0
Yorum
3
Beğeni
0,0
Puan
153
Okunma
’’İnsan fıtratında ani kararlar vardır, elbette çok irdeleyip te verilen kararlarda vardır. Böyle olunca da ; Sorgulamak bir ön tedbir olarak karşımıza çıkar. Aslında bu bir avantajda olabilir.
Sorgulamadan, akıl yürütmeden inanmak ne büyük konfor. İyide bu konfor dediğimiz etkinliğin müdavimleri olan biz insanlar ise, taklit etmenin tekrarıyla hem hakikatten uzakta hem de büyük ziyandayız demektir. Beşer olarak bize akıl denen bir nimet verilmiş. Doğrunun içinde doğruyu, güzelin içinde güzeli seçmek için. Akıl ederek Soru sormak sual etmeyi ve devamında mesuliyet bilincini gerektirir. Akletmek, soru sormayı yani sual etmeyi, sual etmek ise mesuliyet bilincini ister. Mesuliyetten kasıt amelî pratikler değil elbette, mesuliyetten murat, anlamanın derdine düşmek. İnsanın nüvesinin âlemden zerreler taşıdığını, yaratılmış milyarlarca canlının münferit olarak eşsiz ve biricik olduğunu, her “şey” in atomik boyutta canlı ve bir ruha sahip olduğunu bilme ve görme yönünde gayrete düşmektir.
İnsan dediğimizde hususiyle Allah’ın, yani yaratıcının esmalarından sıfatlarından güçlü bir şekilde izler taşıdığı gerçeğini bilmek, bu yolculukta seyri, yürüyüşü etkiler. Dolayısıyla da mesuliyet bilincini ve yükümlülüğünü artır. Belki de ‘’yunus bu sözü eğri büğrü söyleme, bir molla kasım gelir sığaya çeker seni’’ Evet bizde insan denen varlığı çok hesaplardan geçirdik, çok sınavlardan geçirdik, daha doğru bir tabirle sığaya çektik.
’’İNSAN’’ Bu size neyi hatırlatıyor. ‘’Biz kuranı insana gönderdik. Demek ki İslam’a sarılmak, isyan etmemek, Allah’ın emirlerine sarılmak, insan olmamızı getiriyor. Yoksa hayvanı sıfatta kalıyoruz. ‘’Ehli Şurb’’ derler ya işte öyle bir şey. Son zamanlarda gördüklerimiz insan denen, bu akıl sahibi canlıyı her yönüyle yunus misali sığaya çektik.
İnanç disiplinin ne denli önem taşıdığını bir kere daha talim etmiş olduk. İnsan artık doğan, büyüyen, gelişen ve ölen; amaç, idrak aynı zamanda da denge ve ölçü gibi değerlerden azade, sadece fizyolojik varlığının doğal akışını tamamlama üzerine bir derekeden kendine alan oluşturuyor. Gitgide irtifa kaybederek Belhüm Adel’ e doğru yol almaya başlıyor. İnsan olmasından dolayı son derece üzücü bir olay. İnsan dışındaki yaratılanlar yani; Hacer ve Şecer, ya da hayvanat; kendi türünün özelliklerine göre belirlenmiş bir çerçevede, sabit bir işleyişle akışını sürdürür. Tabii olarak ne bir ilerleme ne de bir gerileme kaydedemeyiz diğer canlı guruplarında.
Eğer öyle olsaydı; aslan krallığını kalıcı ve daha erişilemez bir seviyeye taşıyabilirdi. Aslanın böyle bir reformlar yaptığını hiç duymadığımız gibi, bir üzüm bağının hasat zamanına itiraz edip, örgütlenerek isyan ettiğini de bilmeyiz. Bütün yaratılanların fevkinde yaratılan insan irade sahibidir. Değerlendirme yapıp kararlar alabilir ve kurallar koyabilir. Mesuliyet sahibi olduğu için devamlılığında daima gelişim gösterip, değerler üretir. İnsanın panoramik fotoğrafındaki en net tespitimiz, onu harekete geçiren disiplinlerin, hayatın temel prensiplerini düzenleyici unsurlar olduğu gerçeğidir.
İlim, bilim, edebiyat ve sanat, mimarî gibi çeşitli alanlarda inkişaf ederken hacminin alanı büyür ve inşâ etme zarureti kendiliğinden hasıl olur. Böylece kabile, kavim ve millet gibi oluşumların ortak paydasından neşet eden kültür, kendi eser ve ürünlerini ait olduğu inancın ahlâkî nizamına göre üreterek medeniyetin oluşumuna doğru ilerler. Aslında insanın tekamülü Ba¬sa¬mak ba¬sa¬mak mey¬da¬na ge¬len de¬ğiş¬me, şe¬kil de¬ğiş¬tir me ve ge¬liş¬me, ke¬mâ¬le er¬me, ol¬gun-laş¬maları kabile, kavim, millet varlığına muhtaçtır.
