Hiçbir zaman çıktığın kapıyı hızla çarpma, geri dönmek isteyebilirsin. don herold
HA
HALUK78

KANLI KUYU 7. BÖLÜM

Yorum

KANLI KUYU 7. BÖLÜM

0

Yorum

2

Beğeni

0,0

Puan

156

Okunma

KANLI KUYU 7. BÖLÜM

7. BÖLÜM
GÜNAHSIZ SUÇ

Virane görünen hanın avlusuna yaklaştığım sırada ahırdan gelen kokular genzimi yakmaya başladı. Fakat o ağır kokudan daha tehlikelisi, atımın nallarından çıkan ve yerimi haykıran seslerdi. Midemin açlıktan ağrımasıyla ensemdeki o soğuk takip edilme korkusu birbirine karışmıştı; hangisi daha baskındı, ayırt edemiyordum. Kendime öğüt vermeye başladım: “Burada her yüz bir tehdit, her gölge bir cellat olabilir; sakın kendini ele verme!”
Avluda beklediğim sırada tuhaf bir görevli ahırdan koşarak yanıma geldi. Kısa boylu, gür siyah saçlı bir adamdı; sağ göz kapağı neredeyse gözbebeğinin yarısını kapatacak kadar inmişti. Bu hali ona, karşısındakini gizlice tartıyormuş gibi bir ifade veriyordu. Bakışları önce bana, sonra merakla Kara Fırtına’ya kaydı.
— Güzel bir atınız var; ama nefes alışına bakılırsa yem vermemişsiniz.
Sesi, az önce yüzümü kesen rüzgâr kadar kuruydu.
— Evet, dedim yorgun bir sesle. Bugün burada dinleneceğiz. Biraz mısır ve arpa bulunur mu?
Adamın göz kapağı hafifçe seğirdi. Bakışlarındaki o buz gibi temkin, yerini hesapçı bir parıltıya bıraktı.
— Demek bu gece handa kalacaksınız... Ben buranın ahırından sorumluyum. Sizin için atınıza göz kulak olmamı ister misiniz?
— Buyur. Sana güveniyorum. Şimdiden iki akçe veriyorum.
Adam "iki akçe" sözünü duyunca gözleri fal taşı gibi açıldı. O soğuk şüphe tam olarak gitmemişti.
— İki akçe mi? Elbette! Ona siyah üzüm suyu da vereceğim.
Yavaşça atımdan indim ve dizginleri adama uzattım. Atı götürürken dönüp bir kez daha baktı; sanki üzerimdeki bir sırrı çözmeye çalışıyordu. O bakışlara aldırmadan hana doğru ilerledim.
Dışarıdan bakıldığında, iki katlı, kötü ahşaptan yapılmış; dört köşe ve uzun bir han yükseliyordu. Bazı camlar eğrilmiş ahşapla birlikte dışarıya doğru sallanıyordu. Binanın dışında yanan birkaç is kokulu kandil, loş bir ışık yayıyor, bu sayede hanın eskiliğini bir nebze olsun gizliyordu. Duvarların bazı yerlerinden kerpiçler çıkmış, samanlar dışa doğru fırlamıştı. Sanki zamanla kavga etmiş ama yenilmiş bir yapıydı bu. Avlusu yağmurla birlikte çamura dönmüştü. Hanın giriş merdivenlerine yakın; bir zamanlar süs havuzu olduğu belli olan ama şimdi içinde kurbağaların yuva yaptığı, her tarafı çatlak bir taş yığını bulunuyordu.
Etraf, çok kalabalık olmamakla beraber, kenarda köşede sekiz - on kişi vardı. Kimi pazarlık yapıyor, kimi de öylesine konuşuyordu. Yüzleri yanık, bakışları temkinliydi.
Eski püskü kapısından içeriye girdiğimde dışarıdaki ağır koku her tarafa sinmişti. Kapının hemen arkasında yığılmış odunlar, nemle kabarmış tahtalar ve duvarda yer yer soyulmuş kireç gözüme çarptı. Tavan kirişleri simsiyah isle kaplıydı ve ara sıra sızan birkaç damla su, içerideki rutubeti artırıyordu. Bazı yerlerde halı seriliydi ama o halılar ne zaman yıkanmıştı bilinmez; toz, kül ve yağ lekeleri… Halılara aslını kaybettirmişti.
Bir köşede pek de düz olmayan masanın etrafında toplanmış bir grup, ihtiyar bir adamın anlattıklarına kahkahalarla gülüyordu. Başka bir köşede bir adam, gördüğü bir kızı anlatıyordu:
