1
Yorum
5
Beğeni
5,0
Puan
301
Okunma
:Annemin Dizinde Bir Film Şeridi
Kadınlık ve Toplumsal Baskı 6 Aralık 2014, 13:29
Üzerimde yığınla fazlalık varmış gibi hissediyordum. O fazlalıkları atıp kurtulmaya çalışıyordum sanki.
Kafamın içini boşaltmış, bomboş bir beyinle etrafa bakınıyordum.
Kimseyle konuşmuyor, kimseyle yakınlık kuramıyordum.
Herkesin zaten başından aşkın işi vardı. “Kim kimin umurunda?” deyip kendimi oyalıyordum; çünkü yapacak başka bir şey yoktu.
Böyle zamanlarda kendimi tarifsiz yalnız hissediyor, etrafımda hiç kimsenin kalmadığını düşünüyordum.
Bu ilgisiz, boş yaşantının altından nasıl kalkacaktım bilmiyordum. Kendimi çok kötü hissediyordum.
Belki de bu yüzden tanımadığım insanlarla konuşmaya, paylaşımlar yapmaya başladım.
Onlara derdimi anlatmasam da onların dertlerini dinliyordum.
Bir süre sonra bunun bana iyi geldiğini fark ettim. Hatta “Hiç de fena değilmiş” diye düşünüyordum.
Benim gibi ne çok insan vardı ki… Her birinden farklı hikâyeler, farklı acılar öğreniyordum. Hangisinin ne kadarı doğruydu, bilmiyordum ama ne fark ederdi ki?Tam o sıralar kendimi yollara vurdum.
Gittiğim yer ya cehennem olacaktı ya da bütün bu düşüncelerden tamamen arınacaktım.
Heyecanlıydım. Kaç yıl olmuştu şehir dışına çıkmayalı? Hesaplamaya çalıştım ama tam çıkaramadım.
Ta ki oraya varana kadar…
Yeni doğmuş bebeğin artık anaokuluna gidiyor olması, beş yıldır ailemi görmediğimin en somut kanıtıydı.
Utandım. Hem kendimden hem de hasretle bakan annemden çok utandım.
Annemin anlatacak o kadar çok şeyi vardı ki… Anlatmak için fırsat kolluyordu ama nedense o fırsatı bulmakta zorlanıyordu.
Anam çok yaşlanmıştı artık. Yürümekte zorlanıyor, üç beş adımdan sonra nefes nefese kalıyordu.
Oysa önceki gidişimde dışarı çıkıyor, evinin yolunu kendi başına buluyordu.
Bu değişim beni derinden üzdü.Kulakları da eskisi gibi duymuyordu.
Ona bir kulaklık lazımdı.
Ya yanlış anlıyor ya da yarım yamalak duyuyordu.
Sonuna kadar öğrenmek isteyince konuyu baştan anlatmak gerekiyordu; bu da hem zor hem yorucuydu. Sesimi yükseltmek zorunda kalıyordum.
Anlatsan bir türlü, anlatmasan başka türlü… Anlatmayınca bir şey sakladığımızı düşünüp kızıyordu.
Anam hep telaşlı, hep heyecanlıydı. Bu huyu bize de bulaşmıştı zaten. Her şeye şüpheyle, sorgulayarak bakıyorduk. Orada kaldığım birkaç gün boyunca herkes sordu, herkes benden yanıt istedi.
Ben de onlara istedikleri yanıtları vermeye çalıştım ama onların beklediği yanıtlar hiçbiri değildi.
Herkes kafasında bir “doğru” oluşturmuştu. Ne desem değişmeyeceğini bildiğim halde kendimi savunmak zorunda kaldım. O kadar ağır, o kadar yorucuydu ki… Anlatmanın bir yolu olsa da anlatabilsem…
Sabaha kadar oturuyoduk. Dışarıdan duyan “Ne güzel sohbet etmişsiniz” derdi belki.
Olması gereken de buydu aslında. Ama maalesef öyle olmadı. Hep tartışma, hep kaos…
Ben en azından öyle hissediyordum. Onca yıl gitmemiş, kimseyi görmemiş, pek çok şeyden uzak kalmış biri olarak daha sıcak, daha içten bir karşılama beklemiştim ilk başta. Sonra kendi kendime güldüm.
“Kızım, sen gerçekten çok safsın,” dedim. “Bitmiş bir hayatın, ölü bir yaşamın içinde debelenen insanlardan ne bekliyorsun?” diye kendimi susturdum. Konu her nasıl oluyorsa dönüp dolaşıp evliliğe geliyordu.
Bu konuşmalardan hoşlanmasam da konuşmak zorunda kalıyordum; konuşmasam da dinliyordum mecburen.
Nihayet annemle baş başa kaldık. Aradığım sohbet nihayet bulunmuştu. Annemin konuşma tarzına hep hayran olmuşumdur. Onu dinlemek hoşuma giderdi. Geldiğim günden beri konuşulan konuları yeniden açmasın diye içimden dua ediyordum. Anam o konulara hiç girmedi. Direkt gençliğine daldı, eskiden yaşananları anlatmaya başladı.
