0
Yorum
3
Beğeni
5,0
Puan
170
Okunma

Vatan hainleri hiç bitmiyordu. Bitmeyecek gibiydi. Bazen köyleri, toprakları, sürüleri değil; marabalarından çok müritleri olan, şeyh cüppesi giymiş ağalar çıkıyordu karşımıza. Hem de ihanetin başköşesinden...
O zamanlar Osmanlı toprağıydı Irak ve Suriye. Orada ticaretle büyüyen, servetine servet katan biri vardı. Ne imparatorluğun yıkıldığı büyük harbe katılmıştı, ne de Cumhuriyet’in doğum sancılarında yer almıştı. Ne top sesini duymuştu, ne mermi kokusu. Ama çil çil altınları cebine indirip, İngilizlerin vaatlerine gözlerini dikip; milletin, devletin, ümmetin sırtına hançeri vurmayı iyi bilmişti.
Kerkük-Musul meselesi Birleşmiş Milletler’ in masasında görüşülürken, işte o gün ilk büyük ihanet fitilini ateşledi. Kürtçü bir isyan başlattı. Bastırıldı. O şeyh kılıklı hain yakalandı, hak ettiği gibi asıldı. Ama o isyanın, o ihanetten doğan fitnenin bedelini biz Kerkük’le, Musul’la ödedik.
Yetmedi...
Seneler sonra, sözde bir "çözüm süreci" diye önümüze sürülen ihanet ve gaflet senaryosunda, o aynı hainin heykelini topraklarımıza diktirdiler. Evet, yanlış duymadınız. Asıldığı meydana, yani milletin ona hüküm verdiği o kutlu toprağa, bir bez afiş astılar. Üzerinde utanmadan, sıkılmadan şu yazıyordu:
“Her evet, Şeyh Sait ve arkadaşlarına bir Fatiha’dır.”
Kim astı bunu? Dünya Lideri’nin partisi. Hani şu milletin mukaddesatını, vatanını, dinini, devletini koruyacak diye oy verdiği parti. Türk milletinden, o kahraman şehitlerin torunlarından, kendi celladına dua etmesini istiyorlardı.
Ve utanmazca devam ettiler... Bu ihanetin yanında, başka bir ihaneti de öne sürdüler. Başbakanları, Tunceli’de kürsüden halkı teskin edecek yerde, tarihi çarpıtarak, milletin vicdanına hançer saplayarak şöyle dedi:
“Dersim olayları bu topraklarda yaşayan insanlara büyük acılar yaşattı... Tek parti yönetimi vatandaşlarımızı acımasızca yok etti... Tarih bunu sorgulayacak...”
Sorgulasın! Ama önce kimdir o "vatandaşlar"? Ellerine silah almış, yolları kesmiş, köprüleri havaya uçurmuş, karakolları basmış, askerimizi şehit etmişlerdi. Ne olacaktı? Devlet, eli kolu bağlı oturacak mıydı? Eşkıyaya göz mü yumacaktı? Osmanlı ne yapardı? Devletin şanına, adaletine, milletin huzuruna kast edenlere merhamet olur muydu?
O çete başı Seyit Rıza’nın da, akıl hocası Baytar Nuri’nin de Horasan’dan gelme, öz be öz Türk olduklarını neden kimse söylemiyordu? Bu ihanetin rengine, dinine, ırkına bakılmazdı. İhanet ihanetti!
Dünya Lideri ne yaptı peki? Bugün milliyetçilerden oy devşirmek isteyen o zat, geçmişte Türk milliyetçilerinin liderini sarayına çağırdı. İkna odalarında,
“Türkiye Türk düşmanlarıyla kuşatılmıştır...” dedi.
Kiminle kuşatılmıştı Türkiye? O kuşatmayı başlatanları meclise sokanlar kimdi? Hangi kalemler, hangi ekranlar, hangi gazeteler Türk düşmanlarını stratejist, analist diye süsleyip milletin karşısına çıkardı?
