0
Yorum
5
Beğeni
5,0
Puan
258
Okunma

Çocuk hafif doğdu. Neredeyse yanlışlıkla. Ebe onu tartıya koyduğunda ibre bir an tereddüt etti, sonra sanki utanmış gibi sıfırın altına indi. Kimse bunu yüksek sesle söylemedi. Bu şehirde hafiflik ayıp sayılırdı. İnsan dediğin biraz çöker, biraz taşır, biraz iz bırakırdı zemine. O ise iz bırakmadan yürüyordu. Yürümek de değil aslında, yere değmeyi taklit ediyordu. Sanki dünya ile arasında gizli bir anlaşma vardı da kimseye göstermiyorlardı.
Annesi ona küçükken ceplerine taş koymayı öğretti. “İnsan biraz ağır olmalı” dedi, ekmek gibi, su gibi, utanma gibi. Çocuk taşları sevmedi. Taşlar sustukça ağırlaşıyordu. Oysa o konuşmayı seviyordu. Konuşunca hafifliyordu. Ama şehir konuşanı değil, susanı ödüllendirirdi. Sustukça aşağı çekilirdin, aşağı çekildikçe saygın olurdun. Yerin altına yakın olanlar, yerin üstündekilerden daha güvenilirdi. Bu yüzden çocuk çoğu zaman kelimelerini yutmayı denedi. Kelimeler boğazında birikince başı dönüyor, hafifliği artıyordu. Annesi korkuyordu. Bir gün tavana yapışacak diye.
Okula başladığında öğretmeni onu sıranın altına bağladı. İp inceydi, öğretmen kalın bir şey kullanmaya utanmıştı. “Bu senin iyiliğin için” dedi. İyilik bu şehirde hep aşağı doğru çalışırdı. Çocuk ipi sevmedi ama öğretmenin sesini sevdi. Ses ağırdı. İçinde yılların susuşu vardı. O sesi dinlerken biraz yere yaklaştığını hissediyordu. O yüzden dersleri kaçırmadı. Her gün geldi, her gün biraz daha bağlandı. İp zamanla bileğine değil, hikâyesine dolandı.
Sınıfta herkesin omzunda görünmeyen torbalar vardı. İçinde yapılmışlar, yapılmamışlar, söylenmişler, söylenmemişler. En ağır olanlar, kimseye söylemedikleriyle övünenlerdi. “Bunu diyebilirdim ama demedim” diyenler, sıranın üzerine çöker, tahtayı görmek için çenelerini kaldırmak zorunda kalırdı. Çocuk onları izlerdi. Onlar aşağı indikçe kendisinin yukarı çıktığını fark ederdi. Bu bir başarı değildi. Bu bir yanlışlıktı. Ama kimse yanlışları düzeltmek istemiyordu. Çünkü yanlışlar bu şehirde düzenin kendisiydi.
Çocuk bir gün okuldan dönerken ayakkabılarının içindeki boşluğu fark etti. Tabanı yere değiyor ama ruhu değmiyordu. O an anladı: Hafiflik sadece bedende değil, niyetteydi. Niyetin hafifse, dünya seni tutmakta zorlanıyordu. Eve gitti, annesinin mutfakta bıraktığı bıçağa baktı. Bıçak ağırdı. Üzerinde yılların doğranmışlığı, kesilmişliği, bölünmüşlüğü vardı. Çocuk bıçağı eline aldı. Bir şey yapmadı. Sadece tuttu. Ağırlığı avucuna doldu. Bir an için yere bastığını hissetti. Sonra bıraktı. Hafiflik geri geldi. Bu şehirde hiçbir şeyi yapmadan sadece düşünmek bile insanı ağırlaştırırdı. Ama çocuk düşüncelerini de saklayamıyordu. Düşünce onun içinde uzun süre kalamıyordu. Sızıyordu. Uçuyordu. Dağılıyordu.
Şehirde bir söylenti vardı: Çok hafif olanlar bir gün göğe karışır, isimleri unutulurdu. Unutulmak burada ikinci ölüm sayılırdı. Birincisi yere yapışmaktı. İkincisi ise hiç olmamış gibi silinmek. İnsanlar bu yüzden kendilerini ağırlaştırmak için küçük günahlar biriktirirdi. Biraz kırar, biraz geciktirir, biraz görmezden gelirdi. Bunlar küçük taşlardı. Cebinde taşırsan seni tutardı. Çocuk taş biriktiremedi. Kırmayı beceremedi. Geciktirmeyi öğrenemedi. Görmezden gelince içi sızladı. Sızladıkça hafifledi.
