1
Yorum
8
Beğeni
5,0
Puan
400
Okunma

Rüzgâr o sabah ovaya geç kalmıştı. Toprak, gece boyunca susuz kalmış bir hayvan gibi çatlamış, ince ince nefes alıyordu. Ufukta uzanan dağlar, eski bir hikâyeyi saklar gibi sessizdi; sanki kimse konuşmazsa dünya olduğu yerde duracak, zaman yürümeyi unutacaktı. İşte serüven tam orada başlar: insanın henüz yola çıkmadan yorulduğu yerde.
Çünkü serüven dediğimiz şey, haritalarda işaretlenen yollar değildir; insanın içindeki eksikliği omzuna alıp yürümeye razı olduğu andır.
Köyün dışındaki patikadan geçen biri vardı o gün. Kim olduğunu kimse bilmiyordu; ama herkes onun bir yere yetişmediğini anlamıştı. Acele etmeyen insanların yürüyüşünde garip bir kader duygusu olur. Adımları toprağa değil de geçmişine basıyormuş gibi ağırdır. Çizmelerine yapışan çamur yalnız yağmurdan değil, hatıralardan kalmadır.
Güneş yükseldikçe bozkırın rengi değişti; sarıdan bakıra, bakırdan eski bir yaranın kabuğuna döndü. Kargalar göğü yararak uçtu. Uzaktan bir çoban türküsü geldi — yarım, eksik, sanki söyleyen bile sonunu bilmiyordu. İnsan bazen bir türküye benzer: başlar ama nereye varacağını bilmez.
Yolcu bunu biliyordu. Çünkü serüven, yeni bir yere gitmek değil, insanın kendi içindeki karanlıkla ilk defa tanışmasıydı.
Bir taşın üstüne oturdu. Ellerine baktı. Eller insanın en dürüst yeridir; yüz yalan söyleyebilir ama eller geçmişi saklayamaz. Parmak aralarında çocukluğu, avuç içinde yarım kalmış kararlar vardı. O an anladı: insan ne kadar uzağa giderse gitsin, yanında taşıdığı hayat hep daha hızlı yürür.
Dosto’nun kahramanları gibi bir düşünce çöktü içine — insan özgür müydü gerçekten, yoksa yalnızca seçtiğini sandığı kaderlerin içinde mi dolaşıyordu? Belki de serüven, özgürlük arayışı değil, kaçamayacağını fark etmenin ağır bilgeliğiydi.
Rüzgâr nihayet geldi. Otları yatırdı, tozu kaldırdı, göğü hareketlendirdi. Doğa bazen insanın içini dışarıdan anlatır. Ovada kopan her küçük savruluş, yolcunun zihnindeki tereddütlere benziyordu. Dünya ilerliyordu ama insan hep aynı sorunun etrafında dönüyordu: “Neden yoldayım?”
Bir cevap bulamadı. Ama kalktı.
Çünkü serüven cevapla değil, yürüyüşle sürer.
Akşama doğru gölgeler uzadı. İnsan gölgesini akşamları daha iyi tanır; gündüz kendine benzeyen o şekil, akşam olunca yabancılaşır. Yolcu gölgesine baktı ve ilk defa onun kendisinden daha kararlı yürüdüğünü fark etti. Belki insanı hayatta tutan şey umut değil, alışkanlıktır diye düşündü. Ya da yalnızca durmaya cesaret edememek.
Gece çökerken uzak bir ışık göründü. Bir ev miydi, yoksa göz yanılması mı, belli değildi. Ama serüven tam da böyle bir şeydi: var olup olmadığını bilmediğin bir ışığa doğru yürümek.
Ve insan, çoğu zaman vardığı yer yüzünden değil, yolda değiştiği için başka biri olur.
O gece ovada rüzgâr dinmedi. Toprak konuşmaya devam etti. Yol uzadı, dünya döndü, yıldızlar yer değiştirdi. Ama en büyük değişim sessizce gerçekleşti: yolcu artık bir yere gitmiyordu.
Yol, onun içinden geçiyordu.
5.0
100% (1)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.