sevdiğim renk olduğunu?” Babaanneleri;
“Senin ve Maya’nın en sevdiği rengin, mor olduğunu bilmeyen var mı ki?” deyince herkes bir kahkaha koparıverdi. Dora:
“A, benim yeleğimin cebinde fındık var!” diye merakla fındıkları avucuna topladı. Babaannesi:
“Fındıkların birazını istersen sincaplardan sana yakın olanına doğru uzat. Sincaplar fındığı, cevizi çok sever. Ama çekinirsen yere de bırakabilirsin. Gelir, alırlar,” dedi.
Dora, sincaba doğru yaklaşarak fındıkları yere bıraktı. Sincabın fındıkları kıtır kıtır yemesi, herkesi kıkır kıkır güldürdü! Maya:
“Babaannem benim de cebimi fındıkla doldurmuş!” diye biraz ürkek ama hevesle sincaba yaklaştı. Fındıkları, o da yere bıraktı. Sincabın kuyruğu havada dans etmeye başlamaz mı? Sevinci görülmeye değerdi!
Anneanneleri, iki pembe torbada sakladığı hediyeleri, Dora ve Maya’ya verdi. Çocuklar pür dikkat torbaları açtı. İçinden mor, askılı sırt çantaları çıkmaz mı? Askıların üzerindeki renkli, minicik çiçekler, Peri’nin de Dora’nın da pek hoşuna gitmişti! İkisi de çantalarına hayran kaldılar! Hemen çantaları sırtlarına taktılar.
“Çok güzellermiş!” diye, karşılıklı el ele tutuşup dans etmeye başladılar. Onlar hopladıkça çantaların içinden gelen tak tuk sesleri, herkesi şaşırttı! Telaşla açıp çantalarına baktılar.
“A, o da ne öyle!” Küçük torbalar içinde havuçlar! Anneanneleri:
“Haydi onları tavşanlara uzatın!” diye, torunlarını başına topladı. Onları cesaretlendirdi. Önce Dora, sonra Maya ve diğerleri, bir ucundan tuttukları havuçları, şirin beyaz tavşanlara uzattılar. Kıtır da kıtır! “Ay, ne güzel de yiyorlar!” derken gülüşmeleri pek gevrekti.
Anneannesi Evrim’e yerden bir çam kozalağı buldu. Evrim, onları toplamaya bayılırdı. “Evrim bak, kozalağın üzerindeki şu küçük parçalar var ya, onlar tohum. Sincaplar bu tohumları kemirmeyi ve yemeyi çok sever. Sen tut kozalağın bir ucunu, sincap kemirsin bakalım. Çekinirsen yere bırakabilirsin.”
Babaannesi bir yandan Batu’ya da seslenerek:
“Batucuğum, gel haydi, seninle de meşe palamudu arayalım. Sincaplar meşe palamuduna bayılır. Sen de sincapları yedirirsin istersen.”
“Babaanne şu arkadan gelen kaplumbağalara ne vereceğiz?” diye Batu, onları da doyurmak istedi. Babaannesi:
“Batucuğum, onlar taze çimenleri çok severler. Azıcık verebilirsin. Ama dikkat et. Vereceğin miktar, kaplumbağanın başından büyük olmasın. Çünkü kaplumbağalar, başları büyüklüğündeki besinle doyarlar. Fazlası zarar.” diye açıklamada bulundu.
Peri ve Evrim de kaplumbağanın yanına koşarak geldiler. “Anneanneciğim, ne güzel motifler var kaplumbağanın üstünde!” diye Peri kaplumbağanın evine dikkat çekti. Batu, Evrim, başlarını sallayarak Peri’ye hak verdi.
“Biliyor musunuz çocuklar? Kaplumbağaların yaşı bu halkalarla hesaplanır. Kaplumbağalar bizlerden çok yaşar.”
“Kaç sene yaşarlar?” diye Dora meraklanıp sorunca anneannesi, “yüz elli sene” demesin mi? Çocuklar pek şaşırmışlardı tabii.
“Çok da yavaş ilerliyorlar,” diye Batu öngörüde bulununca: babaannesi:
“Ama gidecekleri yere mutlaka varıyorlar,” diye kaplumbağaların sabrını, kararlılığını övmek istedi.
Batu Peri’ye yaklaşarak kulağına bir şeyler fısıldadı. Bunu fark eden Dora, Maya ve Evrim:
“Bizden ne saklıyorsunuz? Sizi gidiler sizi!” diye çıkışınca, o tarafı gözüyle işaret eden Peri, alçak sesle:
“Arkadaki ağacın arkasına gizlenmiş bir küçük kız gördük!” dedi. Evrim ile Maya el ele tutuşarak:
“Haydi öyleyse oraya doğru gidip bakalım,” dediler ve birlikte yürümeğe başladılar. Peri, Dora, Batu da onlara eşlik ettiler.
Yaklaştıklarında küçük kızın, içini çeke çeke ağladığını görüp üzüldüler. Küçük kızın deniz mavisi gözlerindeki ürkek bakışlar, hiçbirinin gözünden kaçmamıştı. Kızcağız, dönüp kaçacak gibi oldu. Fakat Evrim’in yumuşak sesiyle duraladı. Evrim:
“Neden ağlıyorsun böyle? Sen de aramıza katıl, oyna bizimle!” diye onu davet etti. Kızcağız, mahzun ince sesiyle:
“Bugün benim doğum günüm...” diye başını öne eğdi. Dora, tatlı gülümsemesiyle:
“E, ne kadar hoş işte, mutlu ol öyleyse! Doğum gününde neden ağlayasın ki?”
Küçük kız, yerdeki desenli örtünün üzerindeki pastalara imrenerek baktı:
“Anneannem, ikiz kardeşimle bana, evde un kalmadığı için pasta yapamadı...” diye gözlerini yere indirdi. Hüzünlü bakışlarını çocuklardan kaçırmak istemişti.
Masal, sürprizlerle devam edecek…
Ayşe Yarman Öztekin
“Masal Annesi Ayşe Yarman’dan” Hikayeler kitabımdan
Mayıs 2026
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.