Ben biliyorum. Hepimiz biliyoruz.
Tunceli’ye “Dersim”, eşkıya başlarına “mazlum”, Şeyh Sait’e “din âlimi”, PKK’ya “dağa çıkan gençler”, IŞİD’e “birkaç öfkeli çocuk” dediler. Her biri oy uğruna, her biri koltuk uğruna, milletin aklıyla, ruhuyla, tarih bilinciyle oynadılar.
En son Bursa’da, Türkiye-Ermenistan maçında Azerbaycan bayraklarını stadyuma sokmadılar. Bayraklarımızı çöp bidonlarına attılar. Kardeşlik diyenler, kardeşi çöpe attılar. İşte o gün, benim içimden bir şey koptu.
Bizim millî hafızamızla oynayanlar, bir gün hafızasız kalacaklar. Millet unutur belki... Ama tarih yazıyor. Allah görüyor. Ve mazlumun ahı, hainin koltuğundan daha uzundur.
Referandum süreci başlayınca bir tuhaf sessizlik çöktü dağlara, ovalara, sokaklara. Sanki bir el, görünmeyen bir düğmeye basmıştı da tüm terör örgütleri sus pus olmuştu. Bombalar patlamıyordu artık, pusular kurulmamıştı, cenazeler gelmiyordu… İnsan düşünmeden edemiyordu: Acaba bütün bu kan, bütün bu acı, bir anlaşmanın ön hazırlığı mıydı? Milleti canından bezdirip devleti masaya oturtmak için mi patlatılmıştı o bombalar? Öyleyse biz, kaç yıldır neyin yasını tutuyorduk?
Asıl sorgulamam gereken başka bir şeydi. Bilge Lider… Yıllardır arkasında durduğumuz, sözlerine “doğrudur” deyip saf tuttuklarımız… “Herkes Cumhurbaşkanı olabilir ama sen olamazsın” diyen Bilge Lider’in, bir sabah ansızın ağız değiştirip o yoldan yürümesi içimizi burktu. Ne olmuştu da fikrinden dönmüştü? Biz ise hâlâ evlerde ayakkabı kutularında para bulan bürokratları unutamamıştık. Kese bezlerinden milyonlar fışkırırken susturulan vicdanımız, bugün “destek ol” diyenlerin karşısında susmazdı. Unutmak kolay mıydı?
Bir zamanlar meydanlarda “Ne mutlu Türk’üm diyene” diye haykıran, Andımız kaldırıldığında karşı duran Bilge Lider, şimdi suskundu. Dili sustu. Vicdanı da mı sustu? “Hırsızlığın hesabını sormazsam namerdim” diyen adam nereye gitmişti?
Partimin değişen politikası her ülkücü gibi beni de rahatsız etti. Her yan yana gelişimizde ülkücüler birbirine dert yanar olmuştu. Gönlümüzdeki yangını kimse söndüremiyordu. O yüzden kalemi elime aldım. Yazmalıydım. Yüreğimde birikeni satırlara döktüm. Belki birileri okur da silkinir diye…
"EY ÜLKÜCÜ, BU SANA SON UYARIMDIR!"
Dün cılız omuzlarına bir milletin yükünü alıp da şehit olan sen... Adın ölümsüzlere karıştı. Akranların kahvelerde oyalanırken sen Türklüğün onuru için sokak sokak mücadele ettin. Şimdi sana “güçlendirilmiş Cumhurbaşkanlığı” adı altında allayıp pulladıkları bu sistemi kabul ettirecekler. Edecek misin? Senin alın terini evinde ayakkabı kutularında saklayanlarla dost mu olacaksın? Seni yok sayan, “Ülkücüler Fatiha okumayı bilmez” diyen birisinin iktidar sevdasına ortak mı olacaksın?