Bir gün pazarda bir adam gördü. Adamın ayakları yere gömülmüştü. Dizlerine kadar. İnsanlar etrafında saygıyla dolaşıyor, başlarını hafifçe eğiyordu. Adam konuşmuyordu. Konuşsa da sesinin yukarı çıkamayacağını biliyordu. Çocuk adama yaklaştı. Göz göze geldiler. Adamın gözlerinde ağır bir su vardı. Çocuk o suya baktı ve ilk kez aşağı çekildiğini hissetti. Bir başkasının ağırlığına bakmak, insanı kısa süreliğine yere bağlardı. Çocuk başını çevirdi. Hafiflik geri geldi. Adam başını eğdi. Bu şehirde kimse kimseyi uzun süre taşıyamazdı.
Akşamları çocuk yatağa bağlanırdı. Annesi düğümleri sıkı atardı. “Rüyada uçarsın” derdi. Çocuk rüyalarında uçmazdı. Rüyalarında hep yürürdü. Ağır ağır. Yere basarak. Bir rüyada koştuğunu gördü. Koşarken ayaklarının altından kıvılcımlar çıkıyordu. Uyandığında elleri boştu. İçinde bir ağırlık kalmamıştı. Rüyalar bile onu tutmuyordu. Bu onu korkuttu. İnsan en azından rüyasında ağır olabilmeliydi.
Bir gün öğretmen ona bir ödev verdi: “Birini incitmeden bir gün geçir.” Sınıf güldü. Bu şehirde bu ödev zaten yapılmış sayılırdı. İnsanlar incitmemekle övünürdü. Çocuk ödevi ciddiye aldı. O gün kimseye çarpmadı, kimseye bakarken kaşını kaldırmadı, kimseyi yarım bırakmadı. Akşam eve dönerken ayakları yerden kesildi. Önce birkaç santim. Sonra bir karış. Sonra kapı eşiğinde tavana değdi. Annesi çığlık attı. Çocuk korktu. Hafifliğin ödül olmadığını anladı. İyilik bu şehirde yukarı taşırdı, yukarı çıkmak ise terk edilmekti.
Annesi o gece onun ceplerine ağır şeyler doldurdu. Eski mektuplar, pişmanlıklar, yarım kalmış cümleler. Çocuk bunların ne olduğunu tam bilmedi ama kokularını tanıdı. Hepsinde bir “keşke” vardı. Keşke ağırdır. Keşke yere çeker. Çocuk cebindeki keşkelere baktı, bazılarını çıkarmak istedi. Annesi izin vermedi. “Bunlar seni tutar” dedi. Tutmak bu şehirde sevmekle karıştırılırdı.
Ertesi gün çocuk kendini bilerek küçük bir kötülüğe itti. Pazarda bir elmayı eline aldı, tartmadan cebine attı. Kalbi hızlı attı. Ayakları yere bastı. İlk kez bu kadar net. Bu onu sevindirdi. Sonra bir kadının elmayı aradığını gördü. Kadının yüzünde küçük bir boşluk oluştu. O boşluk çocuğun cebine doldu. Ağırlık arttı. Çocuk yürüdü. Yürüdükçe ağırlaştı. Eve geldiğinde ayak bilekleri sızlıyordu. Bu sızı ona gerçek gibi geldi. Ama gece yatarken cebindeki elmayı çıkarıp masaya koydu. Elma sessizdi. Sessizlik ağırdır. Çocuk o sessizliğe bakamadı. Elmayı geri götürdü. Kadının kapısına bıraktı. Kapıyı çalmadı. Hafiflik geri geldi. Sızı kayboldu. Bu kez sızının yokluğu canını acıttı.
Şehirde uçan adamdan söz edilirdi. Kimse görmediğini söylerdi. Görenler konuşmazdı. Konuşsalar ağırlıklarını kaybedeceklerini sanırlardı. Çocuk bir akşam damlara çıktı. İplerini çözdü. Ayaklarını bıraktı. Gökyüzü bu şehirde yere benzerdi, sadece yönü farklıydı. Çocuk kendini bıraktı. Bir an için hiç kimseye ait olmadı. Sonra bir gölge yanına yaklaştı. Gölge yoktu aslında. Hafiflerin gölgesi olmazdı. Ama bu gölge vardı. Gölge konuştu: “Hafif kalmak istiyorsan, yükünü saklama. Paylaş.” Çocuk anlamadı. Bu şehirde paylaşmak ağırlığı bölmezdi, çoğaltırdı. Gölge güldü. Gülüşü yukarıdan aşağı dökülen bir şey gibiydi. “Ağırlık, saklanınca büyür” dedi. “Söylenince dağılır.”
