0
Yorum
7
Beğeni
5,0
Puan
322
Okunma

Geçen hafta kıyametle aynı minibüse bindik.
Ayaktaydı. Yer vermedim. Zaten oturacak bir geleceği yoktu.
Kıyamet kravat takmıştı. Çizgili. Ciddiyetini ciddiye almayan bir çizgi. Elinde şeffaf dosya: “Yeryüzü Müdürlüğü’ne arzuhal.” Dilekçesini kaybetmiş. İnsanlık arşivde unutmuş. “Beni iptal etmişler,” dedi. “Sistemde görünmüyorum.”
Oysa ben onu çocukken televizyonlarda görmüştüm. Ateşler, borular, çığlıklar. Meğer hepsi fragmanmış. Asıl film vizyona girmemiş. Sansüre takılmış: “Toplumsal huzuru bozabilir.”
Kıyamet bana döndü:
“Ben işsizim,” dedi.
“İnsanlar benden daha iyi yıkıyor artık.”
Haklıydı. Bir ülke sabah kalkıp kendini trend topic yapabiliyorsa, evrensel bir son’a ne gerek var? Yıkım artık butik. Kişiye özel. Abonelik sistemiyle çalışıyor.
Minibüs şoförü ani fren yaptı. Zaman öne doğru savruldu. Bir yolcunun cebinden takvim düştü; bütün günler aynı güne çıktı. Kıyamet eğilip aldı. Sayfaları kokladı. “Taze değil,” dedi. “İnsanlar artık geleceği bayat tüketiyor.”
Ben pencereden dışarı baktım. Binalar birbirine yaslanmış; sanki utanıyorlardı ayakta durdukları için. Bir balkon, komşusuna özür diliyordu. Bir klima, yazın suçunu üstlenmişti. Sokak lambası sabahı kıskanıyordu.
Kıyamet bir anda ceketini çıkardı. İçinden küçük bir kıyamet daha çıktı. Matruşka gibi. Onu da çıkardı; içinden daha küçüğü. En son avucunda minik bir kıyamet kaldı: Tırnak kadar. “Asıl tehlikeli olan bu,” dedi. “Buna alışıyorsunuz.”
Minibüsten indik. Yere basınca yer hafifçe geri çekildi. Toprak da mesafeli artık. Kimseye güvenmiyor. Kıyamet dilekçesini uzattı bana: “Okur musun? Yazım hatası var mı?”
Okudum.
“Sayın Yetkili,
Uzun süredir beklemekteyim. İnsanlık kendi kendini meşgul ettiğinden tarafıma ihtiyaç kalmamıştır. Ancak protokol gereği bir kapanış töreni talep ediyorum. En azından bir alkış.”
Altına not düşmüş:
“Pasta istemiyorum.”
İmzası yoktu. Çünkü son, adını atmaz. Son, başkasının imzasını siler.
Birden gökyüzü esnedi. Bulutlar gerildi. Ama dramatik bir şey olmadı. Sadece bir serçe yanlışlıkla büyüdü, bir apartman kadar oldu. Sonra utandı, tekrar küçüldü. Kimse fark etmedi. Çünkü herkes telefonuna bakıyordu; ekranlarda başka bir kıyamet canlı yayındaydı.
Kıyamet bana baktı.
“Beni yaz,” dedi.
“Belki var olurum.”
Onu yazmaya başladım. Fakat her cümlede biraz daha sıradanlaştı. Ateş yerine istatistik çıktı. Çığlık yerine grafik. İnsanlık sonu PDF formatında indirdi.
Bir ara durdum. “Neden hâlâ buradasın?” diye sordum.
“Çünkü siz bitmiyorsunuz,” dedi. “Siz sürekli devam ediyorsunuz. Yarım yarım. Eksik eksik. Ben bütünüm. Benden korkmanızın sebebi bu.”
O an anladım: Kıyamet aslında tamamlanma arzusuydu. İnsan ise eksik kalma ısrarı.
Akşam oldu. Güneş batmadı; istifa etti. Ay görevi devralmadı; nöbeti reddetti. Gökyüzü bir süre kararsız kaldı. Sonra griye razı oldu. Gri, en demokratik renktir: Kimseyi heyecanlandırmaz.
Kıyamet dilekçesini yırttı. Parçalar havada asılı kaldı. Yerçekimi izin vermedi düşmelerine. “Vazgeçtim,” dedi. “Siz zaten her gün küçük küçük ölüyorsunuz. Büyük bir finale gerek yok.”
Gitti.
Ama tam gitmedi.
Bir yerde saklandı:
Takvimlerin arasına, bildirim seslerinin içine, aynaların arka yüzüne.
Ve ben şunu fark ettim:
En absürt şey, dünyanın sonunun gelmemesi değil;
dünyanın her sabah yeniden başlama ciddiyetidir.
5.0
100% (1)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.