— Pek uzun boyu vardı. Koşarken siyah saçlarını gördüm. Kaşlarının arasında da küçücük bir beni vardı.
Adamın hikâyesini dinleyenler birden bana döndüler. Sanki kaçak olduğumu yüzümden okuyorlardı. Başımı hafifçe eğip hepsine kibarca selam verdim. Hikâyesini anlatan adam, sözünün kesilmesinden rahatsız olmuşçasına sustu; bakışları beni oradan kovmak ister gibi üzerimde asılı kaldı. Gözümü hemen oradan kaçırıp hancı masasına doğru yöneldim. Adımlarım hızlanırken kendi kendime: "Bakmayın bana öyle. Sadece gölgelerin arasında kaybolmak istiyorum."
Karanlıkta saklanan biri için kalabalığın bir süre sonra beni unutması büyük bir nimetti. Neyse ki kısa süre sonra herkes kendi dünyasına ve yalanlarına dönmüştü. Tam o sırada masanın arkasındaki perde hışımla aralandı. Uzun boylu, geniş omuzlu ve güler yüzlü birisi bana doğru gelmeye başladı. Anlaşılan, harabenin sahibi bu adamdı.
Yüzünde sahte bir nezaketle:
— Hoş geldiniz, safalar getirdiniz beyim. Bu fakir size nasıl yardımcı olabilir?
— Bu gece istirahat edebileceğim bir odanız var mı?
Hancı, karşısındaki adamın ne tür bir müşteri olduğunu anlamaya çalışır gibi beni süzdü:
— Tabii ki... On akçe bedelinde size rahat bir oda verebilirim.
Fahiş fiyatı yahut akçenin hesabını yapacak durumda değildim.
— Kabuldür, odaya hemen geçebilir miyim?
Ücreti ikiletmeden kabul etmem, hancıyı hem memnun etmiş hem de merakını iyice cezbetmişti. Beni bir kez daha baştan aşağıya süzüp o şüpheli tavrıyla sordu:
— Kusuruma bakmayın, buralarda sizi evvelce hiç görmemiştim. Kimlerdensiniz, yolunuz ne tarafa düşer?
Hemen sahte bir isimle kendimi tanıttım:
— Adım Muttalip. Ankara taraflarında bezirgânım. Yün ve tiftik ticaretiyle meşgulüm. Lakin bu sefer niyetim Erzurum’dur. Oradan tespih ve gümüş kolye tedarik eyleyeceğim.
Hancının büyük siyah gözlerinde gülümseme belirdi:
— Demek yün tüccarlığından cevahir ticaretine geçiyorsunuz. Bereketli iş vesselam! Erzurum’un malı kıymetlidir ama sizin gibi ticareti bilenler için altın değerindedir.
Daha fazla açık vermemek için sözünü sertçe kestim:
— Öyledir! Odama geçeyim artık, yol yorgunuyum.
Hancı, memnuniyetle kuşağını düzeltip önüme düştü ve hızla merdivenlere doğru ilerledi. Henüz ilk basamağa gelmiştik ki omzunun üzerinden konuştu:
— Çok büyük bezirgânlar buralarda konaklar beyim; hepsi de duamızı alıp memnuniyetle ayrılır. Erzurum yolunda böyle huzurlu döşek zor bulunur.
— İnşallah dediğiniz gibidir, diyerek geçiştirdim.
"İsmim Muttalip, yurdum Ankara... Her adımda yeni bir yalan, yüzümde yeni bir maske…" Gerçek kimliğim bu hanın rutubetli duvarları arasında çoktan çürümeye başlamıştı bile.
Üst kata çıktığımızda iki kişinin yan yana zor sığabileceği bir koridorda ilerledik. Sağlı sollu dizilmiş küçük tahta kapılar, çocuk odalarını anımsatıyordu. Odalara girmek için iyice eğilmek gerekiyordu. Her kapının yanından geçerken ağır kokular yükseliyordu: yağlı yemek, ter ve bayat tütün dumanı... Havanın yoğunluğu ciğerlerime dolarken, adeta boğulma hissi veriyordu. Koridorun sonuna doğru, duvardaki açık pencereden sızan rüzgâr bir parça olsun ferahlık yayıyordu.
Sonunda çift kanatlı kapısı olan büyük bir odaya geldik. Kapı koyu ardıç ağacından yapılmış, üzerine yeşil boyayla güvercin ve koyun motifleri işlenmişti; bu viraneye yakışmayacak kadar zarifti. Hancı, gıcırdayan kapıyı büyük bir gururla açtı. İçeride tertemiz bir yatak, pamuklu örtüler ve odaya yayılan hafif bir sabun kokusu vardı. Ceviz ağacından oyulmuş bir masanın üzerinde metal bir yağdanlık parlıyordu. Belli ki bu oda, han sahibinin özel misafirleri için sakladığı bir sığınaktı.
