7
Yorum
10
Beğeni
5,0
Puan
495
Okunma

Gündüz bahçeye baktığımda hayatın kendisini görürüm. Çiçekler renkleriyle konuşur, böcekler telaşla dolaşır, rüzgar yapraklara değdikçe sanki bir ninni fısıldar. İnsan o manzaraya bakarken yalnızca görmez; hayal kurar, umut kurar, hatta kendine yeni bir dünya inşa eder.
Ama akşam…
Akşam olunca aynı bahçe, aynı ağaç, aynı çiçekler birer yabancıya dönüşür.
Güneş çekilip gidince, ışıkla birlikte güven de çekilir sanki.
Az önce rengarenk olan çiçekler, şimdi siluet haline gelir. Böceklerin sesi değil, gündüzün neşeli uğultusu yerini anlaşılmaz, tedirgin edici fısıltılara bırakır. Rüzgar bile artık dost değildir; kapının aralığından sızan bir hırsız gibi ürkütür insanı.
Göz görmeyince, zihin devreye girer.
Ve zihin, karanlıkta her şeyi olduğundan daha büyük, daha tehditkar, daha korkutucu çizer.
Bir dalın kıpırtısı…
Sanki birinin adım sesidir.
Bir gölgenin uzaması…
Sanki üzerine doğru gelen varlıktır.
O an insan, kendi kurduğu hayallerin esiri olur.
Yerimden kıpırdamam.
Sanki hareket edersem, o karanlık beni fark edecekmiş gibi…
Sanki nefes alsam, sessizliğin içindeki görünmez varlıklar bana dönecekmiş gibi.
Oysa bilirim…
Gündüz gördüğüm ne varsa, hala oradadır.
Ağaç yine ağaçtır, çiçek yine aynı çiçektir.
Ama karanlık, hakikatı değiştirmez; sadece algıyı değiştirir.
İşte insanın iç dünyası da böyledir.
Işık varken umut büyür, karanlık çökünce korkular konuşur.
Belki de mesele, karanlıktan korkma değil…
Karanlıkta kendimizle baş başa kalmaktır.
Çünkü en derin korku, dışarıda değil…
İnsanın kendi içinde saklıdır.
Fevzi GÜLTUNA
5.0
100% (6)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.