“Oh, çok güzel,” dedim içimden. Sırtımı dayadığım koltuktan öne eğildim, annemin dizindeymişim gibi ona bakarak dinlemeye başladım.Kısa bir konuşmadan sonra annemin gençliğinin hiç de iyi olmadığını anladım.
Çocuk yaşta evlendirildiği için hayatın bütün renklerini evlilikte yaşamıştı. Korkusuz, sade ve olduğu gibiydi.
Cahillik vardı belki ama bir süre sonra “Annemin hak ettiği hayat bu değildi,” diye düşünmeye başladım.
Çok zeki, çok akıllıydı ama sürekli “Ne derler?” korkusuyla içe kapanık, kapalı yaşamıştı.
Dedikodudan kaçmak için hep kendini saklamıştı.Annem anlattıkça karşımda bir film şeridi akıyordu sanki.
Kalabalık sahneleri izliyormuş gibi hissediyordum. Konuya dahil olan herkesi görebiliyordum; bu his muhteşemdi.
Annem, annesinin akrabası olan bir kadının hikâyesini anlatırken tüylerim diken diken oldu.
Önce bir toparlandı, ayaklarını pufa uzattı, omuzlarını silkti. “Hayat hiç kolay olmadı bizler için,” der gibi baktı.
Yanındaki sehpanın üzerindeki tespihi eline aldı. “Boş versene sen, boş dünya, yalan dünya,” deyip sağ elini sol omuzuna sallayarak “Geldi geçti,” dedi. Her kelimesinde hüzün, her cümlesinde pişmanlık vardı.
Hikâye şöyle başlıyordu:
Gençliğinde çok güzel bir kız olan Saliha, evlendikten kısa süre sonra kocasını kaybeder.
Köy yerinde, üç çocukla dul kalır. Baba tarafı ağalığın kıyısında biraz oturmuş olsa da Saliha artık genç, güzel ve dul bir kadındı. Her an başına bir iş gelebilirdi. Ormana giderken kaçırılabilir, tarlada tacize uğrayabilirdi.
Köyde işler o yıllarda genellikle “İMC usulü” yapıldığı için tarlada taciz pek olmazdı belki ama yine de ihtimaller korkutucuydu. Tek başına dolaşmak, hele dul bir kadın için tam bir tehlikeydi.Saliha, komşusunun kızının başına gelenleri duymuştu. Kocasından ve kaynanasından aşırı şiddet gören kız, koca evini terk edip baba evine dönmüştü ve bir daha evlenmeyi asla düşünmüyordu. Alt mahallede, eşi ölmüş, yaşı epey ilerlemiş bir adamın kıza göz koyduğunu öğrenince çok sinirlenmişti. Ağzına gelen bütün küfürleri ediyor, hatırladığı en ağır lakapları sıralıyordu adamın arkasından:“Sakın benim kametimi etmesin o çemçuk ağız! O var ya o… Onun ben sakalına s…rım! Başına bir odun vurur, başını ikiye ayırırım!”Tam o sırada bir kol kadının beline sarıldı. Adam onu kendine çekip “Sen kimin ağzına s…yorsun bakayım?” dedi ve kadını sırtlayıp çayır aşağı koşmaya başladı. Meğer adam evin az aşağısında, duvar dibinde saklanmış, kadının konuşmasını bitirmesini bekliyormuş. Kadın son cümlesini bitirir bitirmez fırlamış, kadını kaptığı gibi götürmüştü.
Kimse peşinden gidememiş, müdahale edememişti; çünkü adamın belinde silah vardı.
Kadının çığlıkları, tekmeleri hiçbir işe yaramamıştı.Annem azıcık durup soluklandı. Heyecanla araya girdim:
“Peki sonra? Kadına ne oldu?”Annem, “Ne olacak,” dedi usulca. “Aldı da… Kadın tam altı çocuk doğurdu adamdan.”Saliha da işte bundan korkuyordu. Kendince bir çare bulmuştu: Saçlarını jiletle kazıttı, üzerine kirli, yırtık pırtık giysiler geçirdi. Gittiği her yere çarıklarını giymeden, yalınayak gidiyordu.“İyi de neden ayakları çıplak geziyordu?” diye sordum. “Amacı neydi? Bir kadın neden dağ bayır, orman demeden yalınayak gezer?”Annem gülümsedi, biraz hüzünle:
“Neden olacak… Ayaklarım çatlasın, yara olsun ki belki bir gün şeytana uyar da evlenmeyeyim diye düşündü. Acım olursa, acı çekersem böyle bir düşüncem kalmaz sandı. Başka ne olacak?”Anlattığı o kadar içten, o kadar tatlıydı ki… Sözünü kesmeye kıyamıyordum.
5.0
100% (2)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.