Hancı, tebessümle odayı pazarlamaya devam etti:
— Beyim, yan oda hamamdır. İçeride kendi yaptığım özel sabunlar da var. Güzel bir dinlenmeden sonra akşam yemeği için kuzu buduna ne dersiniz?
Askerlerin peşimde olduğu hissi, zehirli bir sarmaşık gibi zihnimi kuşatmıştı. İzimin bulunmaması için karşımdaki adamı paradan başka hiçbir şey susturamazdı. Hemen para kesemi açtım.
— Şu on akçe odanız için. Ayrıca beş akçe de hazırlayacağınız yemek için veriyorum.
Hancının elleri akçelere uzanırken dudakları hafifçe kıvrıldı ama bu bir gülümsemeden çok, bir şeyi keşfetmiş olmanın ışıltısını taşıyordu. Paraları kuşağına sıkıştırırken:
— Keşke herkes sizin gibi düşünceli olsa beyim! Size en özel yemeğimizi hazırlatacağım; yanına taze salata ve buz gibi bir testi ayran... Bir daha yolunuz düşerse sadece bu lezzet için geleceksiniz.
Kısık bir sesle cevap verdim:
— Herkesle aynı yerde yemek istemem; masamı gözden uzak bir köşeye kurun. Hazır olunca beni uyandırırsınız.
Kendisine teşekkür edip hemen kapıyı kapattım. Sürgüyü çekerken ellerimin titrediğini fark ettim. Haftalardır yollarda bir hayalet gibi dolaşan ben, şimdi hatırı sayılır bir misafire dönüşmüştüm. Cebimdeki akçeler azalıyordu ama bu yapmacık cömertlik, sadece kimliğimi gizleyen bir maskeydi.
İçeriyi göz ucuyla taradıktan sonra hamama geçtim. Gerçekten hancının dediği kadar varmış; bir kazan sıcak su, ferah kokulu yeşil-sarı sabunlar beni bekliyordu. Kenarda bir taburenin üzerinde duran temiz lifleri alıp yıkanmaya başladım. Su, haftaların tozunu ve toprağını bedenimden alırken, ruhumdaki ağırlığın da birazcık olsun akıp gittiğini hissediyordum.
Kurulanıp yatağa uzandığımda yorgunluğum dinmişti ama zihnimde bir sancı başladı. “Abaza Mehmet Paşa anlatacaklarım karşısında ne yapacaktı?” Belirsizlik, bir kurt gibi içimi kemiriyordu. “Hünkârımızın intikamı için kılıcını çeker miydi? Ya beni asıl katil zannedip celladın önüne atarsa? Ne de olsa Kara Davut beni cinayet şüphelisi olarak ilan etmişti.”
Sağıma dönüp boş duvara bakarken bir anda gözlerimin önüne can yoldaşım Cengâver geldi. Onun gibi bir sadık yüreği bir daha bulamayacağımı biliyordum; eksikliği içimde koca bir boşluktu. O sırada dudaklarımda acı bir tebessüm yeşerten o hatıra düştü aklıma.
Hiç unutmam; Sultanımız bir av seferinde geniş bir çayırı işaret edip, "Haydi, kim yiğitmiş bir görelim!" demişti. İkimiz de atlarımızdan inip güreşe tutuşmuştuk. O beni kolay kolay yenemezdi; ne de olsa ocakta "Ayı Süleyman" derlerdi bana. Eskilerden öğrendiğim kurnaz taktiklerle onu hayli zorlamıştım. Cengâver’in gücü kılıç sallamak ve yıkmak içindi; heybeti bile düşmanı titretmeye yeterdi. Güreşi pek sevmezdi ama yenilgiye de hiç tahammülü yoktu. Başka kapışmalarımızda beni kemiklerim sızlayacak kadar hırpaladığı da olmuştu; gücüyle değil, inadıyla yenerdi.
Ne güzel günlerdi... İç geçirirken yüzüm birden gerildi. Yedikule’deki o an bir kez daha zihnime hançer gibi saplandı. Son bakış... Hâlâ uykularımı bölüyor, ciğerimi deliyordu. Bir neferin düşerken bile nasıl dimdik durabileceğini öğretmişti bana.