Kırk yıllık bir partiyi yatak odası kasetleriyle itibarsızlaştıranlara sessiz kalınırken, nasıl olur da onların arkasından yürünebilir? Sen ki adaleti her şeyin önüne koyan, haksızlık karşısında susmayı dilsiz şeytanlığa benzeten peygamberin ümmetisin… Şimdi bu suskunluk niye? Bilge Kağan, milletine sırt çeviren Kapağan Kağan’ı devletten uzaklaştırmadı mı? Ey ülkücü, lider ulaşılmaz değildir, dokunulmaz hiç değildir!
Ey MHP vekilleri, teşkilat başkanları, Ülkü Ocakları mensupları…
Ne zamana kadar el pençe duracaksınız?
Ey “önce vatan” diyenler…
Vatan yıkılırken kıpırdamayacak mısınız?
Geçmişteki kutlu mücadeleni bir çırpıda çöpe atmaya, unutturmaya çalışanlara karşı sessiz kalma. Mezarının üstü bir karış otla örtülmüş o şehidin yüzüne mahşerde nasıl bakacaksın? Bu omuzlarında taşıdığın sadece bir bayrak değil, beş bin ülkücü şehidin, on binlerce gazinin vebali…
Unutma...
Bu bir öfke değil. Bu bir hatırlatma. Çünkü gerçek ülkücü, milletine, tarihine, hakikate sırtını dönmez. Sırf “iktidar” diye başını eğmez. Gözünü kapatmaz.
Ey Ülkücü yöneticiler…
Artık çocuklarımıza, eşimize, analarımıza, babalarımıza ve çevremize söyleyecek bir mazeretimiz kalmadı. Dilimiz dönmüyor. Çünkü vicdanımızı susturamıyoruz. Günün birinde Türk siyasi tarihinde, bu devrin genel başkanının isminin başına “kara” sıfatı eklenecek diye korkuyorum. Kara Devlet Bahçeli… Tıpkı tarihte milletine sırt çevirenlerin, töreyi çiğneyenlerin başına geldiği gibi. Turan hayalleriyle yola çıkmıştık, şimdi o hayallerin yerinde külleri bile yok. Ayağa kalkmalı, geç olmadan ayağa kalkmalı!
Bu harekette bizim de söz söyleme hakkımız var. Yeter artık! Yıllardır “Bir bildiği vardır” diyerek bekledik. Ya gerçekten hiçbir bildiği yoksa? Ya bu suskunluk, bu yönsüzlük, bilerek, isteyerek yapılan bir teslimiyetin işaretiyse? Her ülkücü, artık iradesini ortaya koymalı. Çünkü geçmişimize, geleceğimize, şehitlerimize karşı borçluyuz. Atalarımıza, mazimize yakışır bir şekilde yaşamalıyız.
Bugün ayağa kalkmazsak…
Bir ömür boyu bir Mankurt gibi, başkalarının yazdığı senaryoda figüran oluruz.
Ben, sayfamda ülkücülere bunu duyurmayı bir borç bildim.
Çünkü hâlâ biliyorum ve inanıyorum ki:
Türk milliyetçiliğini ayaklar altına alanlarla, Türklüğü ve Atatürk’ü silmeye çalışanlarla iş birliği yapılamaz.
PKK önderlerinin mektupları meydanlarda okunurken, “açılım” adı altında ihanet büyürken içime sindiremedim.
Mazisi zaferlerle dolu Türk ordusuna kurulan kumpaslar karşısında suskun kalanları gördükçe içim yandı.
Hele FETÖ denilen ihanet çetesine yıllarca göz yumanların, şimdi “devlet” adına konuşmasını hazmedemedim.
Şaşı gözleri, uzun burunları, eğri yüzlerine taktıkları maskelerle bizi kandırmaya kalkıştılar. Ama ben onları tanıyordum.
Adlarını da, yüzlerini de…
Ve asla kandırılamazdım.
Yılmadan, yorulmadan, aldırmadan yürümeye kararlıydım.
Engelleri, tuzakları, eğri suratlı maskelileri aşacaktım.