Çocuk ertesi gün sınıfta ayağa kalktı. Öğretmen ipi sıkı bağlamıştı. Çocuk konuştu. Dün çaldığı elmayı anlattı. Sonra geri götürdüğünü. Sonra korkusunu. Sonra sevincini. Sonra utancını. Sınıf sessiz kaldı. Sessizlik ağırdır. Ama bu kez sessizlik dağılmaya başladı. Bir öğrenci “ben de” dedi. Sonra bir diğeri. Sonra öğretmen. İpler gevşedi. Kimse bunu fark ettiğini söylemedi. Çünkü fark etmek de bir ağırlıktır. Ama herkes biraz yükseldi. Çok değil. Bir nefes kadar.
Çocuk o gün yürüyerek eve döndü. Ne tamamen hafifti ne de ağır. Yerin onu kabul ettiği bir aralık bulmuştu. Bu aralık bir cümle gibiydi. Doğru yerde kesilen, doğru yerde devam eden. Annesi kapıyı açtığında çocuğun gözlerine baktı. İçinde yeni bir şey gördü. Ne taş ne boşluk. Bir denge. Denge bu şehirde şüpheyle karşılanırdı. Ama anne yorgundu. Şüphe taşımaya gücü yoktu. Çocuğu içeri aldı. İpleri gevşek bağladı.
Gece çocuk rüya gördü. Rüyasında ne uçtu ne yürüdü. Bir yerde durdu. Durmak bu şehirde en zor şeydi. Çünkü durmak, ne aşağıya ne yukarıya kaçmaktı. Durmak, olanı taşımaktı. Çocuk durdu. Etrafında insanlar vardı. Bazıları yerdeydi, bazıları tavana yakındı. Hepsi birbirine bakıyordu. Kimse konuşmuyordu. Sonra biri konuştu. Ses ağır değildi, hafif de değildi. Sadece yerindeydi. Çocuk o sesi tanıdı. Kendi sesiydi.
Sabah olduğunda çocuk ipleri çözdü. Okula gitti. Öğretmen ona baktı, ipi eline aldı, sonra masaya bıraktı. Bu küçük bir hareketti. Ama bu şehirde küçük hareketler büyük ağırlıklar taşırdı. Sınıf başladı. Kimse göğe kaçmadı. Kimse yere yapışmadı. Arada bir yerde kaldılar. O aralıkta ders işlendi. Harfler havada asılı durdu, sonra cümlelere dönüştü. Cümleler yere değdi, sonra yeniden kalktı. Çocuk yazdı. Yazdıkça hafifledi, okudukça ağırlaştı. İkisi arasında bir yol buldu.
Şehir değişmedi. Sokaklar aynıydı. Pazar aynıydı. Dizlerine kadar gömülmüş adam hâlâ oradaydı. Ama çocuk onun yanından geçerken başını kaldırdı. Adam da başını kaldırdı. Gözleri bir an aynı hizada buluştu. Bu, bu şehir için büyük bir şeydi. Kimse alkışlamadı. Alkışlamak hafifletir. Kimse de yuhalamadı. Yuhalamak ağırlaştırır. Sadece bir an oldu. Bir anın ağırlığı ölçülmez.
Çocuk akşam eve dönerken cebine bir taş koydu. Sonra birini çıkardı. Birini sakladı, birini anlattı. Birini unuttu, birini hatırladı. Her biri yerini buldu. Dünya onu tutmayı öğrendi. O da dünyayı. Hafif kalmaya çalışmaktan vazgeçmedi. Ama artık hafiflik bir kaçış değildi. Bir tercih oldu. Ağırlık bir ceza değildi. Bir sorumluluk oldu. İkisinin arasında yürümeyi öğrendi.
Ve şehir, ilk kez, bir çocuğun yürüyüşüne bakarak kendi ağırlığını düşündü. Bu düşünce kimseyi yere çivilemedi. Kimseyi göğe savurmadı. Sadece bir anlığına, herkesin adımı yerini buldu. Sonra hayat devam etti. Çünkü bu şehirde en ağır şey bile, doğru paylaşıldığında, yürünebilir bir yol olurdu.
5.0
100% (3)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.