Gözlerim bir süre kapanmış uyukladığım sırada koridordan gelen ayak sesleri beni uyandırdı. Gelenin adımlarından kim olduğunu hemen anladım.
— Muttalip Bey, yemeğiniz hazır!
Yataktan doğrulup kendimi toparladım. Sesimi dışarıya duyuracak kadar yükselttim:
— Geliyorum!
Hancı uzaklaşırken, adımlarının sesiyle birlikte içimdeki endişelerin de çekilip gittiğini hissettim. Yavaşça dışarı çıkıp etrafı kontrol ettikten sonra tahta merdivenlerden inerken her basamağın gıcırtısı salonda duyuldu. Gözler birer birer üzerime döndü; istemeden de olsa herkesin dikkatini çekmiştim. İçerideki uğultu bir an için bıçak gibi kesildi; sonra, hiçbir şey olmamış gibi zaman yeniden akmaya başladı.
Girişe yakın, herkesin görebileceği genişçe bir masaya adeta bir ziyafet sofrası kurulmuştu: Ortada nar gibi kızarmış bir but, taze yeşillikler, yanında dumanı tüten fırın ekmeği ve buz gibi bir testi ayran... Adımlarım yavaşlarken zihnime şüphe düştü: "Ahmak herif! Herkesin nazarına çarpacak yere sofra mı kurulur? Korkak bir kaçak mıydım, yoksa görgüsüz bir bezirgân mı? Her bakış bir soru, her soru yeni bir maske demekti.” O anda hancının bunu bilerek yaptığını düşündüm. Beni daha iyi tanımak ya da ağzımdan bir şeyler almak için masayı kurmuş olmalıydı. Kendimi “Konuşmalarına ehemmiyet göstermelisin. Görevim burada bitmemeli” diye uyarıyordum. Kalabalığın bakışlarını belli etmemeye çalışarak emin adımlarla masama oturdum ve hemen yemeğe başladım. Son günlerde boğazımdan geçen tek şey kuru ekmek, biraz da üzüm olmuştu. Şimdi önümdeki bu masa cennet sofrasıydı. İlk lokma ağzıma değdiği anda etin leziz tadından neredeyse bayılacaktım.
Ne var ki huzurum çok uzun sürmedi. Hancı, yine yapmacık tavrıyla başıma dikildi:
— Yemekten sonra iyi bir tütün alır mısınız?
Sesi bir davet gibi uzuyordu. Halimden konuşmak istemediğim belliydi ama o bunu anlamazdan geliyordu.
— İstemem. Tütün kullanmam. Müsaadenizle yemeği tamamlayayım.
Adam kıpırdamadı bile. "Git başımdan" dememek için dişlerimi sıktım.
O sırada yan masadan bir ses yükseldi:
— Duydunuz mu? Sarayda işler karışmış. Hünkârı boğmuşlar, sonra da kulağını kesmişler.
Sessizliğin içinden çıkan bu cümle iştahımı kaçırdı. Arkasından başka biri atıldı:
— Kim boğmuş ki?
— En yakınındaki candarı yapmış diyorlar.
İhtiyar bir adam ekledi:
— Bazıları da eniştesinin işi olduğunu söylüyor.
Kaşığım elimde donmuştu; yine de belli etmemeye çalışarak birkaç lokma daha aldım. Sol tarafımdaki masadan kirli sakallı biri söze karıştı:
— Ben de duydum. Gencecik hünkârı öldürmüşler. Suçu da candarına atmışlar. Sonra da o herif kendini sadrazam ilan etmiş. Davut muydu neydi? Öyle bir ismi varmış.
Sözler hem mideme hem de ciğerime saplanıyordu. Hancının sesi sertti:
— Vay deyyuslar! Demek suçlarını da candarın üzerine yıkmışlar!
Sarhoş kılıklı bir adam devam etti:
— O iş bir candarın yapacağı ihanet olamaz.
Öfkem boğazıma tırmanmıştı; sertçe söze girdim:
— İnsan merak etmeden duramıyor: Sarayda onca zindan varken neden Yedikule? Belli ki birlik olup öldürmüşler!
Konuşmaları dikkatle dinleyen yaşlı adam kaşlarını iyice indirip sordu:
— Sen nereden biliyorsun Yedikule’ye götürüldüğünü?
