4
Yorum
17
Beğeni
0,0
Puan
138
Okunma

İnsan bazen düşmanına benzediğini fark etmez bile. Sessizce, farkında olmadan, başkasının aynasında kendi yüzünü kaybeder. Bu yazı, taklit etmenin tehlikesinden değil, kendine yabancılaşmanın bir trajedisinden bahseder. Çünkü bir toplum, değerlerinden uzaklaştığında artık kendisi değildir, sadece bir suret, bir yankı, bir gölgedir.
Bugün ülkemizde yaşananlar, yalnızca bugünün değil, geleceğin de fotoğrafını gösteriyor. Toplumlar, farkında olmadan, çevresindeki güçlü odakların davranışlarını, dillerini, hatta duygularını taklit etmeye başlar. Başta zararsız görünen bu taklit, zamanla bir kimlik aşınmasına dönüşür. Onlara benzeyenler, en sonunda onlar gibi düşünür, onlar gibi yaşar, onlar gibi kaybeder.
Akışa kapılmak kolaydır. İnsanlar sorgulamayı bıraktıkça, artık her dayatılanı doğru sanır. Bir süre sonra irade, teslimiyetin kılığına bürünür. Politik baskılar, ekonomik zorluklar, toplumsal yönlendirmeler… Hepsi bir araya gelir ve bireyin karar verme gücünü yavaşça törpüler. Bugün verilen küçük tavizler, yarın büyük çöküşlerin temelini atar. Ve farkına bile varmadan, insan kendi elleriyle geleceğini teslim eder.
Tarih, sessiz dönüşümün örnekleriyle doludur. Değerlerinden kopan toplumlar, bir süre sonra yalnızca taklit ettikleri güçlerin silik bir yansıması haline gelir. Kendi düşüncesi kalmamış bir halk, başkalarının düşüncesini alkışlamaya başlar. Vicdanını kaybeden bir toplum, haliyle adaleti de kaybeder, adaletin yittiği yerde ise sadece korku kalır. O korku, sonunda iradenin mezar taşına dönüşür. Bu tehlike, yalnızca bireysel bir yozlaşma değil, aynı zamanda toplumsal bir çöküştür.
Bir millet kendi kültürel, ahlaki ve inanç temellerinden uzaklaştığında, dışarıdan gelen her etkiye açık hale gelir. Kendi değerlerini unutmuş bir toplum, başkalarının sistemini kutsar. Ve o noktadan sonra artık düşmanı yoktur, çünkü artık düşman kendi içindedir. Bugün yaşananlar, aslında sessiz bir uyarıdır. Bir toplum, kendi akışına körü körüne teslim olduğunda, sadece bugününü değil, yarınını da kaybeder.
Kültürünü, inancını ve vicdanını korumayan toplumlar, sonunda “onlara benzeyen” bir surete dönüşür. Benzerlik oldukça uzaklaşırken, taklit ettikçe kaybolur. Onlar kendi yüzlerini bile unutanlardır. Çünkü iradenin yok olduğu yerde özgürlükten bahsedilemez. Bir milletin en büyük kaybı, vatanını değil, kendini unuttuğu andır. Kendini unutan, kimliğini koruyamaz; kimliğini koruyamayan, vatanını savunamaz.
Güç, baskı ya da çıkar ilişkileri değil, değerlerine olan sadakat ayakta tutar bir toplumu. Küçük doğru adımlar, farkındalık, vicdan ve sorumluluk, sessiz çürümenin önüne geçer. Eğer biz, aynaya baktığımızda hala kendi yüzümüzü görebiliyorsak, umut vardır. Ama aynadaki yüze yabancılaştıysak, artık kim olduğumuzu değil, kime benzediğimizi konuşuyoruzdur.
Bir milletin uyanışı, önce bireyden başlar. Her birey, değerlerine sahip çıktığında, kendi vicdanını kaybetmediğinde ve iradesini teslim etmediğinde, toplum yeniden ayağa kalkabilir. Kültürünü, tarihini ve vicdanını hatırlayan toplumlar, en zorlu zamanlarda bile yolunu bulur. Kendine dönen, kendi yüzünü gören ve kendi değerlerine sahip çıkan milletler, sessiz çürümenin pençesinden çıkar.
Ve işte o anda, ruhlar yeniden canlanır. Kaybolan irade geri gelir. Vicdanın sesi duyulur. Bir toplum, kendini unutmamışsa, geleceğini de kaybetmez. Ruhların bile satıldığı sofrada, hala kendi yüzünü görebilenler vardır. Ve umut, tam da burada başlar.
*
Mehmet Demir
27223