Manevî güç bu toplulukların birliğinden beslenir ve var olan ortak payda bugünü olduğu gibi, yarını da tasarlar, bir arada tutar. İnsan müstakil mükemmel bir yaratılış ile yaratılmıştır. Fakat insan aynı zamanda yaratılan tüm varlık âlemlerinin her zerresiyle de dolaylı olarak bir ilişki içindedir. Peygamberimizin “Biz Uhud’u severiz, Uhud’da bizi” ifadesi, insanın eşyayla olan bağını vurguladığı gibi, insanın yaratılmış olana muhabbetinin de latif bir aktarımıdır. Bu durakta en mühim denge şudur ki; insan, kâinatın en donanımlı varlığı olsa da İslâm’ın onun zatını kutsaması, bununla beraber eşyayı ve mekânı hor kullanma gibi aşırılıklara kat’i surette müsaade etmez.
Yaratılan her “şey” İlahi nizamın bir parçası ve atomik düzlemde canlı olduğu için hayat sahibidir. Diğer türlü Uhud’un insanı sevmesi rasyonel akıl düzleminde hangi cümleler ışığında izah bulur? Kısacası insan ve eşya ilişkisinde ölçü ve denge kriterleri temel esas olmak mecburiyetindedir. Bu itidalden uzaklaşıldığı noktada en büyük zararı yine insan görür.
Meselenin özüne baktığımızda, kavram olarak zamanı hedef göstererek insanın değer kaybına uğramasını; mesuliyetlerini unutup heva ve istekleri üzerinden sınırları aşan tercihlerinin yaşanacağı o gelecek zamanın aslında tam da şimdiki zaman olduğunu çok net görürüz.
Ufalandığımız, yerle yeksan olup, zar zor ayakta kalmaya çalıştığımız kayıp bir zaman. İnsanın zatıyla olan münasebetindeki niteliğin maksadından çıktığı zaman, ruhaniyetten üryan olan insan; yanına beş duyusunu alıp ıssız bir dünyaya janjanlı duruma göre renk ve şekil değiştiren ayak bağlarına mahkûm edildiği zaman. Özellikle de varlığını en yüksek değer olarak görme düşüncesi, insanın fıtratına yapılmış en acımasız inkılaptır.
İnsanın yok sayılması, devleşen bir düzenin bitmeyen gıdasıydı. Hâlbuki insan yoksa düzen yok, düzen yoksa da devamlılık yok. Tüm sistemler insanın varlığını inkişaf ettirdiği müddetçe vücut bulur ve devam eder. Köhne karanlıklar, Rönesans dediğimiz “Aydınlanma Döneminde Bu, başkaldırıdan ziyade bir yıkımın adım adım inşasını büyütüyordu. Kadim zamanların mirasından sağlam ve köklü bir geçmiş oluşturma gayretiyle radikal bir dönüşüme hazırlanıyordu. Hak, hukuk, adalet gibi büyük kavramlar nihayet insana amade edilecekti.
İnsan, erkler ve iktidarların hegemonyasından kendi efendiliğinin imparatorluğunda kendini yönetecekti. Çünkü insanın “akıl” gibi muazzam bir serveti vardı! Yine ahlâk ve etik değerlerle çerçevesi belirlenen insan, tüm ihtimallerde kendi varlığına müracaat edecek kadar yetkin ve yeterlidir bu kavrama göre.
Orta Çağ’ın erkler eliyle köleleştirildiği insan şimdi de kendi varlığının kölesi olmaya koşuyor. Teminatı aklın yetkinliği olan bu düşünce, insanın fıtrî ihtiyaçlarını karşılayabildi mi? İnanmaya olan muhtaçlık maddenin sınırlı dünyasında hangi alternatiflerle ve ne kadar pansuman edilebildi? Ruhuna kâfi gelmeyen meşgalelerle akan, savrulan insan, hangi duraklarda kendini dinlendirdi?
Tüm bunlar modern dünyanın tükenmiş, yorgun ve arayış içinde olan insanının acil müdahale edilmesi gereken kanayan yaralarıdır. Materyalist ve pozitivist dünya, insanın metafizik boyutuna hiçbir vaatte bulunamadığı gibi, bu sahaya sunacağı bir argümanı da hiç olmadı. Çürüyen ve kokuşan Batı’nın “insancılık” söyleminin arka bahçesindeki vahşetler bize Hakk’ın hakikatinin yegâne istikâmet olduğunun ve sorgulama ve akletmenin insan olma seviyesinden başlayıp kul olma yükselişine taşıyacak melekeler olduğunun acı bir ispatıdır.---------------------------------------AR---------------------------------------------------------------------------------------------
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.