Göz göze gelmeden cevapladım:
— İstanbul’dan gelen bir tüccar anlatmıştı.
O sırada sarhoş adam tekrar söze girdi:
— Hünkâr bu ocağı kaldırmak istemiş derler. Ocağın asileri de onu ağa kapısından zorla çıkarmışlar.
Konuşmayı uzaktan dinleyen şişman bir adam iç çekti:
— Yazıklar olsun. Allah’tan cinayetleri gören candar kaçmış. Yoksa hepsi…
Sözlerini bitirmeden dayanamadım yine çıkıştım:
— Hünkârın kapısında bekleyen sadık bir candarın böyle bir ihanetle ne işi olur? Hünkârı öldürüp ne kazanacakmış?
Başka bir masadan tek kollu bir adam:
— Bence candar dediğiniz o adam cinayetleri işlemiştir! Bu gözler üç akçeye adam öldüreni bile gördü! O sarı akçeler kimleri esir almaz ki…
Öfkemden önümdeki yemek tabağını ileri ittim. O an kaşığı öyle sıkmıştım ki, parmaklarımın arasında bir hamur gibi büküldüğünü hissedince kendime gelebildim. Salona buz gibi bir sessizlik çöktü; bakışlar birer ok gibi üzerime dikilmişti.
“Neden kendimi bu kadar kolay ele verdim?” diye geçirdim içimden. Hanı terk etmek intihardı. Kara Fırtına bitkindi. Bu geceyi burada sağ salim atlatmak zorundaydım. Zihnim bir çıkış yolu ararken aniden doğruldum.
— Ben odama geçiyorum.
Merdivenleri ikişer ikişer çıkarken bir yanım aptallığıma kızıyor, diğer yanım bir sonraki hamlemi hesaplamaya çalışıyordu. Odaya girince kapıyı arkamdan sürgüleyip bir süre ileri geri adımlar attım. Sonra birden durup karanlığın içinde kendimi dinledim.
“Belki de her şey bir vehimden ibaret. Kimse benden şüphelenmedi. Neden bu korkunun esiri oluyorum?” Kuruntularım mı beni kemiriyordu, yoksa gerçekten bir avucun içine mi hapsolmuştum? Bu belirsizlik, zehirli bir sarmaşık gibi ruhumu sıkıyordu. Kulağım kapıdaydı; her an askerlerin ayak seslerini duyma endişesinden sıyrılamıyordum. “Acaba hancıya birkaç akçe daha mı versem? Belki akçelerin parıltısı dilini bağlardı.”
Hemen vazgeçtim. Bu kadar cömertlik, gizlenmeye çalışan bir adam için şüpheyi fazlasıyla üzerine çekerdi. Gece boyunca her gıcırtı, her rüzgâr sesi “geldiler” diye içime çakıldı. Şafak sökene dek uyku haram oldu. Neyse ki kapım zorlanmadı ama dinlenmek için sığındığım bu durak, bana en ağır uykusuzluğu miras bıraktı. Gün henüz ağarırken, bu sessiz pusudan kurtulmaya karar verdim. Dışarıyı süzdüm; sadece kendi nefesimi duyabiliyordum. Merdivenlere yöneldiğimde, hanın geniş salonuna loş bir ışık sızıyordu. Aşağıya baktığımda kimsenin ayakta olmadığını görünce derin bir nefes aldım.
Yavaş adımlarla, ahşap basamakları gıcırdatmadan aşağı indim. Salondaki masaların üzerinde birkaç adam sızıp kalmıştı; konaklama ücreti ödememek için geceyi masalara yaslanarak sabahlıyorlardı. Birinin horultusu boş salonda yankılanıyor, bir diğeri rüyasında anlamsızca mırıldanıyordu. Aralarından parmak uçlarıma basarak geçtim. Her birinin başucunda durup sessizliğimi tartarken kalbim göğüs kafesime sığmıyordu.
“Şükür ki kimse uyanık değil. Sadece yorgun yolcular…”
Dış kapıyı araladım ve kendimi serin sabah havasına bıraktım. Doğrudan ahıra yöneldim. Kara Fırtına, kapının açılma sesiyle başını kaldırdı. Beni gördüğünde kişneyecek oldu ama burnunu okşayarak onu susturdum. “Sakin ol dostum, gidiyoruz.”