Bilgiyle, araştırmayla, inatla yolumu aydınlatacaktım.
Evet, bugün tabelalardan Türk adını silebilirler…
Konuşmalarında Türklüğü sansürleyebilirler…
Ama damarlarımızda dolaşan asil kanı silemezler!
Türklük cevherdir.
Toprağın altına gömsen de pas tutmaz.
Üzeri tozla kaplansa da aslı bozulmaz.
Namık Kemal’in dediği gibi:
“Fıtrat değişir sanma, bu kan yine o kandır.”
Ve Mustafa Kemal’in haykırdığı gibi:
“Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!”
Bilim… Bilim de aynı Türklük gibi, bir milletin öz cevheridir.
Ona sahip olanlar yükselir, hükmeder.
Yoksa başka milletlerin hükmüne razı olur.
Atalarımız, Türklüğün yoluna bilimi koydular.
O yüzden biliyorum:
Türklükle bilim birleşince bu milletin talihi değişir.
Zulümle beslenen beyinler, karanlığı büyüten eller yok olur.
Ufku sadece bir noktaya sabitlenmiş küçük akılların hevesi boşa çıkar.
Çünkü bu millet, asla yolundan döndürülmeyecek.
Çünkü biz varız.
Ve henüz susmadık.
Yorulmak yoktu.
Bu yola, yorulmak için çıkmadık.
Yol engebeliydi, ama yılmak bize yakışmazdı.
Bilgi ve bilinç...
Bizim kuşağımızın belindeki kılıçtı. Ve biz o kılıcı kınaya sokamazdık. Varılacak hedef uzaksa, o zaman daha hızlı yürümek gerekiyordu.
Fakat artık bir şeyler kırılmıştı.
Yalnızca hayaller değil, inançlar da kan kaybediyordu
“Beka sorunu” diyerek yalan söylediler.
“Aldatıldık” diyerek bir başka yalanın üstünü örttüler.
Ve biz, her geçen gün biraz daha sessizleştirildik.
Vefa… Unutulmuştu. Bunu en iyi anlatanlardan biri Fevzi Başkandı.
Sungurlu’da iki dönem belediye başkanlığı yapmış, Çerkes kökenli, tam anlamıyla beyefendi bir adamdı. Ankara’ya giderken, dönerken mutlaka damadının işlettiği dinlenme tesisine uğrardık.
Bir seferinde, çay içerken Başbuğ’la ilgili bir anısını anlattı.
Alaca eski ilçe başkanlarından biri vefat etmiş. Ülkücüler ne yapacaklarını bilememiş, Başbuğ’a haber vermemişler. Ama o, bir yerden duymuş olacak ki... Fevzi Başkan’ı bizzat arayıp:
“Nasıl olur da benim ilçe başkanım vefat eder de bana haber vermezsiniz?” diye gürlemiş, telefonu da yüzüne kapatmış.
İki saat sonra cenazedeymiş Başbuğ. Yüzü sert, gözleri öfkeli…
“Bana nasıl haber vermezsiniz!” diye kalabalığa seslenmiş.
Fevzi Başkan dudaklarını ısırarak anlatıyordu, “Başbuğ işte böyleydi” diye.
Yıllar sonra...
Aynı Fevzi Başkan’ın eşi, o amansız hastalığın pençesinde can çekişiyordu. Ne bir telefon, ne bir mesaj… Genel Merkez sessizdi.
Eşi vefat ettiğinde, sadece bir nezaket için kalem müdürünü arayıp haber vermişti:
“Genel Başkana iletin, eşimi kaybettim.”
Cenaze günü, gözleri Ankara yoluna dikili kaldı.
Belki ışıklı bir araç gelir…
Belki omzuna dokunan bir el acısını hafifletir…
Ama o gün, Ankara’dan gelen olmadı.
Fevzi Başkan boynu bükük, yüreği buruk ayrıldı mezarlıktan.
