0
Yorum
1
Beğeni
0,0
Puan
171
Okunma

Vapurdan inen kalabalığın içinde, yakalarını boğazına kadar kaldırmış, ceketinin düğmelerini bir zırh gibi iliklemiş bir adam yürüyordu. Adımları ağırdı; ama cebinde taşıdığı kimsesizlik ondan da ağırdı. Şehir, mesai bitiminin yorgun neonlarını üzerinden sıyırıp gecenin içine karışmaya hazırlanıyordu. Adam, karanlığın yavaş yavaş gelip kendi hiçliğine yaslandığını hissetti.
Karaköy rıhtımında kısa bir an duraksadı. Martılar vapurun peşinden bağırarak uçuyor, ekmek kavgasını gökyüzüne taşıyorlardı. Adam içinden, “Beni simit sanıyorlar,” diye geçirdi. Ardından acı bir gülümseme yerleşti yüzüne. Şiirlerinin bir simitten daha değersiz olduğu bu şehirde, martıların bile dizelerle karnını doyuramayacağını düşündü. Onların kavgası, kendi yazdıklarından daha sahici ve daha tok tutucuydu. “Afiyet olsun,” dedi içinden, “şiir size feda.”
Rıhtım boyunca ilerlerken sokak kedilerine rastladı. Sarmanlar, karalar, duman rengi yavrular… Bir an durup baktı hepsine. Aklına takıldı: Şiirlerine mi, yoksa bu kedilere mi isim bulmalıydı? Bir mısra sahipsiz kalabilirdi ama bir can asla. Kimse isimsiz ölmemeliydi. İsim, dünyadaki son sığınaktı; birini çağırmak, onu hayatta tutmanın başka bir yoluydu.
Galata’nın ara sokaklarına saptığında, birkaç çocuğun bir sarhoşa musallat olduğunu gördü. Çığlıklar sokağın paslı sessizliğini yarıyordu. Koşup yetişti, çocukları dağıttı ve sarhoşun koluna girdi. Adamdan ucuz şarap kokusu yükseliyor, bakışları boşlukta geziniyordu. Sarhoş, kendisine destek olan yabancıya homurdanarak sordu: “İstanbul’da ne beni ne de acılarımı gömecek yer kaldı. Sen kimsin?” Şair, omzundaki bu ağırlığı bir süre taşıdı. Sonra yalnızca, “Bana gökyüzü yeter,” dedi ve yoluna devam etti. Yer altında yer yoksa, yerin üstünde geniş bir boşluk vardı nasıl olsa.
Gece yarısına doğru, içindeki yükten tamamen kurtulmak istedi. Yıllardır cebinde taşıdığı o kimsesizliği çıkardı. Tütün ve ter kokan bu ağırlığı bir cami avlusunda, şadırvanın gölgesine bıraktı. Ne bir not ekledi yanına ne de vedalaştı. Ancak avlu kapısından çıkarken, o tanıdık sızıyı yine sol cebinde hissetti.
Kimsesizlik peşini bırakmıyordu. Gölgelerin ağzında çiğnenmiş, sonra kirli bir kaldırıma tükürülmüş sakız gibi ayaklarına yapışmıştı. Ne yapsa söküp atamıyordu. Yüzünü Kız Kulesi’ne, denizin karanlık aynasına çevirdi. İçindeki bu yapışkan yalnızlığı denize bırakmayı düşündü. Ne boğulma korkusu vardı içinde ne de yeniden başlama hevesi. Belki içindeki şiir denize ulaşırdı, belki de tuzlu suda biraz temizlenirdi ruhu.
Eczanelerin parlak ışıklarının altından geçti. Modern zamanların süslü ağrı kesicileri gibi duran bu vitrinlerin hiçbiri işe yaramıyordu. Kalbinin en aç olduğu anda, kulağında tek bir ses yankılandı: Annesinin eski duası. Tok karnına değil, doğrudan ruha okunan o ses, içindeki yıkıntıyı onaran tek şeydi.
Eski bir duvarın önünde durdu. Cebinden bir tebeşir çıkardı ve taşların üzerine şu cümleyi yazdı:
“Hiçliğimi giyinme bayım; ceplerimde ağır sırlar, dikişlerimde eski yaralar var.”
Kaptan haklıydı; şiir artık bu dünyada karın doyurmuyordu. Ama adam şunu da biliyordu: Bir gün şiir ekmek olacak, ekmek de hürriyet. Ceketinin önünü yeniden ilikledi ve gecenin içinde kayboldu.
Hüseyin Çomak
Denizli
/
Soyut Çizim;
Hüseyin Çomak
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.