Onun dinlenmiş olduğunu görmek tek tesellimdi. Eyerini hızla vururken kulağım hâlâ hanın kapısındaydı. Buradan bir an önce uzaklaşmalı, izimi sabah sisinin içinde kaybettirmeliydim. Tam atın sırtına atlayacakken, karanlığın içinden bir gölge kımıldadı. Ardından içime sinmeyen o görevli çıktı; bir göz kapağı aşağı sarkık, bakışları yine hesaplıydı.
— Hayırdır beyim, bu ne telaş böyle?
— Gece olmadan yerime varmalıyım.
Alaycı bir gülümsemeyle yaklaştı. Gözleri bir yılan gibi üzerimde geziniyordu.
— Hancı bana sizin erkenden gideceğinizle ilgili bir şey söylemedi.
Sessiz kaldım. Dilimi yutmuş gibiydim. Bu kararsızlığım onu daha da cesaretlendirdi.
— Bana tüccar olduğunuz söylendi. Siz gerçekten tüccar mısınız, yoksa bir kaçak mı?
— Ne demek şimdi bu?
— Madem tüccarsınız, neden tek bir atla yola çıktınız?
Kekeleyerek cevap verdim:
— Şey… Acelem vardı. Kervanı bekleyemedim, onlar yarın yola çıkacak.
— Peki ya akçeler? Hangi bezirgân bir oda için on akçeyi pazarlıksız döker? Üstelik bir yemek için beş akçe... Hiçbir tüccar servetini böyle savurmaz.
Doğruydu; parayı böyle hesapsızca harcamam en büyük hatamdı. Karşımda bir hizmetkâr değil, avını köşeye sıkıştıran bir çakal vardı.
— Yalanınızı uzatmayın isterseniz. Sizin tüccar olmadığınızı ilk görüşte anlamıştım. Bir şeylerden saklanıyor gibisiniz. İsteseydim sizi askerlere şikâyet edebilirdim.
Sözleriyle güven vermeye çalışsa da gözlerindeki o çiğ açlığı görmüştüm. Bakışlarımı kaçırıp atıma yöneldim. İstediği cevabı alamamanın huzursuzluğu yüzüne vurdu. Arkamdan o sinsi küstahlıkla seslendi:
— Sen o kaçak Candar’sın öyle değil mi?
Dönüp adama keskin bir bakış attım. Bildiklerini kendine saklamasını istemiştim. Fakat o gözlerde, tıpkı hancı gibi akçeleri sızdırmak isteyen birinin açlığını gördüm. Titreyen ellerimle para kesemi açtım; içindekileri çıkarıp avucuna bıraktım. Parmaklarıma yapışan akçelerin soğukluğu midemi daha da bulandırdı.
Buna rağmen doymamıştı:
— Hain Candar’ın kellesi bu kadar ucuz olmamalı. Biraz daha…
Bir şekilde kendimi ele vermiştim fakat o açgözlülüğü bardağı taşıran son damla oldu. Bir an tereddüt etsem de çelik gibi sertleşen bacağımla karnına okkalı bir tekme attım. Adam saman balyalarının arasına cansız bir çuval gibi yığıldı. Hızla yanına gidip nefes alışına baktım. Neyse ki sadece bayılmıştı.
Atıma atlarken dişlerimin arasından öfkeyle söylendim:
— Herkes para için yaşar olmuş! Şerefini üç beş akçeye satan bu alçaklar yüzünden nefes alamıyoruz.
Kara Fırtına’nın dizginlerini hafifçe serbest bıraktığım anda ileri atıldı. Dörtnala uzaklaşırken görevlinin kendine gelmemesi için dualar ediyordum.
Yol boyu peşimde sadece rüzgârın uğultusu yoktu; sanki her çalının ardında bir ihanet vardı. Sürekli arkama bakıyor; korkularımı ve öfkemi heybeme katıp atımı Erzurum’a doğru sürüyordum.
Bir an önce Abaza Mehmet Paşa’ya ulaşmalıydım. Zihnimde; ihanetler, suçlamalar ve dün geceki o konuşmalar dönüp duruyordu. O kadar insanı katlettiler, sonra da bütün suçlarını benim üzerime yıktılar. Kimileri hakikati bilse de, ulu orta konuşanların sözleri beni çok kırmıştı. Katiller artık sadece silahlı değil, aynı zamanda suçlarını başkasına yıkacak kadar da arsızdı.