Bilge Lider, o gün gerçekten vefasız çıktı.
Ve o günden sonra artık biliyordum…
Ülkücüler vefayı, Başbuğ’la birlikte mezara gömmüştü.
Bir başka gün…
Tokat’ta bir düğün.
Genel Başkan Yardımcısı, ileride bakan olacak bir adam, mikrofonu eline alıp; “Ülkücü Hareketin lideri, bir başka partinin metresidir” diyordu.
Bu sözleri sindirebilmek ne mümkündü…
Ve o sözlerin sahibinin partisiyle yapılan ittifak, içimi kanatıyordu.
Evimde tek başıma oturduğum anlarda, kendimle hesaplaşmaya başlıyordum: “Acaba yanlış mı yapıyorum? Bilmediğim bir şey mi var?”
Saatlerce düşündüm.
Ama zihnim, kalbim kadar ikna olmuyordu.
"Yüreği Türk için çarpanların soluğu kesilmeye yüz tutmuştu artık…"
Türklüğü asırlardır omuzlayan kutlu yürekler, İslam’ın sancaktarlığını yapan nur yüzlüler... Hepsi bir bir pes etme noktasına gelmişti.
Vatan için çarpan kalplerin çoğu artık yorgun, kırgın, yaralıydı. Yıllar önce şehadet şerbetini içenlerin bıraktığı ağır miras, omuzları çökertmeye başlamıştı. Emaneti taşıyacak güç kalmamıştı artık.
Yetimlere kol kanat germek için sabır da tükenmişti, nefes de…
Kırım’dan inilti yükseliyordu.
Doğu Türkistan kahırla doluydu.
Balkanlar diken üstünde, Türkmeneli ise kan ve gözyaşı içindeydi.
Bir zamanlar "buralar Türk milletinin yurdudur" dediğimiz topraklar şimdi feryat ediyordu.
Ama daha acısı neydi biliyor musun?
Vatanına karşılık beklemeden sevdalanmış insanlar, artık çocuklarına söyleyecek bir söz bulamıyordu.
Her gün televizyon ekranlarında devletin nimetleriyle şımartılmış, milli-manevi değerlerden uzak jöleli suratları gördükçe içim acıyordu.
Uzun favorili, badem bıyıklı, kirli sakallı ukalalar ekranlarda ahkâm keserken, yetenekli Türk çocukları torpilsiz oldukları için kapı dışarı ediliyordu. “Partiye üye ol, işin hazır” anlayışıyla; ülkenin kurumları, asalak sürülerine dönüşmüştü. Birçoğu işe gitmeden maaşını çekiyor, vicdanı ise çoktan çekip gitmiş oluyordu. Ve bütün bunlar, Türk milletinin gözlerinin önünde alenen yapılıyordu.
Oysa bizim ihtiraslarımız başkaydı.
Makam için değil, davaya sadakat içindi.
Köyünden çıkıp onlarca kilometre yürüyerek gelen Göltepeli Hasan’ın gecelere taşıdığı ülkü vardı bizde.
Kanını satarak derneğin kirasını ödeyen Coğal Hüseyin’in fedakârlığı, bize ilham olurdu. Bir paltosunu, bir çorbasını paylaşan ülkücülerin sıcaklığıyla ısınırdı ruhumuz. "Gözüm arkada kalmaz, arkadaşlarım aileme sahip çıkar" diyerek öne atılanların cesaretine hayran kalırdık.
Mamak duruşmalarında, mahkemelerde soğuğa aldırmadan omuz omuza duran aksakallı Allah dostları şimdi nerede?
Belki de hepsi Başbuğ’la birlikte uzaklara gitti…
Kim bilir?
Şimdi ise...
Ülkücüler, ülkücülerde kusur arar hale gelmişti.
Kaşının üstünde kaş arayanlarla dolmuştu ortalık.
Dedikodu, haset, çekememezlik ödüllendiriliyordu.
Teşkilatın tepesindekiler, yağcılığı meziyet bellemişti.
