3
Yorum
5
Beğeni
5,0
Puan
187
Okunma

HİÇ AÇ KALDINIZ MI?
KraI da,
diIenci de aynı iştahIa acıkırIar.
Montaigne
Öğretmen, adı çıkmış dokuza, sekize inmeyen öğrenciyi şikâyete geldi. Yanında da sulu göz bir çocuk, ağlamaktan derdini anlatamıyor. Hiç sevmem böyle gereksiz yere ağlayan, sulu göz olan çocukları. Elindeki ayrana sahip olamamış. Ana beslemesi, baba seslemesi çocukları hiç sevemedim nedense. Hepsi birer cami beslemesi güvercin gibidirler. Kendi kendilerine, işlerini halledemezler. Paylaşımları da yoktur. Bir öğretmenin ardına sığınırlar hep. Siz yukarıda yazdıklarıma alınıp, beni çocuk düşmanı yapmayın. Aslında ben, çocuklarını aşırı koruma altına alıp, sorunlarını çözemeyen bireylerin çoğalmasını sağlayan ana babalara kızıyorum.
“Git yüzünü yıka gel. Ağlamadan anlat derdini” dedim. Öğretmenle birlikte gittiler, gelmediler bir daha.
O sırada, suçlanan öğrenci merdivende göründü. Saçları ince ince belik yapılmış. Üstünde, bedenine çok büyük gelen bir gömleğin içinde yok gibi. Ben, “gelir misin” dedikçe kaçmakta. Ben ardından gidiyorum, o kaçıyor. En sonunda;
“Üzme beni! Hele gel yanıma. Çikolata vereceğim sana,” dediğimde dönüp geliyor. Elini uzatıyor. Tutuyorum elinden.
Ben bu kızı dört yıldan beri tanıyorum. Çikolata dedi mi, yelkenleri indirir. Bir rahatsızlığı var. Babasına “doktora götür” diye diye, ağzımızda tüy bitti. Ben doktora götür dedikçe, o hocalara götürdü, muska yazdırdı geldi hep. En sonunda, tedavi ettirdiler çocuğu, geç olsa da. Bizim kız ilaçlarını kullanınca iyi oluyor. İlaç almadığında, sınıfındaki bütün arkadaşlarına şiddet uyguluyor. Herkes bıkmış bu kızdan. Hiç kimse, bu kızın derdinden anlamıyor.
Evde anadan babadan şiddet görüyor. Üçüncü kardeşi de gelmiş dünyaya. İşler iyice karışmış. Baba dövüyor, anne pataklıyor. Bazen, kolları sırtı çürük içinde geliyor okula.
Sınıfında kimsecikler anlayış göstermiyor. Herkes “bu kızı sınıfımızdan atın müdürüm,” sözünden başka bir söz bilmiyor. Kimseler, ‘bu kızı kazanalım’ diye, olumlu bir söz söylemiyor.
Hep peşindeyiz kızın. O kız pencereye çıkıyor, kendisini atacak üçüncü kattan. Kendine laf atanları dövüyor. Arkalarından koşuyor, alay edenlerin. Evde yediği dayakları, başkalarına satmaya çalışıyor.
Gülüyor, gülüşleri acı. Kimseler anlamıyor.
Ayranını içmiş, sınıfındaki bir sulu gözün. O ağlamıyor. Ayranını kaptıran çığırtkan kuşu gibi bağırıyor.
Elele odama giriyoruz. Soruyorum.
“İçtin mi ayranı?”
“Evet” diyor, lafı dolandırmadan.
“Niye içtin o çocuğun ayranını?”
Cevabı, kör bir kurşun gibi.
“Açtım, içtim.”
Öğretmen ne demişti.
“….. Berk’in ayranın içmiş. Sonra da atmış.”
Neden içmiş? Neden atmış? Niye sormadın öğretmenim?
Şu tesadüfe bakın. Bir öğretmen memleketine gitmiş, bana tulum peyniri ile nohutlu ekmek getirmişti. Sehpanın üzerinde durmaktaydı poşet. Açtım poşeti, çıkarıp peyniri ve ekmeği dilimledim. Bir tabağın içine koydum. Sonrada, birer büyük bardak sallama çay yaptım. İkimiz oturduk peynirin başına, başladık yemeye. Sordum.
“Sabah bir şey yedin mi?”
Başını hayır der gibi salladı. İlacını da almamıştı.
“Niye ilacını içmedin?” diye sordum bilerek.
“Bir şey yemedim. Annem hasta, hastaneye gitti. On gün yatacakmış. İlacımı vermedi. İçmedim.”
Her şey berbat. Kısacası, bizim kız aç ve ilaçsız. Elinde kalan tek şey, beynindeki fırtınaların beslediği şiddet. Sonrada herkesin dilinde bir şikâyet, “bu kız çok fena!”
“Bu peynir çok güzelmiş.”
Tabakta peynir kalmamış. Biraz daha peynir, bir büyük bardak çay daha. Tabak yine boşalmış.
“Obez olacaksın” diyorum. Soruyor. “Obez nedir? Diye.
“Şişman olacaksın şişman!” Gülüyor. Önüne, on kadar minik lokumlardan koyuyorum. Tek tek götürüyor. Galiba bu kızı ben doyuramayacağım. Lokumlar bitince, teşekkür ediyor. Yüzündeki gergin ifadenin yerini, bir gülümseme alıyor. Şefkat dolu bir gülümseme, takılı kalıyor yüzünde. Sanki babasına naz yapıyor. Karnı doyunca sakinleşiyor. Bütün canlıların ortak özelliği galiba, aç kalınca hırçınlaşıp saldırmak.
“Montum burada kalsın birazdan alırım” diyerek çıkıyor odamdan. Birden, geriye dönüp geliyor.
“Teşekkür ederim. Peynir çok güzelmiş.”
Peynir sen ne peynirmişsin!
Bende karşımda büyük bir insan varmış gibi, “Rica ederim. Ne demek” diye söyleniyorum.
Aradan on dakika geçiyor geçmiyor. Müdür yardımcısı odasına giriyorum. Aman Allahım! Bizim kız tost yemekte, önünde de bir ayran. Müdür yardımcısı ikram etmiş. Patlayacak bu gidişle. Altı ayda bir kuzu bulmuş kurt gibi, eline ne geçerse götürüyor.
…
Ne kadar kolay birisini suçlamak.
“Ayranımı çaldı, içti döktü…”
Şikâyet iyi de sorgulama yok. Hiç kimse olumsuz bir davranışın nedenlerini araştırmıyor.
“Niye içtin?” Sorusunun cevabı çok acı.
“Açtım içtim!”
“Aç köpek fırın delermiş” derler. Bir de, “açlık sofuluğu bozdururmuş” diye bir söz var.
Suçlamadan önce, olayın nedenlerini sorgulamak en iyisi. Yoksa hatalar, deve katarı gibi düşer peşimize.
“Neden içtin?
“Açtım!”
“Hiç aç kaldınız mı?”
“Aç kalmadıysanız, bu çocuğu anlayamazsınız.” Demek bana düşmez. Yine de hiç kimse aç kalmasın. Aç kalmadan da aç kalanları anlamak mümkündür herhalde. Yinede bu açlık hikâyelerinin;
“Hepsi bu değil!”
Şuayip ODABAŞI
5.0
100% (1)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.