Bozkırın düzlükleri at için yaratılmıştı adeta. Kısa dinlenmeler dışında durmuyorduk. Kara Fırtına bazen nefeslenmek için kısa adımlarla yürüyor, sonra yine coşkuyla ileri atılıyordu. Sanki dün gece yediği arpanın hakkını vermek istemişti.
Başımı eğip dizginleri gevşettim, ona sorular sormaya başladım:
— Fırtına… Sence Abaza Paşa bana inanır mı? Ya beni de diğerleri gibi suçlu görürse… Ya kılıcını bana çevirirse?
Cevap gelmedi. Elbette gelmeyecekti. Ama bu sessizlik, nedense içimi daha çok sıkıyordu. Kendi sesime tutunur gibi devam ettim:
— Belki de binlerce asker toplar… Kara Davut’un zulmünü yerle bir ederiz. Ne dersin?
Ne bir kişneme ne bir işaret… Sadece ilerliyordu. O an, içimde bir yer çatladı:
— Konuşsana be hayvan!
Sözlerim boş ovada yankılanıp dağıldı. Fırtına bir an irkildi ama hızını kesmedi. “Ne yapıyorsun Süleyman?” diye düşündüm. “Kendi aklın yetmez olmuş da bir hayvandan mı medet umuyorsun?” İstemesem de zihnim yine o karanlık kuyulara çekiliyordu. Şüphe, korku, ihtimal… Sonra kendimi zorlayıp gerçeğe dönmeye çalışıyordum. Ben içimdeki girdapta boğuşurken, Fırtına adımlarını sıklaştırdı. Önce hızlandı, sonra sanki dizginlerini koparmış gibi koşmaya başladı. İşte o an anladım: O, benim deliliğimi değil, menzile kilitlenmiş kararlılığımı taşıyordu.
Güneşi arkamıza alıp korkusuzca Erzurum’a doğru devam ettik. Yolculuk artık tek bir amaca kilitlenmişti: Abaza Mehmet Paşa ve mutlak bir intikam.

Paylaş:
2 Beğeni
(c) Bu yazının her türlü telif hakkı şairin kendisine ve/veya temsilcilerine aittir. Yazının izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
Yazıyı Değerlendirin
 
Kanlı kuyu 7. bölüm Yazısına Yorum Yap
Okuduğunuz Kanlı kuyu 7. bölüm yazı ile ilgili düşüncelerinizi diğer okuyucular ile paylaşmak ister misiniz?
KANLI KUYU 7. BÖLÜM yazısına yorum yapabilmek için üye olmalısınız.

Üyelik Girişi Yap Üye Ol
Yorumlar
Bu şiire henüz yorum yazılmamış.
© 2026 Copyright Edebiyat Defteri
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Üyelik
Giriş paneli

Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.

ÜYELİK GİRİŞİ

KAYIT OL