Genel Merkez, on üç yıldır aynı suretlerin gölgesinde, liyakatin değil dalkavukluğun hüküm sürdüğü bir yere dönmüştü.
Ve ben…
Bütün bunları izlerken içimde bir sızı büyüyordu.
Geceleri yastığa başımı koyduğumda, gözlerimi kapatınca aklıma hep aynı soru düşüyordu: "Yol bu muydu? Biz bu muyduk?"
Gökyüzü karanlık bir örtü gibi üzerimize çökmüşken, içimizdeki ateşin sönmesine izin veremezdik. Davamızın kutsallığı, her birimizin yüreğinde yankılanan bir marş gibiydi; ama ne yazık ki, bazı eller bu marşı susturmaya çalışıyordu. Teşkilatlarımızda görev alan herkesin bu davaya olan inancı sorgulanmalıydı. Çünkü dava adamlığı, yalnızca bir unvan değil, yürekten gelen bir bağlılıktı. Davasına faydası olmayan insanlar, teşkilatlardaki görevlerinden hemen fedakârlık yaparak çekilme erdemliliğini göstermeliydi. Bu, yalnızca bir sorumluluk değil; aynı zamanda onurlu bir duruştu.
Liyakatten yoksun olanların ülkücülüğü temsil etmesi, bu kutlu davanın ruhuna ihanetti. Herkes bilmeliydi ki; "Kim olursa olsun, az olsun, benim olsun" mantığı artık terk edilmeliydi. Bu anlayışın yerini adalet ve liyakat almalıydı. "Dava adamlığı bırakılıp, adamın adamı olma" görüşü teşkilatlarımıza asla geri dönmemek üzere kovulmalıydı. Çünkü dava adamlığı; fedakârlıkla yoğrulmuş bir karakterin simgesiydi.
Teşkilatlarımızda vefa yeniden yeşermeliydi. Arkadaşlık ve dostluk bağları tekrar güçlenmeli; ülkücüler birbirlerine sımsıkı sarılmalıydı. Öyle ki bu bağlar hiçbir zaman kopmamalıydı. Bizler aynı idealin yolcularıyız; aynı sancının taşıyıcılarıyız. Ülkücü hareketin her geçen gün biraz daha eriyip yok olmasına zemin hazırlayanlar sorumluluk almalıydı. Konuşmadan, tartışmadan ve çözüm üretmeden bu girdaptan nasıl çıkabilirdik? Sessizlik bizi kurtarmazdı; aksine sessizlik bizi yok oluşa sürüklerdi.
Yıllardır bu davayı omuzlarında taşıyan Bilge Lider’in Türk milliyetçilerini iktidara taşımak için elinden geleni yaptığına inanıyordum. Onun mücadelesi hepimize örnek olmuştu; ancak şimdi yeni bir dönemin kapıları aralanmalıydı. Genel Başkan bundan sonra ülkücü hareket içinde "Onursal Genel Başkan" olarak gönüllerdeki yerini almalıydı. Bu onun için yalnızca bir unvan değil; aynı zamanda tarih önünde hak edilmiş büyük bir onurdu.
Bizim partimiz sıradan bir siyasi parti değildi; o kutlu davanın kalesiydi! Bu kale düşmemeliydi! Biz ülkücüler acıya alışkındık; acılar bizim mücadele azmimizi artırırdı. Sıkıntılar bizi kenetlerdi ve biz bunu çok iyi bilirdik. Gelecekte çocuklarımıza anlatacak anılarımız olacaktı elbet... Ama önce o anıları tazelemeliydik! Mücadelemizi yeniden alevlendirmeli ve davamızı daha güçlü kılmalıydık.
Her şeyden önce şunu anlamalıyız: Bu dava yalnızca bugünün değil; yarının da davasıdır! Ve bizler bu davanın yılmaz savunucuları olarak tarihe geçeceğiz!
5.0
100% (1)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.